Lemi Özgen

Lemi Özgen


Viyana valsi ya da Mozart’ın büyük aşkı

Viyana valsi ya da Mozart’ın büyük aşkı

Nereden bakılırsa bakılsın –ki bakıp gören yoktu çok şükür-, çok ama çok tuhaf bir arya söyleme ve piyano çalma durumuydu bu. Kadın, adamın dizlerine oturmuş bir durumda söylüyordu aryasını. Üstelik ara sıra arkasına dönüp adamla öpüşerek söylüyordu. Dudaklarının birleştiği anda zorunlu “es”ler oluşuyordu aryada. Ayrıca, kadın iyice heyecanlandığı zaman, sesi ya hafifliyor ya da iyice tizleşiyordu.

Piyano çalan adam açısından da durum aynıydı. Adam bir eliyle tuşlara basarken, öteki eliyle de kadını okşuyordu. Öpüştükleri zaman, kadının gür saçları bütün yüzünü kapatıyor ve adam piyanonun tuşlarını göremeden çalmak zorunda kalıyordu. Kadının omuzlarını okşarken, melodiyi kaçırmamak için bazen mecburen ters elini kullanıyordu.

Bu ve burada yazılamayacak öteki bazı şeylerin de etkisiyle, ortada tam bir fiyasko olduğu sanılabilirdi. Piyanonun doğru sesleri veremediği, aryanın da bir kakafoniye dönüşüp, uyumlu bir müzik yerine, ürkütücü bir kaos yaşandığı düşünülebilirdi.

Nedir, durum hiç de öyle değildi. Her ikisi de birer müzik dehası olan kadın ile erkek, bir yandan sevişiyor bir yandan da tek bir falso yapmadan, görkemli bir eseri seslendiriyorlardı. Kadın adamı öptüğü anlarda meydana gelen “es”leri aryanın en uygun yerlerine denk getiriyor ve adam da piyanoyu çalarken, bir eliyle de kadını okşaması nedeniyle oluşabilecek aksamaları, inanılmaz bir ustalıkla savuşturuyordu. Öylesine güzel bir biçimde ve uyum içinde çalıp söylüyorlardı ki, klasik müziği iyi bilenler, “Fa notasında hiçbir şey bu kadar harika olmamıştı daha önce” diye yazacaklardı sonralarda…

“Viyana Valsi” adlı kitabı okurken bunları düşünüyorum işte. Vivien Shotwell tarafından yazılan Viyana Valsi kitabından söz ediyorum. Ünlü besteci Volfgang Amadeus Mozart ile çağının en ünlü sopranosu Anna Selina Storace arasındaki o büyük ve hüzünlü aşkı anlatan Viyana Valsi kitabından bahsediyorum.

Anna ile Mozart, ilk kez 22 Nisan 1783 Salı günü akşamı, sergiledikleri bir komedyanın ardından, Avusturya İmparatoru II. Joseph’in müzisyenlerin şerefine düzenlediği bir baloda karşılaşıp tanıştılar.

Sonraki günlerde Anna sık sık Mozart’ı ziyaret etti. Ünlü besteci evliydi ve Anna için “Hüsrana Uğramış Koca” adında yeni bir opera yazıyordu. Bu nedenle de çok sık bir araya gelmeleri, aryaları çalışmaları, müziği gözden geçirmeleri gerekiyordu.

Öyle yaptılar. Birlikte çalıştılar. Sonra da birbirlerine aşık oluverdiler. Her şey birdenbire oldu. Anna o zamana kadar pek de mutlu bir hayat geçirmemişti. Venedik’te çalıştığı sıralarda ünlü İtalyan tenor Francesco Benucci ile bir aşk yaşamış, hamile kalmış ve Benucci onu terk etmişti. Anna, bebeğinin geleceği için İrlandalı keman virtüözü John Fisher ile evlenmek zorunda kalmıştı.

Nedir, Fisher’in Anna’ya düpedüz kaba şiddet uygulaması nedeniyle boşanmışlar ve Anna’nın bebeği doğumdan kısa bir süre sonra ölmüştü. Bütün bunlar yetmiyormuş gibi, Anna o muhteşem sesini kaybetmiş ve aylar boyunca değil şarkı söylemek, konuşmayı bile başaramaz olmuştu. Sonunda biraz da tıp dışı yöntemlerin uygulandığı bir tedavi süreci sonunda yeniden sesine kavuşabilmişti.

Tanıştıkları sırada otuz yaşlarında olan Mozart ise bitip tükenmek bilmeyen parasızlık nedeniyle mutsuz bir hayat sürüyordu. Evliydi, ünlü bir besteciydi ama nedense onun eserlerini sahneleyen, onlarda oynayan ve çalan kişiler iyice zenginleşirken, Mozart’ın cebine bir türlü para girmiyordu.

Mozart ile Anna işte böyle bir anda sevdiler birbirlerini. Sadece aşık değil, birbirleri için son bir umuttular da artık. Mozart Anna’ya “sen bugüne kadar gördüğüm en güzel ve tapılası kadınsın” diyordu. Anna’nın cevabı ise aşk dolu bir aryadan oracıkta doğaçlama söylediği bir kuple oluyordu.

Işığın ve renklerin kırılgan bir şekilde serpiştirildiği o ünlü Flemenk resimleri gibi bir hayatın içindeydiler artık. Gel-gitlerin içindeydiler. Umut, umutsuzluk, neşe, acı, kahkaha, gözyaşı ama hepsinin yanında, somut, elle tutulabilecek kadar yoğun bir aşk. Bir prova sırasında arzudan çıldırıp, piyano başında deli gibi sevişebilecek ve bir yandan da müziğe devam edebilecek kadar çılgın bir aşk.

Sonra kaçınılmaz son geldi. Aslında hep bildikleri ama hep görmezden gelmeye çalıştıkları son geldi. Ayrılık. Anna’nın çok uzun süren turnelere çıkması gerekiyordu. Mozart onunla gidemezdi çünkü karısını tek başına bırakamıyordu.

Anna, Avrupa’nın uzak şehirlerine savruldu gitti. Mozart Viyana’da kaldı. Mektuplaştılar. Mozart tüm aryalarını uzaklardaki sevgili Anna’sı için yazıyordu artık. Anna için yazdığı bu eserlerin başına da “für Mlle Storace und mich”, “Matmazel Storace ve benim için” diye bir not düşmekten çekinmiyordu.

23 Şubat 1787’de, sabaha karşı saat iki buçukta, Anna Storace dört atın çektiği, kürk ve kadife kumaşla kaplanmış arabaya tırmandı ve Viyana ile bu şehirdeki tüm “valslere” veda etti. Bir daha da dönmedi.

Mozart’a gelince. O Viyana’da kaldı. İstediği her yere gidebilecekken, hiçbir trenin uğramadığı kör istasyonlarda başında pembe bir perukla beklemeyi tercih etti. Anna’yı bekliyordu elbette. Sonunda ümidini yitirdi ve 1792’de sadece kendisinin bildiği bir yere doğru yavaşça hareket etti. Doktor Fitzgerald onun için, 'Mozart öldü, çünkü cennetteki koroyu idare edecek bir sanatçıya ihtiyaç vardı' dedi.

Haklıydı…

telif

Yorum Yazın

Ana Sayfa
Web TV
Foto Galeri
Yazarlar