Dr. Nimet Elif Uluğ

Dr. Nimet Elif Uluğ


İran

İran

İran. Büyük ve güzel ülke. Henüz görmediğim ama görmek için can attığım coğrafya. Dünyanın enerji krizine çare olacağı düşünülen büyük fosil yakıt kaynaklarıyla hemen her ülkenin bıyıklarını burarak baktığı kedi misali iştah kabartan ülke. Ama İran öyle kolay yutulur bir lokma değil, mideye oturur. Neden kolay lokma değil? Çünkü İran bir ‘devrim’ yapmayı başarmış ülkedir. Üstelik günümüzde savunma sınırını Lübnan, Filistin ve Suriye’ye kadar uzatmış bir ülkedir. İsrail ile yaşadığı bitmek bilmez çatışması nedeniyle de Batı dünyasının, anti-İrancılara trilyonlarca dolar silah satmasına neden olan, Batı’nın silah ve savunma ekonomilerini ayakta tutan ülkedir. İlginçtir bir yanıyla bizim tarihimizle de örtüşen çok önemli kırılmaları da var. İran’da yaşananları bir ‘kadın hareketi’ olarak okumak isteyen geniş bir medya olduğunu görmeme rağmen ben İran’da yaşananları farklı bir pencereden yorumlamak istiyorum.

Öncelikle İran ve Türkiye’nin 80’li yılları paralelliklerle doludur. Uzun yıllar Fransa’da yaşayan Ayetullah Humeyni, 1979’da Şii mollaların desteğiyle İran’a geldi ve Şah Rıza Pehlevi yönetimindeki İran Monarşik Devleti yıkılarak İran İslam Devleti kuruldu. ‘İran’da Solun Yenilgisi’ adlı kitabın yazarı olan Maziar Behrooz’a göre İran, Ortadoğu’da en büyük Marksist ideolojiye sahip ülkelerin başında geliyordu. Komünist Tudeh Partisinin bastırılmasının ardından genç Marksistlerin 1960 ve 1970’lerde Şah’a karşı gerilla savaşına başladığını anlatıyor yazar. Behrooz’a göre Şah’ın güvenlik güçleri gerillaları kontrolleri altına alsa da, Marksist gerilla örgütleri 1979 İran Devrimi’nde etkin bir rol almayı başardı: “1953 yılından önce işçi sınıfının tabanını oluşturduğu Tudeh Partisinin aksine gerilla hareketi temelini orta sınıftan en çok da üniversite öğrencilerinden aldı. Gerillalar direniş ruhunu ayakta tuttu ve rejimin meşruiyetine karşı çıktı. Rejimin çöküşünde geri sayıma katıldılar.” Bu arka planda gerçekleşen İran Devrimi, sonrasında ise başka bir çizgiye doğru ilerledi. Humeyni İran topraklarına ayak bastığında yıkılan Şah rejiminin yerine kurulacak yönetimin niteliğinin ne olacağı henüz belirli değildi.

Kimi tarihçilere göre bu ulema ve solcu aydınlar arasında gücü kimin ele geçireceğinin belli olmadığı bir dönem anlamına geliyordu. Devrimin gerçekleşmesinin ardından sadece ilk birkaç yıl içinde önce İslam Cumhuriyetinin kurulması kararıyla sonuçlanan referandum ardından da solcuların saf dışı edilmesiyle rejimin niteliği netleşti. ‘Sol’ düşünce, Türkiye’de 1980’de Cuntacı Kenan Evren ve ekibinin kurguladığı 12 Eylül Askeri Devrimi ile İran ile neredeyse eşgüdümlü bir başka projeyle bitirildi. Tabidir ki İran Marksizmi ile Türkiye Sosyalist Sol’u arasında dağlar kadar fark olmakla beraber, 12 Eylül askeri cuntasının Türk Sol’unu silindir gibi ezmesi ve sol görüşün Cumhuriyet Halk Partisi içine hapsedilmesi de belki de ayrı bir zulüm, ilginçlik, sarkastik bir yazının konusudur.

Gündemimizde eksik örtündüğü gerekçesiyle, Devrim Muhafızlarının uyarılarıyla hayatı biten Mahza Amini var. Büyük acı, çok büyük acı ve asıl acı; Mahza Amini’nin kasıtlı mı yoksa korkudan mı yoksa anksiyete nedeniyle mi öldüğünü bilememek. Ama bir kadını bu denli ağır bir baskıyla ölüme itmenin de affedilir tarafı asla yok. Bu çarpıcı acı gerçek karşımızda duruyor. Sokaklarda artan gösterilerin, sertleşen devlet otoritesinin nedenleri var elbette. Bunun en başında Trump döneminden beri İran’a uygulanan ağır ambargoların sonucu olarak rejimin başarısızlıklarının orta ve alt ekonomik sınıflar üzerinde yarattığı ağır sıkıntılar. Rejim toplumla olan bağını kaybediyor, ifşa olan yolsuzluklar, hırsızlıklar rejimin meşruiyetini kaybetmesine neden oluyor. 1979’da devrimi yapan üst nesillerin, babalarının, dedelerinin yaşadıklarını; o zaman taşınan ağır yükleri bilmeyen ve bilemeyecek olan genç kuşakların halihazırdaki düzenle ilgili hoşnutsuzlukları var. Hala devrim değerlerini savunanlar var ama gidişattan onlar da memnun değiller. Ayrıca geçtiğimiz yıl İran’da yaşanan ağır kuraklığın da ekonomik göstergelerin gidişatına yaptığı darbe de cabası…

İran İslam Devrimi’nin başat kahramanları kadınlardı. İranlı kadınların tarihinde Muhammed Rıza Şah döneminin en önemli gelişmesi 1963 yılında kazandıkları oy kullanma hakkı ve 1967’de uygulamaya konulan Aile Koruma Yasası’ydı. Bu yasa sayesinde erkeklerin birden fazla evlilik yapmaları yasaklanmıştı. Kadınların oy kullanma hakkı uzun yıllar süren bir mücadelenin, protestoların ve ulemanın karşı çıkması ile şekillenen bir mücadelenin sonucunda olmuştu (Shojaei, 2010: 260). Pehlevi dönemi modernleşmesine bakıldığında, devletin resmi ideolojisinin önemli bir parçası haline gelen modernleşme politikaları mevcut toplumsal ortam ile uyumluluk problemi yaşamaktaydı. Bu uyumluluk probleminin en önemli sebebi modernleşme politikalarında örnek alınan Batı’nın bir uyarlaması yerine; Batı’nın birebir taklit edilmesiydi. Bir diğer sorun ise özellikle kadın modernleşme politikalarında yapılan değişikliklerden toplumun bütün kesimlerinin eşit derecede faydalanamaması; örneğin kırsal bölgede yaşayan kadınlar modernleşme ile elde ettikleri haklardan kentlerde yaşayan kadınlar kadar faydalanamasıydı. Ayrıca Ayetullahların, Şii İslam anlayışında fetvalarının önemi ve değeri Sünni İslam anlayışından farklıdır ve bir ‘emir’ niteliği taşır. Dolayısıyla dini liderlerin kararları toplum üzerinde değişmez niteliktedir, devletin sesinin ötesinde…

Batı dünyasına göre zorla gerçekleştirilmiş olan bu devrim acaba bu denli büyük bir halk topluluğu tarafından 43 yıldır nasıl benimsenerek sürdürülebiliyor? Bu sorunun cevabını vermek isteyen pek yok. Görünmüyor veya gösterilmiyor. Acaba bu kadar desteksiz, tabanını yitirmiş bir yönetim, sadece baskı ve askeri güç kullanarak mı yürütülüyor? Batı dünyası için ‘Kadın Hareketi’ gibi kısır kalıplar içine sıkıştırılan mantığa göre İranlı kadınlar örtünmek istemiyor. Var mı elinizde ya da elimizde bir sayı, bir oran? Tabi ki olmayacak İran bir İslam Devleti ve şeriatla yönetiliyor. Ama işin geçmişine şöyle bir baktığımızda devrimin ardındaki kadın desteğini de gözardı edemiyoruz. Pehlevi monarşisinin yıkılışını hızlandıran sokak hareketlerine kadınlar gerilla hareketlerinin içinde bulunarak katılmışlardır. Genç ve üniversite eğitimi almış kadınlar, orta ve üst sınıfa ait entelektüel kadınlar, orta ve üst sınıfa ait muhafazakar ve gelenekçi kadınlar ve kırsal kesimden kadınlar… Kadınların bu harekete katılmasının nedeni bir İran vatandaşı olarak Şiilik anlayışı içinde yaşadıkları geleneksel yapıları rahat ve sürekli olarak devam ettirebilme istekleriydi. Muhalefetin birliğini ve Batı karşıtlığını göstermek isteyen örtünmeyen kadınlar da dinsel saygılarından ötürü örtünmüşlerdi ama günün birinde ‘hicap’ yani örtünmenin, İslam Cumhuriyeti’nin değişmez kanunu olacağını biliyorlar mıydı acaba? Zor soruların cevaplarını zaman gösterecek elbette ama demek ki bugünün örtünmeyi reddeden İranlı kadınları başka bir düzene evrilmek istiyorlar. Bekleyip, göreceğiz …

telif

Yorum Yazın

Ana Sayfa
Web TV
Foto Galeri
Yazarlar