Emel Seçen

Emel Seçen


İnsanlaşma

İnsanlaşma

İnsanlaşma, uzun bir yolculuk. Aynı zamanda insan kalabilmek de uzun olduğu kadar, çetin bir sınav.

Tüm devrimler,  insana fayda ve gelişim üzerine kurgulansa da; faydanın insandan daha çok, doğaya verdiği zarar, sonsuza kadar tartışılacak.

Bir yemeği, telefon mesajı ile sipariş edip, ayağına kadar getirtebilmenin, sözde sonsuz konforunu kazanan insanlık, ivedilikle, bir doğa parçasına bir yudum su ve o can suyunu verebilmekten aciz!

İnsan, ilk kendini kendini keşfetti, mağarayı, etrafını…

Ya da hiç keşfedemedi, kendini.

Homoelektuslar, 1,7 milyon önce ateşi buldu önce, şimşekten, ateşin korundan alevinden, korktu ama gelişti. Önce pişirmede gelişim sağlandı, dolayısı ile beslenme değişiklikleri kazandı. Bunun dışında av aletlerinde, gelişime katkı oluşturdu. Süreç camı bulup, işleyene kadar bile devam etti. Hatta ilk olarak İstanbul Veznecilerde yerleri olduğu ifade edilen ve 1200’lü yıllarda İtalya, Venedik’de başlayan ve ne ilginçtir ki halkın, tamamı ahşap binalardan oluşan Venedik Kentinde, olası cam işçiliği sanatından dolayı olası yangın çıkacağından korkup,  bir yasa ile tüm cam ocaklar kapatılıp, halk Murano Adasına yerleştirilerek, orada cam sanatını geliştirilmesine izin verildi. Bazı bilgilere göre kişilerin ada dışına çıkması dahi yasaktı. Yerlerini, yurtlarını, ahşap kentini böyle korudu İtalya, zihniyeti! Şu bizi kıskananlar, yüzyıllardır bu sistemle yol alıyorlar. O yüzden Firenze (Floransa)’ye gittiğinizde, asırlık heykelleri görünce şaşırmayın. Biz daha henüz o saffaya bile evrilemedik. Murano Adasında; Maviler, yeşiller ve balköpüğü işleri yakından gördüğünüzde,  insan ateşle, ne güzel işler yapabiliyor, dedirten sanat dalı. Sınırlı, sorumlu alanda zararsız üretkenlik!

EVRİM

İnsan, denen varlık.

Tekerleği buldu, baltayı buldu ama sapına gül konduramadı!

Köroğlu’nun dediği gibi “Tüfek icat oldu, mertlik bozuldu!”

Bahsettiğimiz gibi insanlık gelişirken, aslında kendi gelişimini unuttu!

Çünkü evrimleşen ve gelişen insanlık, hepsinden öte önce yarattığı aynada kendine bakmayı unuttu!

Kendine selam vermeyen, saygı duymayan ve en önemlisi sevmeyen başka bir canı, varlığı nasıl sevsin? Değer bilip de versin?

Mesele uzun, bu bir çetin sınav.

VARLIK VEFA VE VİCDAN

Bir haftadır, doğa ve insan olan, işkence çekiyor!

Havada kanatları alev halinde bir beyaz Martı Kuşu, haykırarak uçuyor. Kimseler, duymuyor…

Kör, sağır, dilsiz oyunları, bis üstüne biz yapıyor!

Oysa insanlık, onun o asil uçuşundan ilham alarak uçak yaptı!

Bir kelebek, bir insan kurtarıcının, parmakları arasından sızmakta olan su zerreciklerini adeta bir şelaleden, kuvvetlice akan yudumlar gibi kana kana içiyor…

O bile,  plastik kapaktan değil insana dokunmaktan yana! Sessiz dilleri ile…

İnsan avuçlarının ince koylarında, bir dağ yamacının dantel gibi kıvrımlarından geçercesine, şükranla içiyor, kendisine sevgi ile sunulmuş, suyu. Minnetle!

Bu, bir bildik havuz problemi değil!

Suya değil ama TV basmaya yetişilebiliniyor!

Her dönem, bir Muaviye elbette vardır. Ying ve  Yang yasası gibi. Sen, insan olan ya da insan suretinde olan(insansı), kendinde, neyi büyütüyor ve besliyorsan, işte o sun!

Andrea Bocellli yetişiyor, müziğin evrenselliğinde…

Duyarlı insanlar yetişiyor, ama ama ama!

Eksik olan çok şey var!

Sevgili Gülten Akın’ın “İLKYAZ” da bahsettiği gibi:

“Ah, kimselerin vakti yok! Durup ince şeyleri anlamaya!

Kalın fırçalarını kullanarak geçiyorlar,

Evler, çocuklar, mezarlar çizerek dünyaya…

Yitenlerin olduğu görülüyor bir türküyü açtılar mı,

Bakıp kapatıyorlar”

Ve üstelik, Hiroşima’yı bilerek,

Ve Çernobil’i yaşayarak!

Onlar düşünene, harekete geçen kadar tabiat, diri diri gömüldü. Toprak bile kabul edemezken zorla içine attılar, onu da yakarak hem de!

Canı yananın, canını duymayan!

Empati yoksunu!

İnsanlık vasfından çıkalı epey olmuş ve düzelmeye de hiç mi hiç, çabası olmayanlar!

Döneniyor.

İnsan olan sırtında yedi; sağ elinde ve sol elinde üçer damacana ile yetmeye çalışıyor, soluksuz!

İnsanlık mı evrildi?

İnsanlaşma mı teknoloji yolunda devrildi?

Tüm tabiat, bir yamalı bohça gibi ters, yüz edilmiş gibi öksüz ve üzerinde yaşayanların her biri, tek tek can vere vere, yetim!

Bunu da manzara, çok açık ve net sunmakta.

Mezopotamya’da bulunmuş olan ilk cam örneklerinin tarihi, 3.yy.

Milenyum, üzerinden o şaşalı propagandası ile çıkalı ise 21 yıl geçmiş…

Zerre öğrenilmiş ve yaşanmış bilgiyi korumak yok!

Ateşi biz, ağaç diplerine ya da ortalığı talan ederek, mesire yerlerinde mangal keyfinden ziyade,  en çok şömine başında severiz. Çıtırtısı ve yanaklara çalan buğusu, bir aşkın alevi gibidir. Ateş, ateş ile buluşur. En güzel romantik ortam logosudur. Her türlü sıcacık!

Dolayısı ile salgın herkesin büyük “insanlık” yolunda, insan kalma savaşıydı. Bir geri sarıp, arınmaydı. Maalesef, hiç yol alamadığı gibi.

Türkiye’de de, sadece sınıfta kalmadı.

Tasdikname aldı!

telif

Yorum Yazın

Ana Sayfa
Web TV
Foto Galeri
Yazarlar