Başıma Gelenlerden Sonra Ben Kim Oldum?
“Ben başıma gelenler değilim. Ben başıma gelenlerden sonra olmayı seçtiğim kişiyim.”
Carl Gustav Jung söylemişti bu sözü. İnsan, başına gelenlerle doğmaz. Fakat o başına gelenler, uzun süre kendisi yerine konuşur.
Bir çocuğun ilk dili annesinin sesi değildir; bazen ihmalidir. İlk öğrendiği şey yürümek değil, beklemektir. Sevilmeyi değil, sevgisizliğin evde nasıl dolaştığını öğrenir.
Bazı evlerde sessizlik, duvardaki saatten daha gürültülüdür. Çocuk, o sessizliğin içinde büyürken kendisiyle değil; eksikliğiyle tanışır.
Sonra hayat başlar. Okul gelir. Mahalle gelir. Akrabalar gelir. İş hayatı gelir. Ve insan, çocukluğunda aldığı yaraların üzerine yenilerini ekleyen bir dünyanın içine girer.
Bir yetişkinin küçümseyen bakışı...
Bir kuzenin yıllarca omuzlarımıza iliştirip çıkardığı “sen zaten...” ile başlayan cümlesi...
Bir arkadaşın kalabalığın ortasında attığı kahkaha...
Bir yöneticinin emeğimizi çalarken yüzündeki rahatlık...
Bir patronun alın terimizi maliyet kalemi olarak görmesi...
Hayat bazen insanı öldürmez ama içindeki bazı odaları mühürler.
Yara, sandığımız gibi acı değildir; insanın dünyayı algılama biçimidir. Kırılmış bir camdan dışarı bakan birçok kişi, dünyanın da kırık olduğunu sanır. Üstelik bu tehlikelidir de... Çünkü insan, başına gelen kötülüğü yalnızca hatırlamaz; çoğu zaman geleceğe miras bırakır.
İnsanın geçmişi, yalnızca anılarında değil; bedeninde, ilişkilerinde ve hayata bakışında da iz bırakır. Edebiyat da tam burada devreye girer: Söylenmeyenleri, unutulduğu sanılan yaraları ve insanın içinde taşıdığı görünmez yükleri görünür kılar.
Sema Kaygusuz, öyküleriyle insanın belleğini yalnızca zihninde değil, bedeninde de taşıdığını hissettirir. Esir Sözler Kuyusu eserinde insanın yalnız yaşadıklarıyla değil, sustuklarıyla da biçimlendiğini hatırlatır.
Çünkü bazı acılar, yaşandıkları anda değil; anlatılamadıkları zaman insanın içine yerleşir. Söylenemeyen her söz, kuyunun dibine bırakılmış bir taş gibi ağırlaşır; yıllar geçse de insanın içinde ses vermeye devam eder.
Böylece Esir Sözler Kuyusu bize şunu düşündürür: İnsan başına gelenlerin esiri olabilir; fakat onları nasıl anlatacağına, onlarla nasıl yaşayacağına karar verme gücünü hâlâ içinde taşır. Çünkü iyileşme bazen unutmakla değil, yıllarca kapalı kalan kuyunun başına gidip kendi sözünü oradan çıkarabilmekle başlar.
Ama insanın içinde kalan her şey, yalnızca onunla kalmaz. Sevgisizlik, genetik değildir; ama kuşaktan kuşağa şaşırtıcı bir sadakatle aktarılır.
Şiddet de öyle.
Aşağılama da...
İhmal de...
Bir babanın söylemediği “Aferin”, yıllar sonra başka bir babanın dilinin altında yeniden gizlenir. Bir başka babanın öfkesi, oğlunun ses tonuna dönüşür. Bir müdürün adaletsizliği, emekçinin yönetici olduğunda kurduğu yeni düzen olur.
Sanki kötülük, kendisini sürekli yeni bedenlerde çoğaltan görünmez bir organizmaya dönüşür. Biz buna kader diyoruz oysa çoğu zaman adı tekrardır. Bazılarımızın hikâyesinde miras aldığı şey öfke ve şiddet değildir. Zamanında verilmesi beklenen gün geçtikçe yokluğu hissedilen ilgi ve sevgidir.
Melisa Kesmez’in kahramanları belki de bu yüzden sevgisizliği hiç anlatmaz; onu gündelik hayatın içine usulca bırakırlar. Zamanında söylenmeyen bir cümle, gecikmiş bir şefkat, çocuğun omzuna hiç konmamış bir el...
Çünkü insan bazen yaşadığı acılarla değil, kendisine hiç uğramamış sevgilerle büyür. İhmal, görünmez bir öğretmendir; insana yalnız kalmayı değil, ihtiyaç duymamayı öğretir.
Melisa Kesmez’in edebiyatı tam da bu görünmeyen eksikliklerin atlasını çıkarır. Onun metinlerinde asıl hikâye söylenenlerde değil, söylenmeyenlerde gizlidir.
Okur, kahramanların gözyaşına değil, yutkunuşuna tanıklık eder. Çünkü bazı sessizlikler yalnızca suskunluk değildir; çocukluğun yetişkinliğe bıraktığı en uzun mirastır.
Bunlar roman kahramanlarının ömürlerinin geri kalanını sessizce yöneten görünmez mimarlarıdır. Belki de bu yüzden onun karakterleri, sevgisizlikten çok sevgisizliğin bıraktığı boşlukla yaşarlar.
Eksiklik, onların kaderi değil; dünyayı algılama biçimidir. İhmal, Melisa Kesmez’in metinlerinde bağıran bir yara değildir; insanın yürüyüşüne, bakışına, bir cümleyi yarıda bırakışına sinmiş görünmez bir tortudur.
Okur da bu yüzden o metinlerde kendisini büyük olaylarda değil, kimsenin fark etmediği küçük sızılarda bulur. Çünkü bazı çocukluklar, insanı yaşattıkları acılarla değil; esirgedikleri sevgilerle biçimlendirir.
Toplumun en büyük yanılgısı, mağduriyetle masumiyeti aynı şey sanmasıdır. Oysa her mağdur, masum kalmaz. Çünkü acı, insanı otomatik olarak iyi yapmaz. Bazen sadece daha incinmiş yapar. İncinmiş insan ise iki yoldan birini seçer. Ya acısını bilgeliğe dönüştürür: neşeye. Ya da silaha...
İnsanlık tarihi, ikinci yolu seçenlerin bıraktığı enkazlarla doludur. Kendisine bağırılan çocuk, büyüyünce bağırmayı otorite zanneder. Bu bazen okul öncesinde bir yöneticidir.
Hakkı yenen memur, makam sahibi olduğunda adaleti değil; rövanşı dağıtır. Maalesef bu bazen bir öğretmendir ya da güncel haliyle influencer...
Yıllarca aşağılanan biri, ilk fırsatta başkasını aşağılayarak kendisini iyileştireceğine inanır. Çünkü kötülük çoğu zaman nefretten değil, taklitten doğar. En ürkütücü yanı da budur. Kötülüğün büyük bir hayal gücü yoktur. Sadece tekrar eder.
Belki de insanın en büyük sınavı, başına gelen kötülüğü unutmamak değildir; ona benzememektir. Çünkü insan çoğu zaman kendisini yaralayanın şeklini alır. Sonra bir gün aynaya bakıp “Ben böyle biri değildim,” der.
İnsan karakterini büyük kararlarla değil, küçük intikamlarla kaybeder.
Bir cümlede... Bir bakışta... Bir imzada... Bir terfide... Bir sessizlikte...
Vicdan, büyük felaketlerde değil; gündelik hayatta aşınıyor.
Carl Gustav Jung’un cümlesi bu yüzden bir umut cümlesinden çok, ağır bir sorumluluktur:
“Ben başıma gelenler değilim.”
Gerçekten değil miyiz?
O halde neden en çok bize yapılanları başkalarına yapıyoruz? Çocukluğumuzun kırık aynalarını çocuklarımızın odasına asıyoruz? Bize kurulan adaletsiz düzeni, sıra bize geldiğinde yeniden koruyoruz? Mağduriyetimizi ahlaki üstünlük belgesine çeviriyoruz?
Jung’un cümlesinin gizli kalan sesi belki de budur:
İnsan, başına gelenlerden sonra istediği kişi olmaz. Olabilmek için önce kendisiyle hesaplaşmak zorundadır. Çünkü yüzleşilmeyen her yara, karakterin gizli yazarıdır.
Toplumlar da insanlar gibidir. Konuşmadıkları acılar, kurumlara dönüşür. Bastırdıkları korkular, yasalara. İyileştirmedikleri öfkeler, siyasete.
Bir ülkede liyakat yoksa yalnızca kötü yöneticiler yüzünden değildir. Merhamet azaldıysa, yalnızca ekonomik kriz yüzünden değildir. Belki de uzun zamandır herkes bir başkasından aldığı yarayı dolaşıma sokuyordur.
Bir yönetici öğretmene... Öğretmen meslektaşına... Öğrenci arkadaşına... Arkadaş eşine... Eşi ailesine... Aile çocuğuna... Çocuk bir gün topluma... Ve biz buna hayat diyoruz. Oysa bu, dolaşımdaki acıdır.
Aslı Tohumcu’nun edebiyatında insan yalnızca başına gelenlerin değil, içine doğduğu düzenin de taşıyıcısıdır. Kişisel sandığımız birçok yara, aslında toplumsal düzenin içimize yerleştirdiği çatlaklardır.
Durmadan Leyla, eserinde bireyin yaraları, yalnızca aile içinde yaşanan kırılmalarla açıklanmaz; toplumun, cinsiyet rollerinin, güç ilişkilerinin ve görünmez baskıların içinde şekillenir.
Çünkü bazı yaralar bir kişinin bize yaptığı kötülükten değil, herkesin normal kabul ettiği bir düzenin içimize yerleşmesinden doğar. Onun eserlerinde insanı asıl zorlayan şey yalnızca maruz kaldığı haksızlıklar değildir; o haksızlıkların zamanla insanın kendi sesine dönüşme ihtimalidir.
Kendisine biçilen role itiraz edemeyen, kendisine öğretilen korkuları taşıyan, kendisine yapılanı başkasına yapmaya başlayan insan; başına gelenlerin tutsağı olur.
Oysa özgürlük, geçmişi değiştirmek değil; geçmişin insanın geleceğini belirlemesine izin vermemektir. Aslı Tohumcu’nun bu eseri tam da bu noktada bizi rahatsız ederek konfor alanımızdan çıkarır ve sorar:
İnsan kendisine öğretilen hayatı mı yaşayacak yoksa kendi hayatının dilini yeniden mi kuracak?
Belki de bu yüzden mesele yalnızca psikolojik değildir. Ahlakidir. İnsan, yarasını nasıl taşıdığıyla ahlakını kurar. Acı, ya içimizdeki merhameti uyandırır... Ya da içimizde gizlenen zalimi.
Hangisinin yaşayacağına, başımıza gelenler değil; başımıza gelenlerden sonra verdiğimiz küçük kararlar nihayet verir.
Bir çocuğu dinlemek...
Bir çalışanın hakkını teslim etmek...
Bir özrü geciktirmemek...
Gücümüz varken adil kalabilmek...
Kimsenin onurunu, kendi yaralarımıza pansuman yapmamak...
İnsan, dünyayı büyük kahramanlıklarla değiştirmiyor.
Bazen yalnızca kendisine bulaşan kötülüğün başkasına geçmesine izin vermeyerek değiştiriyor. Belki de insanlık dediğimiz şey budur. Kötülüğün zincirini kırabilen insanların sessiz ittifakı.
Bu yüzden artık “Başımıza ne geldi,” sorusundan öteye geçip kendimize şu soruyu sormalıyız:
Başıma gelenlerden sonra ben kim oldum?
Roşan ORHAN