İstanbul
Parçalı bulutlu
18°
Adana
Adıyaman
Afyonkarahisar
Ağrı
Amasya
Ankara
Antalya
Artvin
Aydın
Balıkesir
Bilecik
Bingöl
Bitlis
Bolu
Burdur
Bursa
Çanakkale
Çankırı
Çorum
Denizli
Diyarbakır
Edirne
Elazığ
Erzincan
Erzurum
Eskişehir
Gaziantep
Giresun
Gümüşhane
Hakkari
Hatay
Isparta
Mersin
İstanbul
İzmir
Kars
Kastamonu
Kayseri
Kırklareli
Kırşehir
Kocaeli
Konya
Kütahya
Malatya
Manisa
Kahramanmaraş
Mardin
Muğla
Muş
Nevşehir
Niğde
Ordu
Rize
Sakarya
Samsun
Siirt
Sinop
Sivas
Tekirdağ
Tokat
Trabzon
Tunceli
Şanlıurfa
Uşak
Van
Yozgat
Zonguldak
Aksaray
Bayburt
Karaman
Kırıkkale
Batman
Şırnak
Bartın
Ardahan
Iğdır
Yalova
Karabük
Kilis
Osmaniye
Düzce
45,7392 %0.33
53,0889 %-0.22
6.630,84 % -0,42
76.900,01 %2.039

Babamın Yeri’nden Uzaklaşırken

YAYINLAMA: | GÜNCELLEME:
Babamın Yeri’nden Uzaklaşırken

Elimde iki mevsimdir eskittiğim o kitap duruyor: Babamın Yeri. Aylarca okurken araya sıkıştırıp bitirdiğim başka kitaplar... Bu kitabı bitiremiyorum. Üstelik hepsinden daha ince olmasına rağmen.

İş arkadaşları, birden fazla çekmece, otobüsteki yolcular ve rutin iş hayatımda yolumda bulunan birçok insan aynı kitabı görmekten sıkılmış olabilir ya da bundan ben çok sıkıldım.

Yarım kalan kitaplara pek tahammülüm yok ve “bugün, onun günü” derken bitirdim. Konu: Benim hayat yolculuğum. Bitirmek bu yüzden zor olsa gerek. Okurken her sayfası beni bir anıma götürüyor. Bu kadar yolculuk elbette yorar insanı.

Annie Ernaux’nun Babamın Yeri eserini okurken insan yalnızca bir baba-kız hikâyesi okumuyor. Daha çok, sınıflar arasında büyüyen sessiz mesafeyi hissediyor. En azından ben iliklerimde hissettim. Açıkçası biraz üşüdüm de. Aile sıcaklığından daha çok o soğukluğu hissettim. Aynı evde başlayıp bambaşka dünyalara çıkan hayatların burukluğu...

Ernaux, işçi sınıfından gelen babasını anlatırken aslında şunu söylüyor: İnsan bazen en çok sevdiği kişiye yabancılaşabiliyor. Üstelik bunu isteyerek değil, hayatın akışı içinde yapıyor.

Ernaux’nun yalın ve mesafeli anlatım tarzı, duygusal yoğunluğu artırmak yerine onu görünür bir gözleme dönüştürür.  Bu sayede okur hem karakterlere hem de kendi deneyimlerine dışarıdan bakma imkânı bulur. Ben de o imkândan oldukça yararlandım.

Her sayfası buna fırsat verirken kitabı bitirdiğimde de kendi babamla olan ilişkime yoğunlaştım. Bu yüzden kısa olsa da benim için ağır ilerleyen bir roman oldu.

Romanın aksine ben, imkânları geniş bir ailede doğdum. Babamın dünyası ticaretin dünyasıydı. Geniş ailemin de öyle. Hayatı hesap ederek kuran insanların dünyası. Risk alan, büyüten, koruyan, güçlenen insanların. Çocukluğum boyunca babamın zihninde başarı hep somut bir şeydi: Daha büyük iş, daha güçlü çevre, daha sağlam gelecek...

Hayata bakışı netti: Güçlü olacaksın, ayakta kalacaksın, büyüyeceksin. Onun kuşağının erkekleri için hayat biraz da buydu zaten. Çalışmak, kazanmak, ailenin imkanlarını büyütmek. Dikkat ederseniz altında yatan o güçlü kontrol isteğinden bahsediyorum.

Babamın Yeri’ndeki baba ise biraz farklı yerde duruyor. O, köylü-işçi sınıfından geliyor. Ağır şartlarda çalışıyor. Daha sonrasında yine zor şartlara rağmen küçük bir kafe-bakkal işletmeyi başarıyor. Kültürel olarak çekingen biri. Eğitimli insanlara karşı hem saygı hem mesafe hissediyor. Hayat felsefesi daha sade ve daha sert: Sessiz ol, çalış, dikkat çekme, aç kalma.

O baba duygularını parayla veya maddeyle ifade eden biri değil. Sevgisini emekle “çocuğunu okutarak” gösteriyor. Kızının eğitim almasıyla gurur duyuyor ama aynı zamanda onun yükseldiği dünyaya ait olmadığını da hissediyor. Tıpkı benim aile hayatımda o ticaret dünyasına ait olmadığımı hissettiğim gibi. Bu yüzden babada kitap boyunca görünmez bir eziklik ve geri çekilme hali var.

Kitabın duygusal ağırlığı da tam burada zaten. Çünkü Ernaux eğitimle sınıf atladıkça babasının dünyasının dili uzaklaşıyor. Babası artık onun bulunduğu kültürel alanın içinde rahat edemiyor. Yine de baba, kızı için özen gösteriyor, çabalıyor. Ernuax da bunu fark ediyor. Lokantada nasıl davranacağını düşünmesi, kızının arkadaşlarıyla konuşurken hata yapmaktan çekinmesi, “yanlış görünme” korkusu…

Babamı ve Ernaux’un babasını ister istemez karşılaştırırken buldum kendimi:

Biri büyümeye odaklı baba diğeri tutunmaya odaklı baba.

Ve çocukları bir noktadan sonra o dünyadan uzaklaşan çocuklar.

Babamın ticaret ve büyümek için güçlü taleplerinin yanında ben ise başka yöndeydim. İçimde öğretmenliğe adanmış bir ruh büyüyordu. Öğrenmenin sihirli dünyası o kadar kalabalıktı ki kitaplarla dolu bir odada saatlerce yalnız kalmak benim için mesele bile değildi.

Hala orada saatlerin hızlandığını bilirim.

Yumulduğumu harflerin arasına.

Kalbimin genişlediğini.

Gözlerimin büyüdüğünü.

Heyecan mı bunun adı?

Yeniye, bilgiye...

İnsan yetiştirmenin, bir çocuğun hayatına dokunmanın, bazen yalnızca bir cümleyle insana iz bırakmanın anlamına inandım. Okuyarak. Kazanmaktan çok anlatmanın, büyütmekten çok dokunmanın gücüne inandım. Konuşarak.

Sanırım babamla aramızdaki görünmez mesafe tam burada başladı. Üstelik o da iyi bir okurdu. Sadece kapılmazdı büyüsüne.

Bazen aynı evin içinde bile farklı sınıflara ait insanlar büyür. Pierre Bourdieu’nün söylediği gibi mesele yalnızca ekonomik sermaye değil; kültürel sermayedir de.

Hayata, neyin değerli olduğuna dair verdiğiniz cevap değiştiğinde ait olduğunuz dünya da değişir.

Babam için güvenlik önemliydi. Benim için anlam.

Babam için hayat mücadeleydi. Benim içinse öğrenme.

 

Bu kitapta beni en çok etkileyen şu oldu: Büyük kopuşlar yaşanmıyor. Kavga yok, dramatik hesaplaşmalar yok. Fakat yine de arada kapanmayan bir mesafe var. Sessiz bir uzaklık.

Hepimiz bu süreçlerde bir yanımızla babamızın onayını taşımak istiyoruz. Bir yanımız büyürken birey olmak ister ama aynı anda ait kalmak da isteriz.

Babamın Yeri’nde hissedilen duygu tam da budur aslında. Ernaux eğitim aldıkça, dili değiştikçe, bulunduğu çevre farklılaştıkça babasıyla arasındaki sessizlik büyür. Çünkü artık aynı dünyaya bakmıyorlar. Hatta eşi onun ailesiyle görüşmeyi o kadar azaltır ki bu açığı kendi kapatmaya çalışır. İncitmeden bahanelerle...

Türkiye’de bu çatışmanın çok güçlü bir karşılığı var.

Bir kuşak yokluk içinden çıkıp çocuklarına daha iyi hayatlar kurmaya çalıştı. Çocuklar ise o hayatların içinden başka dünyalara yürüdü. Kimi sanatçı oldu, kimi akademisyen, kimi öğretmen. Çoğu zaman aynı sofrada oturan insanlar birbirlerinin hayat tercihlerini tam olarak anlayamadı.

Gençler büyüyüp başka hayatlar seçince görünmez bir kopuşlar oluştu. Babalar çoğu zaman fedakârlığın karşılığını devamlılık olarak bekledi; gençlerse özgürleşmek istedi. Bu bir sevgisizlik değil. Belki tam tersine, sevginin biçim değiştirmesi.

Bizim kuşağın en büyük çatışmalarından biri bu:
Minnet duygusuyla bireysellik arasına sıkışmak.

Babam bana imkân sundu.
Ben ise o imkânların içinden -belki de tüm imkanlardan vazgeçerek- bambaşka bir hayat seçtim.

Evet, özgürüm ama onu anlamaya çalışan bir yanım da var.

Bu seçim bazen dışarıdan romantik görünür. Ancak insanın kendi ailesinin değer sisteminden uzaklaşması kolay değildir. Çünkü mesele yalnızca meslek seçmek değildir; dünyayı yorumlama biçimini değiştirmektir. Babalarımız bizimle aynı yöne bakma beklentisi içinde midir? Hayata, ticarete, paraya... Bu tepki biraz da bu yüzden midir?

Bir süre sonra şunu fark ediyorsunuz:
Babanız sizi anlamıyor olabilir.
Fakat siz de onun yıllarca süren korkularını anlamıyorsunuz.

Çünkü onun kuşağı için hayat, düşmemek üzerine kuruluydu.
Bizim kuşağımız ise anlam aramayı lüks saymayacak kadar kendi iç sesini dinleyerek büyüdü.

Yıllar geçtikçe insan babasına daha az öfkeleniyor. Onun sevgisinin biçimini anlamaya çalışıyor. Sertliğin içinde korku, kontrolün içinde kaybetme endişesi, suskunluğun içinde yorgunluk olduğunu görüyor.

Belki olgunlaşmak biraz da bu:
Babanın kurduğu hayatı bütünüyle reddetmeden yine de kendi yolunda yürüyebilmek.

Babalar çocuklarına kendi bildikleri hayatı miras bırakmak istiyor. Çocukları ise o mirastan başka bir anlam üretmeye çalışıyor. Aradaki kırgınlık biraz da buradan doğuyor.

Bugün dönüp baktığımda, babamla aramızdaki farkı artık bir çatışma gibi görmüyorum. Daha çok iki ayrı hayat bilgisinin karşılaşması olarak düşünüyorum. O, hayata tutunmayı öğretti. Ben ise hayatın yalnızca tutunmaktan ibaret olmadığını anlamaya çalıştım.

Belki de her kuşağın kaderi bu:
Babaların kurduğu dünyadan çıkıp kendi anlamını aramak.

Bir eserde hâlâ babasının hayat tecrübesinin yankısını duyarak.

Yorumlar
Yorum yazma kurallarını okumuş ve kabul etmiş sayılırsınız