İstanbul
Açık
20°
Adana
Adıyaman
Afyonkarahisar
Ağrı
Amasya
Ankara
Antalya
Artvin
Aydın
Balıkesir
Bilecik
Bingöl
Bitlis
Bolu
Burdur
Bursa
Çanakkale
Çankırı
Çorum
Denizli
Diyarbakır
Edirne
Elazığ
Erzincan
Erzurum
Eskişehir
Gaziantep
Giresun
Gümüşhane
Hakkari
Hatay
Isparta
Mersin
İstanbul
İzmir
Kars
Kastamonu
Kayseri
Kırklareli
Kırşehir
Kocaeli
Konya
Kütahya
Malatya
Manisa
Kahramanmaraş
Mardin
Muğla
Muş
Nevşehir
Niğde
Ordu
Rize
Sakarya
Samsun
Siirt
Sinop
Sivas
Tekirdağ
Tokat
Trabzon
Tunceli
Şanlıurfa
Uşak
Van
Yozgat
Zonguldak
Aksaray
Bayburt
Karaman
Kırıkkale
Batman
Şırnak
Bartın
Ardahan
Iğdır
Yalova
Karabük
Kilis
Osmaniye
Düzce
48,2538 %0.18
55,9646 %-0.49
6.908,74 %-3.01
78.298,59 %1.11

Puantiyelerle Örülü Bir Delilik ve Varoluş Hikayesi

YAYINLAMA: | GÜNCELLEME:
Puantiyelerle Örülü Bir Delilik ve Varoluş Hikayesi

Sanat tarihi, zihninin sınırlarında gezinen pek çok dahi gördü. Ancak yaşadığı hezeyanları, ruhundaki derin yaraları ve zihnini istila eden sanrıları dünyanın en büyüleyici eserlerine dönüştüren Yayoi Kusama gibisi kuşkusuz hiç gelmedi. Yaşayan en pahalı ve popüler kadın sanatçılardan biri olan bu sıra dışı kadının hayatı, deliliği ve sanatı; aslında katıksız bir hayatta kalma ve varoluş mücadelesidir.

Kusama’nın hikayesi 1929 yılında Japonya’nın Matsumoto şehrinde başlar. Dışarıdan bakıldığında varlıklı bir aileye doğmuştur ancak evin içindeki iklim son derece baskıcı ve yıkıcıdır. Annesi, babasının bitmek bilmeyen sadakatsizliklerini takip etmesi için küçük Yayoi’yi adeta bir casus gibi babasının arkasından gönderir. Çocuk zihninde derin yaralar açan bu travmatik atmosfer, 10 yaşındayken ilk sanrılarını tetikler. Küçük Yayoi baktığı her yerde; etrafındaki çiçeklerin, kumaş desenlerinin ve özellikle puantiyelerin dile gelip konuştuğunu, duvarlardan taşarak üzerine yürüdüğünü ve kendisini yutmaya çalıştığını görmeye başlar.

İşte tam bu noktada sanat, onun için bir estetik arayış değil, bir sığınak ve "delirmeme" aracı haline gelir. Zihnindeki bu sonsuz tekrar eden desenlerin kendisini yutmasını engellemenin tek yolunu bulur: Gördüğü şeyi kağıda ve tuvale aktarmak. Kusama, içindeki fırtınayı durdurmak için tuvalin başına geçer ve saatlerce sadece nokta çizer. Onun sanatında noktalar hem koca evreni hem de o devasa evrenin içinde eritilip yok edilen insanı temsil eder. Kendi deyimiyle bu bir "Self-Obliteration" yani noktalarla kendini yok etme ve evrenle bir olma halidir.

1957 yılına gelindiğinde, cebinde birkaç dikili kıyafet ve elbise astarına sakladığı paralarla New York’a taşınır. Andy Warhol ve Donald Judd gibi isimlerin fırtına gibi estiği bu dönemde avant-garde sahnesinin tam ortasına bomba gibi düşer. Brooklyn Köprüsü’nde, Wall Street’te veya Özgürlük Heykeli önünde insanları toplayıp vücutlarını puantiyelerle boyayarak Vietnam Savaşı’nı protesto ettiği çıplak performanslar düzenler. 1966’daki 33. Venedik Bienali’ne resmi olarak davet edilmeyince pes etmez; İtalyan Pavyonu’nun önüne izinsizce 1500 adet paslanmaz çelik yansıtıcı küre yerleştirdiği Narcissus Garden performansına imza atar. Kürelerin tanesini 2 dolara satmaya kalkışınca bienal yönetimince alandan uzaklaştırılır ama sanat tarihine narsisizm ve ticari sanat eleştirisiyle geçen o unutulmaz damgayı vurur.

Peki, bugün neredeyse bir efsaneye dönüşen o soru: Yayoi Kusama nerede yaşıyor? Gerçekten bir akıl hastanesinde mi?

Evet, aynen öyle. 1973’te geçirdiği derin tükenmişlik ve depresyonun ardından Japonya’ya dönen Kusama, 1977 yılında kendi özgür iradesiyle Tokyo’daki Seiwa Akıl Hastanesi’ne yatma kararı alır ve yaklaşık yarım asır boyunca gönüllü olarak bu akıl hastanesinde yaşar. Hastanenin hemen caddenin karşısında devasa bir sanat stüdyosu bulunur. Her sabah hastanedeki odasından çıkar, caddeden geçip stüdyosuna yürür, gün boyu asistanlarıyla tuvalinin başında çizim yapar ve akşam uyumak için yeniden akıl hastanesindeki odasına döner.

Kusama’nın sanatsal çizgisini tek bir kalıba sığdırmak imkansızdır; o Pop Art, Minimalizm, Feminist Sanat, Kavramsal Sanat ve Enstalasyon arasında mekik dokur. Tuvallerini tek bir boşluk bırakmaksızın binlerce minik yay veya halka motifiyle doldurduğu Sonsuzluk Ağları (Infinity Nets), ailesinin tohum tüccarı olduğu günlerden kalan mütevazı ve humoristik formlarıyla öne çıkan sarı-siyah puantiyeli dev Balkabakları (Pumpkins) ve izleyiciye kendisini evrenin merkezinde hissettiren LED ışıklı Aynalı Sonsuzluk Odaları (Infinity Mirror Rooms) onun imza dünyasını oluşturur.

Kariyeri boyunca sanat dünyasının zirvesine kurulan devasa sergilere imza atmıştır. 1959’da New York Brata Gallery’de açtığı Pacific Ocean - Infinity Nets sergisiyle Minimalist sanata yön vermiş; 1963’te Castellane Gallery’deki Aggregation: One Thousand Boats Show ile ilk çevresel enstalasyonunu kurmuştur. 1965’te aynı galeride tarihteki ilk aynalı odasını sergilemiş, 1993’te 45. Venedik Bienali’nde Japonya Pavyonu’nu resmi olarak temsil etmiştir. 2011-2012 yıllarında Tate Modern ve Centre Pompidou’yu kapsayan büyük Avrupa retrospektifi gerçekleşmiş, 2013-2015 yılları arasında Güney Amerika’yı gezen I Give You My Love With All My Heart sergisi 2 milyondan fazla ziyaretçiye ulaşmıştır. 2017’de Hirshhorn Museum’da açılan Infinity Mirrors turu kapalı gişe gezerken, 2021’de New York Botanik Bahçesi’ndeki KUSAMA: Cosmic Nature açık hava sergisi doğayla buluşmuştur. 2023 yılında ise Louis Vuitton iş birliğiyle Paris Champs-Élysées mağazasına tırmanan devasa heykeli ve Harrods’ın puantiyelerle kaplanması, modayla sanatı küresel ölçekte birleştirmiştir.

Tüm bu küresel sergilerin yanı sıra 2017 yılında Tokyo’nun Shinjuku semtinde açılan beş katlı Yayoi Kusama Müzesi, sanatçının kendi dünyasını bütünüyle kontrol ettiği bembeyaz ve kıvrımlı mimarisiyle onun yaşayan tapınağı haline gelmiştir. Müze; dönemsel tuvallerinden aynalı sonsuzluk odalarına ve çatı katındaki puantiyeli dev açık hava heykellerine kadar onun zihinsel evrenini geleceğe taşır.

Kusama sadece tuvalleriyle değil, kalemiyle de edebiyata ve sanat literatürüne büyük izler bırakmıştır. 73 yaşında kaleme aldığı Infinity Net: The Autobiography of Yayoi Kusama (Sonsuzluk Ağları - Otobiyografi) eseri çocukluk sanrılarından New York’taki hayatta kalma mücadelesine kadar tüm iç dünyasını açtığı temel kaynağıdır. Manhattan Suicide Addict (Manhattan İntihar Bağımlısı) romanında New York yıllarındaki zihinsel kırılmalarını aktarırken; Robert Shore’un Türkçeye de kazandırılan Yayoi Kusama: Sanatçıların Yaşamları monografisi onun akıl hastanesindeki günlük disiplinini inceler. Jo Applin’in Yayoi Kusama: Infinity Mirror Room - Phalli's Field eseri ilk aynalı odasının psikolojik derinliğine odaklanır. Kusama’s Body Festival in 60s ise 1960’lı yıllardaki sokak performanslarını belgeler. MoMA tarafından hazırlanan ve Türkçeye çevrilen Sarah Suzuki imzalı Yayoi Kusama: Buradan Sonsuzluğa resimli biyografisi ile Lewis Carroll’un klasik eserini kendi çizimleriyle yorumladığı Alice's Adventures in Wonderland with Artwork by Yayoi Kusama da onun üretim çeşitliliğini kanıtlar.

Tüm bu 97 yıllık devasa serüven, 14 Ağustos 2026’da Tokyo’daki bir hastanede fırçasını son kez elinden bırakmasıyla sessizliğe büründü. Yaşamının son anlarına kadar çizmeye, üretmeye ve tuvalinin başından ayrılmamaya yeminli bu büyük ruh; akıl hastanesindeki odası ile stüdyosu arasındaki o birkaç adımlık yolu artık kendi sonsuzluğuna uzattı. Arkasında bıraktığı milyonlarca nokta, sonsuz aynalar ve renklere dönüştürülmüş bir karanlık; sanatın sadece hayatta kalma arzusu olmadığını, aynı zamanda zamana ve ölüme galip gelen en canlı tanıklık olduğunu gösteriyor. Zihnindeki fırtınayı yıldızlara dönüştüren puantiyeler kraliçesi, yarattığı o sonsuzluk odalarının birinde şimdi kendi evreniyle baş başa.

Hoşçakal Kusama var 

Yorumlar
Yorum yazma kurallarını okumuş ve kabul etmiş sayılırsınız