Kıbrıs’tan Silivri’ye: “Bir Şey Olmaz”lar Ülkesi
Bir annenin iki çocuğunu aynı anda kaybettiği bir anı hangi cümle taşıyabilir?
Ya da çarptığınız gemi gecenin karanlığında denizin dibine giderken, oradaki insanların hayatını kendi meseleniz saymadan yolunuza devam edebilmeyi?
Bazı felaketler insana yalnızca ölümün ağırlığını değil, insan hayatının başka insanların gözünde ne kadar hafifleyebildiğini de gösteriyor.
Bir insan hayatının, başka insanların aldığı kararların, yaptığı ihmallerin ve gösterdiği ya da göstermediği sorumluluğun içinde ne kadar savunmasız kalabildiğini…
***
Girne açıklarında batan gemide oradakiler için, birkaç dakika içinde hayatın bütün dengesi altüst oluyor. Gemi yana yatıyor, mazot suya karışıyor, zemin kayganlaşıyor. İnsanlar tutunacak bir yer arıyor, eşyalar savruluyor, ayakların altındaki dünya bildiğimiz anlamını yitiriyor.
Hataylı bir aile… Anne, çocuklarının ellerini tutuyor. O an için dünyadaki bütün mesele bu aslında; bırakmamak. Sonra bir anda kayıyorlar ve eller boşalıyor. Hiçbir kelime, bir annenin avuçlarının içinde kalan o boşluğu tarif etmeye yetmiyor.
İnsanın zihni böyle bir boşluğu kavrayamıyor. Birkaç saniye önce varlığından bedeniyle emin olduğu birinin, bir anda yalnızca yokluğuyla sizi kuşatması… Deniz aynı deniz, gökyüzü aynı gökyüzü, dünya dönmeye devam ediyor fakat sizin için zaman, o elin avucunuzdan kaydığı anda duruyor.
***
Bazı ölümlerin karşısında kader kelimesine sığınmak öyle kolay değildir. Bunlar, ihmalin, kayıtsızlığın, ertelenmiş sorumlulukların içinden doğru yükselir zira.
Önlenebilecek bir ölümün ardından “kader” demenin bazen acıyı açıklamaktan çok, sorumluluğu örtmeye yaradığını biliyoruz hepimiz.
Bir gemi sefere çıkmadan önce aslında onlarca insanın kararından geçmiştir. Mühendis bakmıştır, denetçi kontrol etmiştir, yetkili izin vermiştir, işletmeci maliyet hesabını yapmıştır Kimi gördüğü kusuru, eksikliği önemsemiş kimiyse görmezden gelmiştir.
Bir başkası da çıkıp “Şimdilik idare eder,” demiştir.
İnsan hayatı işte böyle böyle ucuzlar, bir anda değil. Bir çocuğun denize düşüp kaybolduğu saniyede hiç değil. Çok daha önce; henüz hiçbir şey olmamışken, herkes evine sağ salim dönmüşken, kusurlar görülüp geçilmiş, riskler ertelenmiş, “şimdiye kadar bir şey olmadı” denmişken ucuzlamaya başlar.
Bir toplumda insan hayatının değeri, ölümden sonra söylenen birkaç afilli sözle anlaşılmaz. Asıl ölçü şudur: Henüz kimse ölmemişken, bir insanın ölmemesi için ne kadar emek veriyor, ne kadar zahmete katlanıyoruz?
***
Bu coğrafyada insanın ve kurumların çok tehlikeli bir yanı var. Bir yanlış, ilk seferinde felakete yol açmadığında ona alışmaya başlıyorlar.
Yangın merdiveni yoktur ama yıllarca yangın çıkmaz. Makinenin bakımı gecikir ama çalışmaya devam eder. İşçi emniyet kemeri takmadan yüz kere çalışır ve düşmez. Bir binanın kusuru bilinir ama bina şimdilik ayaktadır. Bir gemideki eksik ertelenmiştir ama sefer tamamlanır.
Her sağ salim dönüş, aslında yanlış olan bir davranışa biraz daha cesaret verir.
“Bak, yine bir şey olmadı.”
Bu cümle bir süre sonra tedbirsizliğin mazeretine dönüşür.
Sosyolog Diane Vaughan, Challenger uzay mekiği faciasını incelerken buna “sapmanın normalleşmesi” adını vermişti. Kurallar bir sabah topluca terk edilmez. Sınırlar azar azar esner. Önce istisna olan şey, tekrarlandıkça olağan hale gelir. Tehlike ortadan kalkmaz; yalnızca ona karşı duyarlılığımız körelir.
“Bir şey olmadığı” her gün, yanlış yaptığımız halde doğru yaptığımıza biraz daha inanırız. Ta ki bir gün gerçekten bir şey olana kadar. Sonra bir de kalkıp şaşırırız.
“Bu nasıl oldu?”
Oysa çoğu zaman asıl soru “Bu nasıl oldu?” değildir.
Asıl soru şudur: Bunun olabileceğini kaç kez gördük de yine de hiçbir şey yapmadık?
***
Bazı ölümlere “kaza” deyip geçmek insanın içine sinmiyor. Çünkü kaza, içinde biraz beklenmedik olanı taşır. Halbuki kimi felaketler, yıllarca biriken ihmallerin sonunda yalnızca sırasını bekler!
Kartalkaya’da daha dün 78 insan can vermişti…
Otelde yangın önlemleri eksiktir, şantiyede güvenlik tedbirleri savsaklanır, madende uyarılar dikkate alınmaz, aracın bakımı ertelenir, binadaki kusur bilinir ama üstü örtülür, fabrikada arızalı düzenekle çalışmaya devam edilir, gemide eksik görüldüğü halde sefer aksatılmasın diye risk alınır…
Bazen de Diyarbakır’da olduğu gibi, üçüncü kattan aşağıya düşünmeden atılan bir nargile közü yerdeki kartonları tutuşturur; birkaç saniyelik sorumsuzluk, 13 katlı bir binayı çatıya kadar alevlerin içinde bırakır.
Mekan değişir, ölenlerin ismi değişir fakat hikayenin özü pek değişmez. Biz buna halk arasında çok yalın bir sözle “pisi pisine ölmek” diyoruz.
Bu söz canımızı yakar yakmasına. Çünkü insan ölümün kaçınılmazlığına bir ölçüde boyun eğebilir. Ama önlenebilecek bir ölümün önlenmemiş olmasını kolay kolay kabullenemez. Zira orada yalnızca ölüm yoktur. Yanlış bir karar vardır, berbat bir karar. Ertelenmiş bir bakım, savsaklanmış bir denetim, görmezden gelinmiş bir uyarı, “şimdilik böyle gitsin” denmiş bir an vardır.
İnsan hayatı çoğu zaman büyük laflarla değil, işte bu küçük öncelik sıralamalarında değer kaybeder. Bir bakımı ertelediğinizde yalnızca masraftan kaçmazsınız; riski bir başkasının üzerine bırakırsınız. Bir denetimi geçiştirdiğinizde yalnızca işinizi kolaylaştırmazsınız; hiç tanımadığınız bir insanın hayatı adına karar vermiş olursunuz. Belki medeniyet biraz da kendi hayatınız kadar, hiç tanımadığınız bir insanın hayatını da ciddiye alabildiğiniz yerde başlar.
Denetim dediğimiz şey aslında yalnızca evrak, mühür, imza değildir. Toplumun birbirini tanımayan insanlara verdiği bir güvencedir. Ben bindiğim geminin gövdesini inceleyemem. Kaldığım otelin yangın tesisatını test edemem. Çocuğumu gönderdiğim okulun bütün kolonlarını, bindiğim asansörün halatlarını, çalıştığım binanın elektrik tesisatını kontrol edemem. Bunların güvenli olduğunu varsayarım.
Modern hayat biraz da bu görünmez güven üzerine kuruludur. Devletin, kurumların, mesleklerin temel sorumluluğu da zaten burada başlar: İnsanların tek tek denetleyemeyeceği riskleri onlar adına denetlemek.
***
Bu tür felaketlerden sonra tuhaf bir şey oluyor. Ortada büyük bir yıkım var ama sorumluluk parçalandıkça görünmez hale geliyor.
Biri “benim yetkim değildi” diyor, öteki “rapor bize gelmedi”, bir başkası “prosedür uygulandı” diye kendini savunuyor. Herkes kendi payını küçültmeye çalışırken, bütün resim ortada sahipsiz kalıyor. Neticede herkes “biraz” sorumlu olduğu için, sanki hiç kimse gerçekten sorumlu değilmiş gibi bir hava doğuyor.
İşte insan hayatını asıl ucuzlatan şeylerden biri de bu. Cezasızlık yalnız geçmişteki ölümü adaletsiz bırakmaz; gelecekteki ölümün de şartlarını hazırlar, yaşanacak ihmallere cesaret verir. Bir toplumda kurala uymamanın somut bir bedeli yoksa, bir süre sonra kural yalnızca iyi niyetli insanların uymaya devam ettiği bir ayrıntıya dönüşür. O noktadan sonra güvenlik, sistemin değil, ancak vicdan sahibi birkaç insanın omzuna kalacaktır.
***
8 ölü… 20 kayıp… 78 can… 301 madenci.
Rakam büyüdükçe, tuhaf biçimde insan küçülüyor. Oysa her sayı, kendi başına bir hayat.
Birinin eve dönmesini bekleyen annesi vardır. Birinin çocuğu. Birinin yarım kalmış planı, kapısının arkasında asılı ceketi, masasında bıraktığı bardağı, ertesi sabah yapmayı düşündüğü sıradan bir işi vardır.
Bütün o raporların, izinlerin, denetimlerin, mevzuatın, ihmallerin sonunda yine insan var. Bir anne, bir çocuk, bir el…
Devlet dediğimiz şey, kurum dediğimiz şey, denetim dediğimiz şey aslında tam da o el boş kalmasın diye vardır. İnsan hayatını değerli kılmak için. Hayatı tesadüflere bırakmamak için.
Masrafı, kolaycılığı, hızı, bürokratik konforu insan hayatının önüne koymamaktır mesele.
Felaket olduktan sonra üzülmek değil; henüz ortada yas tutulacak kimse yokken sorumluluk almaktır.
Çünkü sorumluluğun geciktiği yerde;
Gerisi hep yas…
***
Bu satırları Kıbrıs’taki gemi faciasının ardından yazarken, Marmara’dan bir başka haber geldi. Silivri açıklarında iki gemi çarpıştı. Tuğberk İmamoğlu adlı kuru yük gemisi 11 dakika içinde Marmara’nın karanlık sularına gömüldü. Gemideki 10 denizciye henüz ulaşılamadı.
İki kaptanın çarpışmadan önce konuştuğu kesin. Ses kayıtları da bunu doğruluyor. Batan geminin kaptanı karşı gemiyi üstüme geliyorsun diye uyarıyor defalarca…
Çarpışmanın nasıl gerçekleştiğine dair tüm detayları soruşturma ortaya çıkaracak. Radar kayıtları, rotalar, telsiz konuşmaları incelenecek; kusurun kimde, ne ölçüde olduğu belirlenecek. Fakat insanın zihnine takılan asıl mesele çarpışmadan sonra başlıyor.
İnsan yanlış hesap yapabilir. Geç görebilir, yanlış manevra verebilir, bir anlık muhakeme hatasıyla telafisi mümkün olmayan bir sonuca yol açabilir. İnsan hatası, en gelişmiş sistemlerin bile bütünüyle ortadan kaldıramadığı bir ihtimaldir.
Ama hata gerçekleştiği anda insanın önüne ikinci bir sınav çıkar. Artık yaptığınız şeyin sonucunu biliyorsunuzdur. Karşınızdaki gemi ağır hasar almış, gecenin ortasında Marmara’nın karanlığında insanlar ölümle karşı karşıya kalmıştır. O andan sonra mesele başka bir insanın hayatının sizin için ne ifade ettiğidir.
Resmi kayıtlara göre olayın Gemi Trafik Hizmetleri’ne bildirilmesiyle çarpışma arasında yaklaşık 26 dakika var. Çarpan gemi çarpışmanın ardından yoluna devam ediyor. Bu sürede tam olarak ne yaşandığını, karşı geminin hangi koşullarda hareket ettiğini soruşturma gösterecek. Tuğberk İmamoğlu’nun çok kısa sürede batması, batmakta olan o büyüklükteki bir geminin diğer gemi için yaratabileceği teknik tehlikeler, emniyet mesafesi alma gereği… Bunların hepsi soruşturmanın aydınlatacağı meseleler.
Ancak ne olursa olsun bir kazaya sebep olmakla, sebep olduğunuz felaketin karşısında nasıl davrandığınız aynı ahlaki kategoriye ait değildir. İlki bir hata olabilir. İkincisi ise bir tercihtir.
Ahlak, insanın hiç hata yapmaması değildir zaten; yaptığınız hatanın karşısında durabilmek; sonucundan kaçmamak ve tehlikeye attığınız insan hayatını, o andan itibaren kendi meseleniz sayabilmektir.
Hukuk bunun sınırlarını maddelerle çizer, vicdanın söylediği ise çok daha yalındır: Karşınızda bir insan ölümle mücadele ediyorsa, onu denizin derinliklerine yollayıp yolunuza devam edemezsiniz!
Öyle ki deniz hukuku bunu vicdana bile bırakmamış. Bir çarpışmanın ardından, kendi gemisini ve mürettebatını ciddi bir tehlikeye atmamak kaydıyla, kaptana diğer gemiye ve içindeki insanlara yardım etme yükümlülüğü getiriyor.
Denizcilik hukukunun bir asrı aşan bu kuralını gündelik dile çevirirsek özü çok basit: Denizde insan bırakılmaz.
Belki karada da unuttuğumuz tam olarak budur; insan bırakılmaz. Bir enkazın altında, bir maden ocağında, yanan bir otelde, batan bir gemide; bir prosedürün, bir maliyet hesabının, bir başkasının ihmalkarlığının insafına insan bırakılmaz.
Bazen kazayı engelleyemeyebilirsiniz fakat kazadan sonra nasıl davrandığınız, kazadan çok daha fazlasını anlatır. Yetkinliğinizi değil yalnızca, insanlığınızı da.
Sadık ÇELİK
[email protected]