İstanbul
Açık
23°
Adana
Adıyaman
Afyonkarahisar
Ağrı
Amasya
Ankara
Antalya
Artvin
Aydın
Balıkesir
Bilecik
Bingöl
Bitlis
Bolu
Burdur
Bursa
Çanakkale
Çankırı
Çorum
Denizli
Diyarbakır
Edirne
Elazığ
Erzincan
Erzurum
Eskişehir
Gaziantep
Giresun
Gümüşhane
Hakkari
Hatay
Isparta
Mersin
İstanbul
İzmir
Kars
Kastamonu
Kayseri
Kırklareli
Kırşehir
Kocaeli
Konya
Kütahya
Malatya
Manisa
Kahramanmaraş
Mardin
Muğla
Muş
Nevşehir
Niğde
Ordu
Rize
Sakarya
Samsun
Siirt
Sinop
Sivas
Tekirdağ
Tokat
Trabzon
Tunceli
Şanlıurfa
Uşak
Van
Yozgat
Zonguldak
Aksaray
Bayburt
Karaman
Kırıkkale
Batman
Şırnak
Bartın
Ardahan
Iğdır
Yalova
Karabük
Kilis
Osmaniye
Düzce
46,6600 %0.12
53,1528 %0.09
6.130,13 % 1,67
59.934,24 %-0.309

Bugünün Zorbası Yarının Yöneticisi Olabilir mi?

YAYINLAMA: | GÜNCELLEME:
Bugünün Zorbası Yarının Yöneticisi Olabilir mi?

Üzeri başarıyla örtülen zorbalıklar üzerine...

Son yıllarda eğitimci olarak dikkatimi çeken bir durum var. Zorbalık davranışları gösteren bazı çocukların aileleri, bu davranışların üzerine gitmek yerine çocuklarının akademik veya bireysel becerilerine daha fazla yatırım yapıyor.

Üstelik öğretmenin de öncelikli görevi buymuş gibi üstünlük kuran buyurgan bir dille sınıfın programını kendi çocuğuna göre uyarlama: özel ilgi, özel ders talebinde bulunuluyor.

Bir yandan ileri matematik, yabancı dil, satranç, yüzme, bale, kodlama, spor veya sanat eğitimi talepleri... Diğer yandan öğrencinin arkadaşına zarar veren, küçümseyen, ezen, dışlayan, korkutan, aşağılayan, baskı kuran ve sınır ihlali davranışları...

Sanki eksik olan bu nokta, başarılarla kapatılmaya çalışılıyor. Oysa eğitim, eksileri görmezden gelip var olanı çoğaltmak değildir. Bir binanın temeli çatlaksa üzerine kaç kat çıktığınızın önemi yoktur. Hatta yükseldikçe risk artar.

Çocuk Yetiştirirken Neyi Ödüllendiriyoruz?

Bugün birçok ebeveyn çocuğunun ne kadar hızlı sayabildiğini, kaç yaşında okumaya geçtiğini veya hangi beceride akranlarının önüne geçtiğini konuşuyor. Fakat aynı hassasiyeti çocuğun arkadaşlarıyla kurduğu ilişkiler üzerine göremiyoruz.

Bir çocuğun oyuncağını zorla elinden alması, arkadaşını aşağılaması, korkutması, sürekli hükmetmeye çalışması ya da yaptığı davranıştan sonra pişmanlık duymaması bazen velileri tarafından geçiştiriliyor.

Halbuki okul öncesi dönem tam da bu davranışların şekillendiği dönemdir.

Biz eğitimciler için mesele sadece bir çocuğun sayıları öğrenmesi değildir. Sırasını bekleyebilmesi, hayır cevabını kabul edebilmesi, empati kurabilmesi, öfkesini yönetebilmesi ve karşısındaki insanın da kendisi kadar değerli olduğunu fark edebilmesi en az akademik gelişimi kadar önemlidir.

Çünkü başarı ile ahlak aynı şey değildir.

Zekâ ile merhamet aynı şey değildir.

Yüksek performans ile yüksek karakter aynı şey değildir.

Toplumda sıkça yapılan hatalardan biri, başarılı insanın aynı zamanda iyi insan olduğunu varsaymaktır.

Oysa tarih bunun tersine örneklerle doludur. Maalesef insan bazen sahip olduğu yetenekleri başkalarına fayda sağlamak için değil, onlar üzerinde güç kurmak için de kullanabilir.

Bu yüzden çocuk eğitiminde asıl soru “Çocuğum ne kadar başarılı olacak,” değildir. “Çocuğum sahip olduğu gücü nasıl kullanacak,” sorusudur.

Başarı, Davranış Sorunlarını Örter mi?

Çocukken sürekli haklı çıkarılan, sınır koyulmayan, zorbalığı görmezden gelinen ve her durumda korunan bireyler, yetişkin olduklarında da benzer davranış örüntülerini sürdürebilirler.

Sürekli pekiştirilen, sınırlandırılmayan ve görmezden gelinen davranışların kalıcı tutumlara dönüşme riski vardır. Bu nedenle eğitimde temel öncelik, olumlu becerileri artırırken olumsuz davranışları ihmal etmemektir.

Aksi durumda bugünün zorba davranışlar sergileyen çocukları yarın iş hayatında çalışanlarını ezen bir yönetici, makamını baskı aracı olarak kullanan bir idareci, gücü eline geçirdiğinde karşısındakini değersizleştiren bir lider olarak karşımıza çıkabilir.

Sonuçta alt edemediği çalışana asılsız mesnetsiz suçlamalarla iftira atan bazı yetersiz yöneticiler bir günde iftiracı olmadı. Dünlerde o yöneticiye göz yumuldu. İftirası, çocuk cesareti kırılmasın, özgüveni zedelenmesin denilerek hafife alındı ve üstü kapatıldı.

Örneğin formasyonu bile olmayan, zihni bulanık, iki yüzlü bakış açısıyla ve davranışlarla hareket eden müdürlüğü bile sorgulanan biri yönetici de kendi yetersizliğini bir makamın arkasına bir günde saklamadı.

Oysa öğrencilerinin sevgisini, güvenini kazanmış donanımlı bir öğretmeni zorbalıkla yıldırmaya, onu itibarsızlaştırmaya çalışanlar daha kaçlar kaçlar var. Ancak bilinmeli ki gerçek sevgiyle kurulan bağ hiçbir makama ve hiçbir baskıya yenilmez.

Çünkü içtenlik kalıcıdır.

Bir öğretmeni görev yerinden uzaklaştırabilirsiniz. Hakkında asılsız iddialar ortaya atabilirsiniz. Onu yıldırmaya, yıpratmaya, yalnızlaştırmaya çalışabilirsiniz. Yetkinizi kullanarak bulunduğu kurumu terk etmesine neden olabilirsiniz. Fakat öğrencilerinin kalbinde bıraktığı izi silemezsiniz.

Tuttuğu eli, kazandırdığı özgüveni, öğrencinin hayatına dokunan o küçük ama belirleyici anları, yıllar sonra bile hatırlanacak desteğini ortadan kaldıramazsınız. Sevgiyle yapılan iş, samimiyetle verilen emek ve insanın insanda bıraktığı müthiş iz daima hayatta kalır.

Ondan kurtulamazsınız.

Onun kıyafetlerini de giyseniz renklerini de giyseniz... Tavırlarını kendinize maske edinip takınsanız da kurtulamazsınız. Çocuklar o ikiliği görür, hisseder. Daha önce de hissettikleri gibi.

Çünkü korkuyla kurulan otorite unutulur, baskıyla elde edilen güç tükenir; ama güven veren, değer hissettiren, içtenlikle çalışan insanların bıraktığı etki yaşamaya devam eder. Onlar can suyu gibidir. Bu yüzden bir öğretmeni ait olduğu, hakkı olan yerden gönderebilirsiniz fakat onun geride bıraktığı emekten, sevgiden ve saygıdan kurtulamazsınız.

Çünkü içtenlik kalıcıdır.

Son dönemde kamuoyuna yansıyan bazı olaylar da bize bunu düşündürüyor. Örneğin öğretmen Irmak Ayşe Koparan’ın yaşadığı tutanağa dahi yansıyan dün ihmal edilen bugün ise basına yansıyan okul müdürünün tutumları...

Bu talihsiz duruma yalnızca yetişkinler arasındaki bir çatışma olarak bakılmamalıdır. Gücün, makamın veya otoritenin karşısındaki insanı ezme hakkı verdiğine inanan her yerde aynı zihniyetle karşılaşırız.

Çünkü mesele yalnızca bireyler değildir. Mesele, gücün sorumlulukla mı yoksa tahakkümle mi kullanılacağıdır. Ve bu sorunun cevabı çoğu zaman yetişkinlikte değil, çocukluk yıllarında şekillenmeye başlar.

Çocuğunuzun Matematiği İleri Olabilir, Peki Vicdanı Ne Durumda?

Evet, sorun çoğu zaman o gün ortaya çıkmaz; yıllar önce görmezden gelinen davranışlarla büyür. Bir çocuğun matematikte ileri olması elbette iyidir. Üç dil bilmesi de iyidir. İyi yüzücü olması da güzeldir ama bütün bunlardan önce öğrenmesi gereken bir şey vardır:

Elindeki gücü iyi kullanabilmek.

Çünkü toplumları ayakta tutan şey, üstün yetenekli insanlar değil; gücünü vicdanla kuran insanlardır. Eğitimin amacı yalnızca başarılı çocuklar yetiştirmek değildir. Başarılı olduğunda da insan kalabilen çocuklar yetiştirmektir.

Okul öncesi dönem yalnızca bilişsel becerilerin değil; aynı zamanda öz denetim, empati, dürtü kontrolü, duygu düzenleme ve sosyal sorumluluk becerilerinin temellerinin atıldığı kritik bir gelişim evresidir.

Bu dönemde ortaya çıkan zorbalık davranışlarının “çocukluk davranışı” olarak görülüp önemsizleştirilmesi, uzun vadede daha karmaşık sosyal uyum problemlerinin oluşmasına zemin hazırlayabilmektedir.

Araştırmalar, erken dönemde müdahale edilmeyen saldırganlık ve baskınlık eğilimlerinin ilerleyen yaşlarda kişilerarası ilişkilerde, çalışma hayatında ve liderlik rollerinde problemli örüntüler şeklinde ortaya çıkabileceğini göstermektedir.

Elbette her zorbalık davranışı gösteren çocuk ileride kötü bir yönetici ya da otoriter bir yetişkin olmayacaktır. Ancak çocuklukta sürekli pekiştirilen, sınırlandırılmayan veya görmezden gelinen davranışların zamanla kalıcı tutumlara dönüşme riski bulunmaktadır.

Bu nedenle eğitimde temel öncelik, olumlu becerileri artırırken olumsuz davranışları ihmal etmemektir. Başka bir ifadeyle, problemli davranışların üzerine yeni başarılar inşa etmek, davranışın kendisini ortadan kaldırmaz.

Sosyal-duygusal gelişimdeki eksiklikler, akademik başarılarla telafi edilebilen alanlar değildir.

Toplumsal düzeyde yaşanan birçok yönetim ve liderlik sorununun kökeninde de benzer bir yaklaşımın izleri görülebilmektedir. Kamuoyuna yansıyan bazı olaylarda otorite konumundaki bireylerin güçlerini yapıcı biçimde kullanmak yerine baskı ve yıldırma aracı olarak kullanmaları dikkat çekmektedir.

Örneğin televizyon ekranında öğretmen Irmak Ayşe Koparan’ın ailesi ve okul müdürü Melahat İleri’nin babasının konuşmalarına şahit oluyoruz. Aile, evlatlarının acısını yaşarken ve tutanaklarda diğer öğretmenlerin imzalarını dile getirirken okul müdürü Melahat İleri’nin babası “Kızınıza sahip çıksaydınız” ifadesini kullanıyor.

Bir anlık insanlığınızı sorguluyorsunuz. Zihniniz ve kalbiniz bunun gerçek olduğuna inanamıyor. Aile, kızlarının hayattan kopmasının acısını yaşarken bu söylemler üzerine suçlanıyor ve kendilerini sorgulamak zorunda bırakılıyor.

Üstelik görevi başında olan bir öğretmen için söylüyor bu sözleri: “Kızınıza sahip çıksaydınız.” Bunların yanında Irmak öğretmenin mahrem bilgilerini dile getiriyor. Psikolojisini öne sürüyor. Şahit olan öğretmenlerin gazladığını ve daha başka sözler...

Yaslı aileye saygının, anlayışın çok görülmemesi gereken bu dönemde suçlayıcı, baskıcı ve anlayışsız bir dil kullanıldığına şahit oluyoruz. Üzülerek.

Mobbing ve zorbalık iddialarının üzerine giden aile, okul müdürünün babasının bu dili karşısında ne düşünüyor bilemem ama ben merhametin, vicdanın da kökeni olduğunu düşünüyorum. Nefes aldığımız büyüdüğümüz evlerden bize bulaşan şeyler var.

Keşke o şey “merhamet” olsaydı.

Bu evlerde çocuk eğitiminde başarı kavramını yeniden düşünmeye ihtiyaç var. Başarıyı yalnızca akademik performans, yarışma dereceleri veya bilişsel üstünlük üzerinden tanımlamak eksik bir yaklaşım olur.

Gerçek eğitim başarısı; bilişsel, sosyal, duygusal ve ahlaki gelişim alanlarının dengeli biçimde desteklenmesiyle mümkündür. Bir çocuğun matematikte ileri düzeyde olması önemlidir. Ancak bir arkadaşının hakkını gözetebilmesi de en az bunun kadar önemlidir.

Bir çocuğun birden fazla dil öğrenmesi değerlidir. Ancak öfkesini yönetebilmesi ve empati kurabilmesi de aynı derecede değerlidir. Çünkü toplumların ihtiyaç duyduğu şey yalnızca yüksek performans gösteren bireyler değil; sahip oldukları bilgi ve gücü toplumsal yarar doğrultusunda kullanabilen bireylerdir.

Çocuğunuzu matematikte dahi yapabiliriz, üç dil öğretebiliriz, birçok beceri kazandırabiliriz. Ama arkadaşına zarar vermeyi, zorbalığı, saygısızlığı görmezden geliyorsak temel meseleyi kaçırıyoruz.

Eğitim sadece yetenek geliştirmek değildir; karakter inşa etmektir. Çocuklar bugün okula sokağa parka öğrendiklerini götürdüğü gibi geleceğe de ancak evindekileri götürebilir.

Yorumlar
Yorum yazma kurallarını okumuş ve kabul etmiş sayılırsınız