Tanrı’nın elinden Tanrı’nın ayağına İngiltere–Arjantin rekabetinin bir asırlık hikâyesi ve vaftiz çocuk
Arjantin denince akla ilk gelen İspanyol sömürgeciliği olsa da, bu toprakların kaderini asıl şekillendiren güç, gayri resmi bir imparatorluk kuran Britanya’ydı. 1825’te bağımsızlığı tanınsa da, Arjantin ekonomisi İngiliz sanayicilerin elinde, onların Hindistan’a yaptığından bile büyük yatırımlarla şekilleniyordu. Ham madde zengini bu ülke, İngiliz sermayesiyle dünyanın en büyük beş ihracatçısından biri olurken, on binlerce Britanyalı da yeni bir hayat kurmak için Atlas Okyanusu’nu aşıyordu. Bu göçmenler, valizlerinde Arjantin’in alın yazısını değiştirecek bir tutkuyu da getirmişti: Futbol.
Ülkede bilinen ilk maç, 1867’de İngiliz demiryolu işçilerinin renkli şapkalarıyla sahaya çıkmasıyla oynandı. Ancak asıl devrimi, sporun eğitimin ruhu olduğuna inanan İskoç öğretmen Alexander Watson Hutton başlattı. 1882’de Buenos Aires’e göç eden Hutton, İskoç okullarında futbolu aşılarken, Quilmes ve Rosario Central gibi kulüpler İngilizler tarafından birer birer kuruluyordu. Buraya ince bir parantez açmak gerek: Hikâyenin izi sürüldüğünde, farklı sebeplerle de olsa benzer bir başlangıcın bu topraklarda da yaşandığını görürüz. Daha Cumhuriyet kurulmamışken, Kadıköy’de top oynayan bir grup gencin kurduğu takımın adının Black Stockings, yani Siyah Çoraplılar olması (Hatta birçok tarihçi tarafından Fenerbahçe’nin öncülü olarak kabul edilir), futbolun küresel bir tutku olarak nasıl benzer köklerden filizlendiğinin zarif bir kanıtıdır. Futbol her iki ülkede de yabancıların getirdiği bir oyun olarak doğmuş, zaman içerisinde yerli halkın en güçlü kimlik unsurlarından birine dönüşmüştür.
1893’te Arjantin Futbol Federasyonu’nu kuran Hutton’ın açtığı yolda, ligdeki oyuncular, takımlar ve hakemler tamamen Ada kökenliydi. Bu tekel, Southampton ve Nottingham Forest gibi takımların Güney Amerika turlarıyla kırıldı. Arjantin halkı bu maçlara büyük bir coşkuyla sahip çıkarak futbolu İngiliz azınlığın elinden aldı. Hatta 1924’te Boca Juniors ile Plymouth Argyle arasındaki maçta, sahaya akın eden taraftarların oyuncuları omuzlamasıyla maç yarım saat durmuş, maçın sonunda can güvenliğinden endişe eden İngiliz oyuncu penaltıyı bilerek kaçırmıştı.
İngilizlerin aşıladığı fiziksel oyun, yerini Güney Amerika’nın kıvrak zekâsına ve tekniğine bırakıyor; Boca Juniors, River Plate gibi İngilizce isimlere rağmen kulüpler, artık gerçek anlamda Arjantinlileşiyordu. Bizde ise bu durum farklı bir rekabet doğurmuş, İstanbul’un işgal yıllarında Fenerbahçe, İngiliz ve Fransız takımlarına karşı ezici bir üstünlük kurarak bağımsızlık ruhunu yeşil sahada ilan etmişti.
1920’lerin sonunda Arjantin takımları taktiksel üstünlükleriyle İngilizleri şaşırtırken, 1953’te İngiltere’yi Buenos Aires’te 3-1 yenen milli takım için Başkan Juan Perón’un “Demiryollarını nasıl millileştirdiysek şimdi de futbola aynısını yaptık” demesi, bu dönüşümün siyasi manifestosuydu.
Ne var ki asıl kırılma, 1966 Dünya Kupası’nda yaşanan ve Arjantin’de “Asrın Soygunu” olarak anılan çeyrek finalle başladı. Kaptan Rattín’in “bakışı” yüzünden oyundan atılması ve İngiliz teknik direktör Alf Ramsey’in Arjantinli oyunculara “hayvanlar” demesiyle iyice gerilen ilişkiler, 1982’de kıyametin kopmasına gebeydi.

Arjantin’e 500, İngiltere’ye 15 bin kilometre uzaklıktaki Falkland (Malvinas) Adaları’nda patlak veren savaş, hem cunta yönetimindeki Arjantin hem de Thatcher’ın Britanya’sı için bir milli konsolidasyon aracıydı. İngiltere’nin 649 Arjantinli askerin ölümüyle sonuçlanan zaferi, Arjantin’in ruhunda İngilizlere karşı sönmeyecek bir intikam ateşi yaktı. Ve bu ateş, dört yıl sonra Meksika’daki Dünya Kupası’nda, futbol tarihinin en politik ve en kişisel hesaplaşmasında alevlenecekti.
22 Haziran 1986. Azteca Stadı.
Diego Armando Maradona, sadece 1.65’lik boyuyla yükseldi ve topu eliyle ağlara yolladı.
Hakem golü verdi.
İngilizler çıldırdı.
Maradona, dört dakika sonra ise ayağının başka bir gezegenden gelen sihriyle yarım sahada beş İngiliz oyuncuyu ve kaleci Shilton’ı çalımlayarak tarihin en güzel golünü attı.
“Biraz kafasıyla, biraz da Tanrı’nın eliyle” attığı o ilk gol için Maradona’nın yıllar sonra yaptığı açıklama, meselenin bir maçtan çok daha fazlası olduğunu haykırıyordu:
“Orada birçok Arjantinli çocuğu küçük kuşlar gibi öldürdüklerini biliyorduk. Bu bizim intikamımızdı, Malvinas’ın bir kısmını geri almaktı.”
O gün Tanrı’nın eli, bir ulusun yaralarını sararken, Maradona’yı ölümsüz bir ikona dönüştürdü.
Yıllar aktı, rekabet 1998’de Beckham’ın kırmızı kartına, 2002’de İngiliz taraftarların Falkland tezahüratlarına sahne oldu.
Ve geldik 2026’ya. Kariyerinin son demlerindeki Lionel Messi önderliğindeki Arjantin, yarı finalde İngiltere ile karşılaştığında, tarihin hayaletleri yine sahada dolaşıyordu.
İngiltere öne geçtiğinde, “acaba” dedirten anlar yaşanırken bu kez sahneye Tanrı’nın ayağı çıktı.

Messi, önce sol ayağıyla, sonra sağ ayağıyla yaptığı iki asistle 7 dakikada maçı çevirdi ve Tangocuları finale taşıdı.
Maradona’nın mirasını sırtlayan bir başka ilah, kaderi yazmaya devam ediyordu.
Şimdi ise kader final için çok daha şiirsel bir sahne hazırlamış olabilir.
Pazar günü sahada karşı karşıya gelecek iki isim: Sekiz Ballon d’Or’lu Messi ve onun tahtının en büyük varisi olarak gösterilen, Barcelona’nın yeni 10 numarası Lamine Yamal.
Aralarındaki bağ ise sadece bir formanın ötesine geçiyor.
2007 yılının Aralık ayında, henüz yolun başındaki utangaç Messi, UNICEF yararına düzenlenen bir yardım takvimi için poz verirken karşısına beş aylık bir bebek çıkarılmıştı.
Fotoğrafçı Joan Monfort’un “kan ter içinde” çektiği o karede, genç Messi içi su dolu plastik bir küvetin içinde, kucağında minicik bir bebek olan Yamal’ı tutuyor, annesinin yardımıyla onu yıkıyordu. Messi’nin şefkatle bir bebeği yıkadığı o an, adeta bir vaftizdi. O zamanlar kimsenin hayal bile edemeyeceği bu tesadüf, yıllar sonra Yamal’ın babasının fotoğrafı paylaşmasıyla gün yüzüne çıktı.
Şimdi o bebek, dünyanın en büyük yıldızlarından biri olarak, onu yıkayan adamın karşısına Dünya Kupası Finali’nde çıkıyor.
Piyangoyu kazanmaktan bile daha düşük bir ihtimalin eseri olan bu buluşma, futbolun yalnızca bir oyun olmadığını, zamanı ve mekânı büken şiirsel bir kaderin parçası olduğunu bir kez daha gösteriyor.
Messi’nin o gün ellerinin arasında tuttuğu, sadece bir bebek değil, belki de kendi efsanesine rakip olarak doğmuş bir gelecekti.
Tanrı’nın eliyle başlayan hikâye, şimdi Tanrı’nın ayağıyla devam ederken, belki de o finalde vaftiz edilen bir yıldızın zaferine tanıklık edeceğiz.

İster kader deyin, ister ilahi bir tesadüf…
Ama futbolun böylesine şaşırtıcı hikayeler yazmayı sevdiği kesin.
Belki de asıl soru şudur:
Messi, yıllar önce Lamine Yamal’ı sadece yıkadı mı, yoksa istemeden de olsa futbolun yeni kralını mı vaftiz etti?