Nazım Hikmet, tahliyeden sonra nasıl askere alınmak istendi?
13 yıllık mapusluk, deliksiz 10 yıl Bursa Hapishanesi ardından oğluna hamile olan Münevver’le birlikte yeni bir hayat kurmak üzeredir Nazım... Gerisine Vala Nureddin’in “Bu Dünyadan Nazım Geçti” eserinden bakalım.
XXX
“Kiralar pahalı geldi. Açlık grevi sırasında onca fedakarlıklara katlanmış anacığının Cevizlik’teki ahşap evinin bir katına taşınma karraı aldılar Nazım’la Münevver…
Münevver zevkli kadındır; basit eşyalarla, çevrelerle, tablolarla, kilimlerle o harap odaları o harap odaları sevimli hale getiriverdi. Ev işlerini birlikte birlikte görüyorlardı. Münevver hamile olduğundan ezilmeğe gelemezdi. Güç iş ne varsa Nazım yükleniyordu. Münevver de daktilo başında ona yardım ediyordu. Ziyaretlerine gittikçe kendilerini fazla tutmamak zorunda kalıyorduk. Bir kenarda kitap, dergi karıştırıyorduk.

Bir gün bizler yine bu hava içindeyken kapı çalındı. Münevver gitti baktı. Bozguna uğramış, yanımıza döndü. Fakat sesini son derece tatlılaştırarak; ‘Bir polis seninle konuşmak istiyor, Nazım’cığım,’ dedi.
Yüreğimiz burkulup kapıya gittik. Üniformalı, terbiyeli, biraz da mahcup genç bir memur koltuğundaki cüzdanan çıkarılmış bir kağıdı gösterdi:
‘Siz askerliğinizi yapmamışsınız, Nazım Bey. Birlikte şubeye gideceğiz. Belki de derhal sevk ederler. Onun için tedarikli çıkmanızı kardeşane tavsiye ederim.’
Hanımlar arkadan sokulmuş, merdivende konuşulanları dinlemişlerdi. Memuru bekletmediler. Münevver aceleyle bir paket hazırladı, verdi. Nazım da ona 100 lira bıraktı. Sarılıp vedalaştılar. Hesapta bir daha buluşmamak da vardı. (...)
Bana işler havale ediyor. ‘Peki Nazım. Yarın stüdyoya uğrarım, Nazım. Yazılarını götürürüm, Nazım. Telgrafları da çekerim, Nazım.’
‘Siz tabii Münevver’i...’ diyor. Münevver ve doğacak çocuğuyla ilgileneceğimizi söylüyorum. Bari bu yönden aklı arkada kalmasın diye uğraşıyorum.
Sonra bu tepeden inme askere çağrılış konusunu aramıza inceliyoruz. ‘Sen 1918’de, Heybeliada Bahriye Mektebi’ni bitirdin. Askerliğini yaptın yani. Heybeliada mezunu mektep arkadaşlarından senin durumunda beş altı ünlü kişi tanıyoruz ki, hiçbiri er olarak askerlik yapmaya çağrılmadı.’
Kadıköy Askerlik Şubesi’ndeki yüzbaşı da anlayışlı davrandı. Polisi savdı. Öyle ya; madem ki Bahriye’yi bitirmiş... Bir istida yazıp bunları anlatmasını söyleyerek Nazım’ı serbest bıraktı.
Geri dönerken muhakeme yürüttük; şu sonuca vardık:
‘Gaipten bir ihtar bu yani. Şayet siyasi bir faaliyette bulunursan yeni bir mahkumiyet bile gerekmeyecek. Sevkediverecekler vesselam... Gözdağı yani... Aksi takdirde uyur bu iş.’
Nitekim uyudu iş aylarca. Nazım, piyasaya hayli tutulan filmler yaptı (imzasız). Paralar kazandı. Parasını peşin verip mütevazı fakat modern bir zemin katı tuttu Kadıköy’de, Sular İdaresi’nin karşısında. Doğacak çocuk için hazırlıklarını tamamladılar. Nihayet bir gün Memo (Mehmet) özel bir klinikte doğdu. (...) Nazım, ileriki taksitleri peşin peşin vererek türlü ev araçları satın alıyordu (...).

‘Gaz sobası alalım ki gece de yakabilelim. Çocuk üşümesin. Hem bunaltmaz. Ben de odanın bir köşesinde dilediğim kadar çalışırım.’
Göülüyor ki, Türkiye’den çıkıp gitmesi kat’iyen bahis konusu değildi.
Bir öğle üzeriydi. Nazım evime telefon etmiş. ‘Ben yine askere çağrıldım. Gidiyorum. Acele gelin.’
Haberi alıp da evine gittiğimiz zaman, askerlik muayenesinden dönmüştü. Karamsar bir ruhi haletteydi. Yeisle konuşuyordu. Heyetteki dahiliyeci doktor, şairin kalıbına kıyafetine şöyle bir bakmış, muayenesini yapmadan ‘sağlam’ raporu vermiş. Oysa, şimdi hatırlayabildiğime göre, Adli Tıp’ta da, Cerrahpaşa Hastanesi'nde de kalbinden ve karaciğerinden sakatlanmış olduğu tespit edilmişti. Askere alınması caiz olsa bile, sakat ise görevini altı ay yapması gerekirdi. Sağlam raporu üzerine iki yıl askerlik yapacaktı. Zara’ya göndereceklermiş. Selimiye Kışlasında öğrendiği bunlardı. Bir haftalık izin koparabilmişti. Ve kulağına, doğru yanlış birçok şeyler fısıldamışlardı.

Hülasa tedirgindi. Ve bu muamelenin de ne şekil alacağını, nasıl biteceğini, kendisi hakkında ne karar verileceğini bilmiyordu. Sıhhatin de endişeliydi:
‘İki yıl askerliğe bünyem dayanmaz. Haydi diyelim ki altı ay katlanabileyim...’
Ve gözlerini yaman kasıp dalıyordu.”
×××
Nazım’ın askerlik borcu olmadığına Atatürk’ün yakınındaki kalem erbabı Falih Rıfkı Atay da Müzehher Va-Nu'ya yazdığı mektupta şöyle değinmektedir:
"Nazım'ın Türkiye’den son kaçışı ellisinden sonra askerliği soruşturulmaya başlamasındandır. Askerliğe bir borcu yoktu. Doğuya yollanarak Sabahattin Ali gibi öldürüleceğinden korktu. Yıllarca hapislerde çektiklerinden sonra yeni bir işkenceye uğramak ona herşeyi göze aldırıcı geldi." (Bir Dönemin Tanıklığı, Müzehher Va-Nu, Cem Yayınları, Tarihsiz , 2. Baskı)
×××
İşte Nazım Hikmet’in kötü ihtimalleri göze almaktansa çareyi yurt dışına çıkmakta görmesi daldığı o anlardadır ki, zaten hemen harekete geçmiş ve eniştesi Refik Erduran’la kaçma planını aldığı bir haftalık izin döneminde devreye sokmuştur. Artık geriye doğru sayma vakti gelmiştir.
×××
Şairin "Sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin?" dizesinin kahramanı Abidin Dino'nun özgürlük şerefine verdiği davet günündeki sevinç yalımı yerini karamsarlığa bırakmıştır. Müzehher Va-Nu , o daveti yıllar sonra anılarında şöyle kaydetmiştir:
"Nazım'ın cezaevinden kurtuluşu şerefine bir gece Abidin Dino, Suadiye taraflarında tuttuğu kocaman bir evin bahçesinde bir davet yapmıştı. Çok kalabalıktı Abidin'in dost grubu. Her zaman öyledir ya! Eyüboğlu'ları hatırlıyorum, bizler de vardık. Ruhi hiç yorulmadan uzun bir gece saz çalıp halk türkülerini söyleyerek Nazım'ı ağlatmıştı. Dönüşte de Salacak'a gelinceye kadar yolda hep Ruhi'yi konuşmuştum."(Müzehher Va-Nu, a.g.e.)
Alıntıda sözü edilen ve o davette Nazım'ı türküleri ile ağlatan Ruhi, Ruhi Su'dan başkası değildir.