Meşruiyet
Son günlerde yaşananlar, gençlik yıllarında bolca sarf ettiğim bir dileği bana hatırlattı. “Bir daha dünyaya gelirsem, ABD’nin Ankara Büyükelçisi olmak isterim!”
İçinde yaşadığımız kaos ve kabus senaryolarını kaleme alıp raporlayan bir ABD Büyükelçisi olsanız, herhalde çok eğlenirdiniz. Emekliye ayrıldıktan sonra yazacağınız anılarınız da her halde çok satanlar listesinin başında yer alırdı.
Ancak maalesef Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak yaşıyorsanız aynı eğlenceli ortamı paylaşamıyorsunuz. Çok değil birkaç ay önce Türkiye’deki meşruiyetin Trump’dan geçtiğini ima eden ABD Büyükelçisi Barrack’ın son olarak CHP’yi karıştıran mutlak butlan süreci ve Kılıçdaroğlu hakkında yazdığı raporu çok merak ediyorum. Hani ister istemez 12 Eylül 1980 darbesinin ardından “bizim çocuklar kazandı!” mesajını da hatırlamamak ne mümkün.
Peki eğer senaryo tahmin ettiğimiz gibi Türkiye’nin dışında bir yerlerde çizildiyse olana bitene meşruiyet kazandırır mı? ya da evdeki hesap çarşıya uyar mı?
İlk reaksiyonlardan anladığımız kadarı ile pek öyle gözükmüyor. Muhalefetin giderek daha fazla konsolide olması, Özgür Özel’in liderliğinin daha da perçinlenmesi ilk gözlemler. Doğal olarak yapılan ilk yorumlar bu girişimle CHP’nin bölünme riskinin olduğu ve oyların da bölünerek Cumhur ittifakına yarayacağı doğrultusunda. Ancak kişisel kanaatime göre bu yorumlar fazlası ile TBMM’deki dağılımın esas olduğu bir önceki Türkiye’ye ait. Mevcut koşullarda TBMM çatısı altında kaç milletvekiliniz olduğunun çok fazla önemi yok.
Cumhurbaşkanlığı yarışında yüzde 50+1 esas hedef. Bu koşullarda muhalefetin büyük çoğunlukla konsolide olması kimin işine yarar? Şu anda meçhul.
Özellikle 70’li yılları öğrenci psikolojisi ile yaşamış, ardından o yılların analizleri ile yakından ilgilenmiş olan bendenizin olup bitenden duyduğu en büyük endişe olası provokasyon ihtimalleri. Ne yazık ki ortam bunca gerildiğinde ve siyasette kutuplaşma esas olduğunda, hiç arzulanmayan sonuçlar küçük bir kıvılcım tanesi ile tetiklenebilir. Eğer Türkiye’nin bu hassas dönemden sağduyulu ve esenlik içinde çıkmasını arzu ediyorsak özellikle siyasetçilerimize büyük görev düşüyor.
Yorumlamaktan çok haz duymadığım iç politika ile ilgili bu değerlendirmeleri bir yana bırakıp, dünyada bizi ilgilendiren konulara kısaca göz atarsak.
Son yazdıklarıma göz attığımda ABD Başkanı Trump ile Çin devlet Başkanı Xi’nin temaslarına yer vermişim. Trump’ın Çin ziyaretinin etkileri yeterince anlaşılmadan, yıldırım harekatı ile Rusya devlet Başkanı Putin Xi’nin konuğu oldu. Özellikle Çin ile Rusya arasında mevcut işbirliği anlaşmasının 25inci yılına denk gelen bu ziyaret, adeta ABD’ye karşı bir gövde gösterisi niteliğindeydi. Dünya’nın ABD’nin hegemonyasına bırakılamayacağı mesajının altının çizilmesi, en azından ABD’yi dengeleyici Doğu’daki Kutup’un varlığına işaret ediyordu.
Özellikle Çin’in ABD Başkanına verdikleri hediyelerin Trump uçağa binmeden çöpe atılması karşısında duydukları kızgınlık da satır aralarında okunur mahiyetteydi.Bizi daha da yakından ilgilendiren gelişme ise hemen sınırlarımızın Doğu’sunda ve Güney’inde yaşanmakta olan ABD-İsrail/İran savaşı ile ilgili. Anlaşıldığı kadarı ile Trump bir an önce İran ile bir barış antlaşmasının imzalanmasını arzu ediyor. Buna karşılık İsrail ayak diremeye devam ediyor. Trump’ın amacı belli. Yaklaşan Kasım yenileme seçimlerine kuvvetli girmek istiyor.
Ancak İsrail’in bunca güdümüne girmek, ülkesi içinde Hürmüz krizi nedeniyle artan petrol fiyatlarının yarattığı hoşnutsuzluk, Trump’ın da meşruiyetini sorgular hale getirdi. Savaşın bitmesi ve Hürmüz’ün açılması Trump’ın bir numaralı hedefi.
Ancak Netanyahu için en iyi senaryo, arkasına aldığı ABD gücü ile İran ve Lübnan’daki savaşı sürdürmek. Bu çerçevede neredeyse 10 dakikada bir değişen savaş ve barış haberlerine tanıklık ediyoruz.
Olup bitende bizim rolümüz ne?
Sayın Kılıçdaroğlu’nun bu rolü çok iyi düşünüp anlamasında kendi meşruiyeti açısından yarar var.
Enseyi karartmayacağımız günlerin yakında olması dileği ile herkese iyi bir bayram dilerim…