Van Gölü Canavarı Öldü
Yıllarca Van Gölü canavarı efsanesi konuşuldu bu ülkede. Göle açılan tekneler, bulanık görüntüler, “bir şey gördüm” diyen tanıklar… Belki insanlar gerçekten bir yaratığın peşindeydi ama aranılan bir yaratık mıydı yoksa hep orada olan ama fark edilmeyen bir tehlike miydi? Dip çamurunda, kontrolsüz atıklarda, kıyıya vuran plastiklerde, arıtılmadan göle bırakılan sulardaki tehlike Van Gölü’nün canavarı olabilir mi?
Bizim jenerasyon ve öncekiler 1990 lı yıllarda ortaya atılan Van Gölü Canavarı Hikayesi ile epey bir meşgul olmuştuk gerçekten. Hatta kamuoyuna sunulan bazı video görüntüleri ulusal ve uluslararası epey bir gündem yaratmıştı o görüntüler. İşte o göldeydim geçen hafta.
Van Gölü Havzası Koruma Eylem Planı kapsamında Sıfır Atık Vakfı tarafından düzenlenen inceleme gezisine katıldım. Gölün ortasında bulunan Akdamar Adası’na ulaşmaya çalışırken o pırıl pırıl suyun üzerinde aklımdan geçen ilk şey şuydu; Van Gölü bugün sadece bir çevre meselesi değil; hafıza, kültür, siyaset ve gelecek meselesi haline gelmiş durumda.
Ve açık konuşalım…
Türkiye’de çevre meseleleri çoğu zaman siyaset üstü konuşulamıyor. Ama Van’da duyduğum bazı cümleler dikkat çekiciydi. Sıfır Atık Vakfı Başkanı Samed Ağırbaş’ın şu sözleri örneğin: “Doğa yarın bizden sonrakilerle kalsın istiyorsak gerekirse yasayı değiştireceğiz. Hatta gerekirse hapis cezası gelecek”
Bir başka cümlesi daha vardı Ağırbaş’ın; “Bu siyaset üstü bir meseledir.” Türkiye’de çevre konusunda bu cümleyi yüksek sesle kurabilmek önemli. Ve gerçekten göllerin siyasi görüşü yok. Derelerin partisi yok. İklim krizi sandık sonucuna göre çalışmıyor.
Van Gölü’nde bugün anlatılan tablo büyük bir dönüşüme işaret ediyor. Yetkililerin verdiği bilgiye göre havzada arıtma oranı yüzde 98’e yükselmiş durumda. Günlük 219 bin metreküpü aşan arıtma kapasitesi oluşturuldu. 2 milyon metreküpü aşan dip çamuru temizliği yapıldı. 769 kaçak yapının kaldırıldığı ifade edildi.
Ama bu iş sadece teknik yatırımla olmuyor. Bir noktada toplumun da “dert edinmesi” gerekiyor. Cumhurbaşkanı Başdanışmanı ve eski Van Milletvekili Gülşen Orhan’ın gezi boyunca en dikkat çekici cümlelerinden biri buydu:
“Halk bir şeyi dert etmiyorsa mesafe almak çok zor. Yüzde 70’lik kirletici unsur tamamen bitti. Bitlis tarafında bazı ilçelerde hâlâ devam ediyor.”
Belki de yazının en önemli cümlesi bu. Çünkü çevre felaketleri sadece devlet yatırımıyla çözülmüyor. Bir toplum, yaşadığı suyu kendi kimliğinin parçası olarak görmüyorsa, en modern arıtma tesisi bile bir yere kadar etkili olabiliyor.
Bu yüzden Van’daki hikâyeyi iki kadının duyarlılığı üzerinden okumak mümkün. Bir tarafta Emine Erdoğan’ın 2020 yılında himaye ettiği Van Gölü Havzası Koruma Eylem Planı var. Diğer tarafta ise yıllardır bölgeyi bilen, Van’ın hafızasını taşıyan Gülşen Orhan’ın sahadaki takibi…
Türkiye’de çevre politikalarında kadınların görünürlüğü üzerine çok konuşulmuyor. Oysa dünyadaki pek çok araştırma kadın siyasetçilerin ve kadın liderlerin çevre ve iklim risklerini daha yüksek algıladığını söylüyor. Van’daki tablo da bunu düşündürüyor. Çünkü mesele sadece gölü temizlemek değil. Bir yaşam kültürünü korumak.
Van Gölü bugün yalnızca bir doğa alanı olarak ele alınmıyor. Yetkililer, gölü yeniden bir turizm merkezi haline getirmekten, kıyıları yeniden halkın yaşam alanına dönüştürmekten söz ediyor. Yeni sahil yolları, yürüyüş alanları, yeşil koridorlar, rekreasyon alanları planlanıyor.
Bir dönem kötü kokularla, dip çamuruyla, çekilen sularla gündeme gelen gölün bugün yeniden “maviliği” üzerinden konuşulması önemli.
Ama hâlâ kritik soru aynı: Van Gölü canavarını gerçekten öldürdük mü?
Yoksa sadece yerini mi değiştirdi? Çünkü kirlilik bazen plastik olarak çıkıyor karşımıza… Bazen kaçak yapı olarak… Bazen dereye bırakılan atık olarak…Bazen de “Benim attığım bir şeyden ne olur?” cümlesi olarak…
Belki de gerçek mücadele tam burada başlıyor.
Van Gölü’nü kurtarmak, sadece bir gölü temizlemek değil. Türkiye’nin doğayla ilişkisini değiştirmek anlamına geliyor.