Kırık çocuklukların savunma kaleleri: Mira’nın suskunluğu, Cem Taşkın’ın matematiği
Televizyon ya da dijital platform ekranlarında senelerdir aşina olduğumuz "kötü adamlar" ve "iyilik melekleri" arasındaki o siyah-beyaz çatışmalar; yerini yavaş yavaş gri alanlara, insanın iç dünyasındaki fay hatlarına ve psikolojik dehlizlere bırakıyor diyebileceğim iki yapımla karşılaştım yakın zamanda.
Ekranda sadece olayları değil, o olayları yaratan "arızalı" zihinlere de yer veren diziler görmem beni mutlu etti. Bu dönüşümün en güçlü ve klinik açıdan en doyurucu örnekleri; HBO Max'in Mira: Her Şey Yolundaymış Gibi dizisinde Nehir Erdoğan’ın hayat verdiği Mira ve Netflix’in Adsız Aşıklar dizisinde Halit Ergenç’in canlandırdığı Cem Taşkın.
İlk bakışta; biri dağılmış bir evliliğin enkazı altında ezilen, diğeri ise kendi kurduğu steril bir hastanede "aşkı" tedavi ettiğini sanan iki farklı uç karakter diyebilirsiniz. Fakat bu iki karakterin bilinç dışına doğru indiğimizde, her ikisinin de aynı zehirli kaynaktan, yani çocukluk travmalarından beslenen, varoluşsal bir hayatta kalma mücadelesi veren karakterler olduklarını görüyoruz. İkisi de yara almış çocuklar, sadece yaralarını saklama biçimleri birbirine taban tabana zıt.

"Sahte Kendilik" inşası
Hem Mira hem de Cem yetişkinliği, çocuklukta yaşanan çaresizliğe karşı bir rövanş alma, bir daha asla incinmeme projesi olarak görmüşlerdir.
İki karakter de gerçek, kırılgan ve otantik kimliklerini derinlere gömerken, kendilerine aşılmaz birer "Sahte Kendilik" (False Self) inşa etmişlerdir.
Mira’nın sahte kendiliği; geleneksel kodlara uyumlu, dışarıdan kusursuz gibi görünen ama tamamen kocasına ve ailesinin onayına bağımlı olan on yıllık "mış gibi" evliliğidir. ( Dizinin ismindeki ‘Her Şey Yolundaymış Gibi’ kısmının da buradan geldiğini söyleyebiliriz.) Mira, çevresi tarafından sevilmek ve onaylanmak için görünmez olmayı, kendi arzularını yok saymayı seçmiştir.
Cem’in sahte kendiliği ise; zekasını, entelektüel birikimini (mühendislik, finans, felsefe) ve "Aşk Hastanesi"ni kullanarak ördüğü devasa bir kibir kulesidir.
Mira travmalarından kaçmak için bir erkeğin ve sonrasında kız kardeşi gibi gördüğü Melis'in gölgesine bağımlı hale gelirken; Cem tam tersi bir stratejiyle karşıt-bağımlı olmuş, hiç kimseye ihtiyaç duymayan, duyguları rasyonalize eden sinik bir "otorite" figürüne verilmiştir.
İki öyküdeki dramatik çatışmayı başlatan temel unsur (katalizör), dışarıdan gelen bir etkinin bu illüzyonları tamamen yok etmesiyle olmuştur. Mira’nın kalesi kocasının boşanma isteğiyle, Cem’in kalesi ise aşkın o sınır tanımaz ve hesaplanamaz kaotik enerjisini benliğinde taşıyan Hazal (Funda Eryiğit) ile tanışmasıyla yıkılır.
Travma, ‘dağılma’ mı yoksa ‘donmak’ mı?
İzleyiciler için bu iki karakteri kıyaslamanın en keyifli kısmı, travma karşısında verdikleri somatik ve psikolojik tepkilerin zıtlığına odaklanmalarıdır.
Mira, kriz anında bir çocuk gibi geriler (regresyon). Dürtüsel olarak köpek sahiplenmeyi tercih eder, yanlış insanlara (Görkem) tutunur, manevi kız kardeşinin hayatına sığınır ve kirasını ödeyemeyecek kadar maddi/manevi bir felç durumu geçirir. Sınırları artık tamamen ihlal edilmiştir.
Cem ise kriz anında (Hazal karşısında ezberleri bozulduğunda, aşık olmaya başladığında) çocuklaşmaz, tam tersi daha da katılaşır. Acıyı; mizahla, alaycılıkla ve felsefi aforizmalarla bertaraf etmeye, entelektüelleştirmeye çalışır.
Mira yatağa gömülmüş bir şekilde sürekli ağlayarak "dağılırken", Cem duygusal kapasitesi aşıldığında bir makinenin hata vermesi gibi "mavi ekran vererek" donup kalır.
Her iki dizide de, karakterlerin içsel bölünmeleri görsel metaforlarla sunulmuştur. Mira'nın geçmişi; reddettiği iş tekliflerinde ve kararlarında birer "Hayalet" olarak onun üzerine çöker. Cem'in bölünmüşlüğü ise, her perişan olduğunda ona tepeden küçümseyerek bakan kendi kopyası, yani "Doppelganger" ile resmedilir. Mira’nın düşmanı onu yetersiz hissettiren başkaları (içselleştirilmiş ebeveynler) iken, Cem’in en büyük düşmanı yine kendisinin inşa ettiği o alaycı, mükemmeliyetçi zihindir.
Mira’nın en büyük problemi hiç bir şekilde "hayır" diyememesi, evine tanımadığı bir yoga eğitmenini bile alacak kadar sınırlarını koruyamamasıyken; Cem’in en büyük sorunu ise sınırlarının Çin Seddi gibi olmasıdır.
Mira sevilmek uğruna her türlü yutulmaya (engulfment) razıyken; Cem, birinin "kan kokusunu alıp onu boynundan vuracağı" korkusuyla en ufak bir ten temasını ya da bir bilek ısısı dokunuşunu bile varoluşsal bir tehdit olarak algılar.
Bu iki anti-kahramanın psikolojik yörüngeleri, iyileşme denilen şeyin ne kadar paradoksal bir süreç olduğunu izleyiciye kanıtlamaktadır.
Mira’nın kurtuluşu "başarısızlığı kabul etmek"le mümkün olacaktır. Yaşamı boyunca herkesi memnun etmeye çalışan bir kadının iyileşmesi; kirasını ödeyememesi, ev sahibiyle ipleri koparması, otonomisini eline alıp "beceriksiz" olmayı göze almasıyla mümkündür.
Cem Taşkın’ın kurtuluşu ise "kontrolü kaybetmeyi kabul etmekten" geçer. İnsanları bir makine gibi tamir edebileceğini sanan bu adamın iyileşmesi; formüllerin çökmesine izin vermesi, Hazal'ın söylediği gibi "bisikletten düşüp yaralansa da" tekrar o bisiklete binme, yani incinme riskini göze almasıyla mümkündür.
Kırılganlık yenilgi değil belki de zaferdir
‘Mira: Her Şey Yolundaymış Gibi’ ve ‘Adsız Aşıklar’, Türk televizyonlarında (dijital platformlarda olsa da) karakter psikolojisinin ne kadar derinleştirilebileceğinin iki nadide kanıtı niteliğinde.
Mira onaylanma arzusuyla kendini yok edip, küllerinden (ve yıkıntılarından) doğan kadının sancısını, Cem Taşkın ise aşka karşı aklın kalkanını kuşanıp yenilen modern insanın trajedisini anlatıyor.
İzleyici olarak bu iki karakterden alacağımız nihai ders şudur: İster kendinizi Mira gibi bir başkasının hayatında görünmez kılarak, ister Cem gibi ulaşılamaz bir rasyonalite kulesine kilitleyerek korumaya çalışın; travma bir yolunu bulur ve o kapıyı çalar. Gerçek şifa, mükemmel savunmalar inşa etmekte değil; o savunmaların yıkılışına tahammül edebilme ve kendi kırılganlığımızla barışık olma cesaretindedir.