İstanbul
Açık
22°
Adana
Adıyaman
Afyonkarahisar
Ağrı
Amasya
Ankara
Antalya
Artvin
Aydın
Balıkesir
Bilecik
Bingöl
Bitlis
Bolu
Burdur
Bursa
Çanakkale
Çankırı
Çorum
Denizli
Diyarbakır
Edirne
Elazığ
Erzincan
Erzurum
Eskişehir
Gaziantep
Giresun
Gümüşhane
Hakkari
Hatay
Isparta
Mersin
İstanbul
İzmir
Kars
Kastamonu
Kayseri
Kırklareli
Kırşehir
Kocaeli
Konya
Kütahya
Malatya
Manisa
Kahramanmaraş
Mardin
Muğla
Muş
Nevşehir
Niğde
Ordu
Rize
Sakarya
Samsun
Siirt
Sinop
Sivas
Tekirdağ
Tokat
Trabzon
Tunceli
Şanlıurfa
Uşak
Van
Yozgat
Zonguldak
Aksaray
Bayburt
Karaman
Kırıkkale
Batman
Şırnak
Bartın
Ardahan
Iğdır
Yalova
Karabük
Kilis
Osmaniye
Düzce
47,5574 %0.18
54,8602 %0.06
6.175,37 % -1,31
63.130,00 %-1.996

Gözleri tamamen kapalı

YAYINLAMA: | GÜNCELLEME:
Gözleri tamamen kapalı

Boğuk bir gong sesi duyuldu. Işıklar yavaşça karardı ve maskeli balonun ilk dansı başladı. Kırmızı, mavi ve sarı damalı elbiseler giymiş olan müzisyenler, eski tarz bir aryayı yine eski dönemlere ait çalgılarla çalıyorlardı. Dans eden kadın ve erkeklerin yüzlerinde ürkütücü maskeler vardı. Beyaz ya da altın sarısı abartılı elbiseler giymiş kadınların yüzlerindeki maskeler, kurbağa ve kelebek biçimindeydi. Başta siyah olmak üzere koyu renk elbiselere bürünmüş olan erkekler ise, maske olarak daha çok kuş şekillerini tercih etmişlerdi.

Kadınların maskelerindeki ağız bölümü çok büyüktü ve parlak bir siyaha boyanmışlardı. Erkeklerin yüzlerindeki kuş maskelerinin neredeyse tümünde, gaga olarak tasarlanmış ama daha çok bambaşka bir şeyi çağrıştıran, upuzun, kalın ve uçları sipsivri kırmızı uzantılar vardı. Müziğin ritmine uygun olarak çiftler birbirlerine yaklaştıkça, erkeklerin yüzlerindeki bu uzun ve kırmızı gagalar, kadınların yüzlerindeki o karanlık deliğe girecekmiş gibi yaklaşıyor ve bir lavtanın yumuşak sesiyle yapılan uyarı üzerine, son anda geri çekiliyordu. Sonra müziğin ritmi yeniden hızlanıyor, kırmızı gagalar karanlık deliklere doğru yaklaşıyor ve yeniden uzaklaşıyordu. Bu baş döndüren gel git durmadan tekrarlıyor ve kadınlarla erkeklerin yüzlerindeki maskelerin ardından süzülen iri ter damlaları, o loş ışıkta bile rahatça görülebiliyordu.

Kollarıma girmiş kırmızılı maskeli ve çok genç iki kız, beni salonunun iyice karanlık bir köşesine doğru yavaşça sürüklüyordu. Dansın reverans bölümünde yere doğru eğildiğimizde, ikisi birden kulaklarıma açık saçık sözler fısıldıyordu. Onların yumuşak bir Viyana lehçesiyle fısıldadıkları bu sözlere, ben de ordudayken öğrendiğim asker argosuyla ve daha da müstehcen sözlerle katılıyordum.

Hemen döneceklerini söyleyerek benden ayrıldılar. Kendi kendime dans ederek bir süre onları bekledim. Dönmediler. Sıkıldım ve yeniden salona doğru yürüdüm. Ortalık daha da kararmıştı şimdi. Kıyıda köşede yanmış birkaç mum ve şöminenin zayıf alevlerinin dışında, ortalığı aydınlatacak hiçbir ışık kalmamıştı artık. Maskeli baloya katılanların yavaş yavaş soyunmakta olduklarını da o anda gördüm. Kadınlar ve erkekler şimdi yarı yarıya çıplaktılar. Müzik sustu. Çalgıcılar da üzerlerindeki damalı elbiseleri çıkardılar ve o alaca karanlıkta artık açıkça sevişmeye başlamış olan insanlara katıldılar.

Sonra karım Albertine’i fark ettim. Onu, ince ve uzun boyundan, maskesinin orasından burasından dışarıya fırlamış kızıl saçlarından tanıdım. Upuzun ve beyaz orta parmağındaki lacivert taşlı yüzüğü de gördükten sonra, onun karım Albertine olduğundan hiç şüphem kalmadı. Yüzük, beş yıl kadar önce hizmetlerimden ötürü bana armağan edilmişti ve ben de onu karıma vermiştim. Üzerinde Habsburg hanedanının arması olan çift başlı kartal kabartması bulunan bu yüzük, tüm öteki kraliyet mücevherleri gibi sadece bir tane olarak yapılmıştı.

Albertine tam şöminenin önünde duruyordu. Soyunuyordu ve daha şimdiden çıplak sayılabilirdi. Kızıl saçları, siyah ağızlı beyaz maskesinin altından upuzun boynuna doğru iniyordu. Ayaklarının dibinde kadınlı erkekli bir kalabalık uzanıyordu. Yerdeki kadınlar ve erkekler ona dokunmak için ellerini uzatıyorlar, o da en azından görünüşte bundan kurtulmaya çalışıyordu.

Sonra bana baktı. Yüzümdeki maskeye rağmen beni tanıdığından emindim. Yaklaştım. Maskenin göz deliklerinden, yeşil gözlerinin parıltısı yansıyordu. Çıplak ayaklarıyla yaklaştı. Sol eliyle göğüslerini örtüyordu. “Nerede kaldınız Binbaşı” dedi bana. Şaşırdım. Beni tanımıştı ve benim bir doktor olduğumu biliyordu. Öyleyse niye bana ‘Binbaşı’ demişti?

Fazla düşünmedim. Üzerimdeki pelerini çıplak vücuduna sardım. Kucakladım. Yerlerde, koltuk ve divanlarda ikişer üçer sevişen insanların arasından hızla geçip, dışarıya çıktım. Arabacımız bizi görünce hemen kupa arabayı yanaştırdı. Bindik ve pek de uzakta olmayan evimize vardık.

Salonda oturduk ve gün ağarıncaya kadar konuştuk. Onca yıldır konuşmadığımız ne varsa anlattık birbirimize. Albertine, geçen yaz gittiğimiz Danimarka’da ben sahilde gezerken yakışıklı bir Binbaşı ile tanıştığını, onunla hiç sevişmediğini ama o zamandan bu yana hep böyle bir sevişmenin hayalini kurup durduğunu anlattı bana.

Ben de ona bir iki yıl kadar önce bir muayene sırasında hastamın iki genç kızıyla görüştüğümü, elbette onlarla sevişmediğimi ama hep böyle bir şeyi düşlemekte olduğumu anlattım. Konuşmamız derinleşti. Tanışmadan ve evlenmeden önce neler yaptığımızı, neler yapamadığımızı, nelerin özlemini çektiğimizi, ömrümüzün geri kalan bölümünde birbirimize ihanet edip etmeyeceğimizi konuştuk.

Sonra sabah oldu ve yatıp uyuduk. Tedirgindim. İnsanların asla göründükleri gibi olmadıklarını biliyordum çünkü. Gece yaşadığımız bütün bu maskeli balonun bir rüya olduğunu da biliyordum. Nedir, yine de tedirgindim. Rüyaların hep bir rüya olmadığını da biliyordum çünkü…

Avusturyalı yazar Arthur Schnitzler, ünlü Rüya Roman adlı kitabında insan ruhunun gizemlerini yansıtan böyle bir kurguyu ustalıkla yaptı. Yıllarını psikanalize vermiş, insan ruhu denen gizemli labirentte yıllarca dolaşmış bir tıp doktoru olarak, rüyaların sadece bir rüya olmadığını, en olmayacak insan hayallerinin bir anda nasıl gerçeğe dönüşüvereceğini çok iyi biliyordu çünkü.

Teğmen Gustl, Bayan Else, Düş Öyküsü ya da Rüya Roman, Therese, Anatol, Gönül Eğlencesi, Rondo, Yeşil Papağan, Issız Yol, Büyük Ülke ve Profesör Bernhardi gibi eserleriyle tanınan tiyatro yazarı, öykücü ve romancı Arthur Schnitzler, Viyana’da doğdu. Babası bir tıp profesörüydü ve o da babası gibi tıp eğitimi gördü. Mezuniyetten sonra Wiener Allgemeines Krankenhaus'un Psikiyatri Bölümü'nde çalışmaya başladı. 1888'den sonra genel polikliniğin müdürü olan babasının asistanı oldu. Sigmund Freud'un çalışmalarına büyük ilgi duyan Arthur Schnitzler, telkin ve hipnoz konularını özel ilgi alanı olarak seçti.

Öğrencilik yıllarında edebiyatla ilgilenmeye başlayan ve ilk ürünlerini o yıllarda veren Schnitzler, şiirleriyle düzyazılarının düzenli olarak dergilerde yayınlanması nedeniyle kısa sürede tanınmaya başladı.. Üç yıl sonra bir muayenehane açtı ama uzun süre profesyonel olarak doktorluk yapmadı.

Edebiyatla uğraşmayı doktorluktan daha çok seviyordu. Çökmekte olan Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun siyasi eleştirisini yaparken, bir yandan da burada yaşayan umutsuz insanların ruhsal portrelerini çiziyordu. İlk oyunu olan Anatol’de, koşullara isyan etmek isteyen bir gencin ruhsal durumunu anlattı.

İki yıl sonra “Gönül Eğlencesi” oyununu yazdı. Viyana sosyetesini, Avusturya burjuvazisini kıyasıya eleştirdiği bu oyun büyük ilgi topladı. Ona göre, Viyana burjuvazisinin neredeyse tamamı, ‘cinsel tacize uğramış bakireler, frijid kadınlar ve mutsuz eşlerden oluşuyordu’ ve bu nedenle hepsi de aylarca, yıllarca Sigmund Freud’un divanında uzanıp yatmaya mahkumdu.

On perdeden oluşan ve her perdede sevişmek üzere bir araya gelen iki insan arasındaki ilişkiyi anlattığı "Rondo", büyük tepkiler yarattı. Her perdede cinsel birleşmeden önce ve sonraki konuşmalara yer veren Schnitzler, kişilerin cinsellikle ilgili tutumlarını ve içgüdülerini ifade etme biçimlerini, toplum içindeki statüleri açısından tipik bir davranış biçimi olarak sergiledi. Geleneklere boğulmuş ve yalnızca cinselliğin insanları birbirine bağladığı bir toplum görüntüsü çizen bu oyun 1904'te yasaklandı.

Daha sonra Issız Yol, Büyük Ülke ve Profesör Bernhardi  adlı oyunları yazan Schnitzler, 1920'lerden itibaren roman ve öykü yazmaya koyuldu. Bayan Else’den sonra yazdığı Rüya Roman, geniş tartışmalara yol açtı.

Schnitzler bu eserinde, kendi yaşamından da izler taşıyan bir öykü anlattı. Doktor Fridolin ve karısı Albertine’in, katıldıkları bir maskeli balodan döndükten sonra o güne kadar bastırmış oldukları cinsel arzularının farkına varmalarını tüm açıklığıyla yazdı. Fridolin ile Albertine’in ‘üçüncü kişilerce’ her an baştan çıkarılabileceklerini anlamalarını, üstelik bunu yıllardır arzulamakta olduklarını ansızın keşfetmelerini anlattı.

Erkeğin, böyle bir durumda karısının üzerindeki etkisini, baskısını kaybetme korkusunu işlemesi de yankı uyandırdı. Schnitzler, daha önceden de kadınlarla erkeklerin ‘matematiksel’ olarak eşit olamayacaklarını, erkeklerin doğuştan sahip oldukları bazı özellikler nedeniyle ‘daha yukarıda olduklarının’ bir gerçek olduğunu savunup durmuştu.

Aşık olduğu ve birlikte yaşayıp ‘Mizi’ adını taktığı aktrist Marie Glümer, bir turnede kendisine ihanet ettiğini açıklayınca, kadına günlerce hakaret etmiş ve sonunda onu hastanelik edinceye kadar dövmüştü. Üstelik bundan en küçük bir vicdan azabı bile duymamış ve günlüğüne “ona yarım saat boyunca hakaret edip durdum, adi bir sürtük ve gece kuşu olduğunu söyledim ve bütün bunları yaparken apaçık bir tatmin duygusuna kapıldım” diye yazmaktan çekinmemişti.

Hayal ile gerçeğin birbirine karıştığı Rüya Roman, yıllar sonra ünlü yönetmen Stanley Kubrick tarafından ‘Eyes Wide Shut’, Gözleri Tamamen Kapalı adıyla filme çekildi. Kubrick’in son yapıtı olan ve başrollerinde Nicole Kidman ile Tom Cruise’un oynadığı film de en az romanı kadar tartışma yarattı. Arthur Schnitzler, 21 Ekim 1931’de Viyana’da öldü. Schnitzler, ünlü Paracelsus oyununda doktorun ağzından, ‘Bu bir oyundur. Başka ne olabilir ki? Bu dünyada her ne yaparsak yapalım hepsi bir oyundur. Birileri paralı vahşi askerler sürüsüyle oynar, öbürleri kudurmuş batıl inançlı et yığınlarıyla. Bazıları da belki güneşle, yıldızlarla’ demiş ve ardından da eklemişti: ’Ben ise insan ruhuyla oynuyorum’.

Bu, tehlikeli bir oyundu doğrusu…

Yorumlar
Yorum yazma kurallarını okumuş ve kabul etmiş sayılırsınız