Yangınların nedeni Shell mi?
Garip bir soru değil mi? Sonuçta hiçbir petrol şirketi gidip bir ormanı ateşe vermedi.
Ne Türkiye’de…Ne Kanada’da…Ne Yunanistan’da… Ne Fransa ne de İspanya’da…
Ama o zaman şu sorunun cevabını da vermemiz gerekiyor: Bugün aynı kıvılcım neden eskisinden çok daha büyük yangınlara dönüşüyor? Neden yangın mevsimi artık haftalar değil, aylar sürüyor? Neden dün kontrol altına alınabilen yangınlar bugün günlerce, hatta haftalarca devam ediyor?
Çünkü bu soruların cevabı yalnızca yangını çıkaran kişide değildir. Belki de cevap, o yangının düştüğü dünyanın onlarca yıldır nasıl değiştirildiğinde saklıdır.
Geçtiğimiz günlerde yayımlanan “The Lovelock Papers” başlıklı araştırma beni bu yazıyı yazmaya itti. Tam da ortalık cayır cayır yanarken böyle bir araştırma ile karşılaşmak… Ve yangınların sebebi olmasa bile gücünün ve çokluğunun sebebinin iklim krizi olduğunu bilirken, araştırma raporı ile edindiğim bu bilgi inanılacak gibi değil maalesef. Shell bu günlerin geleceğini yıllar öncesinden biliyormuş.
Araştırmada ortaya konulan belgeler, dünyanın en büyük petrol şirketlerinden Shell’in, fosil yakıt kullanımının iklim üzerindeki riskleri konusunda sandığımızdan çok daha önce uyarıldığını ortaya koyuyor. Üstelik bu uyarıyı yapan kişi sıradan bir bilim insanı değil. Dünya’yı atmosferi, okyanusları, toprağı ve canlılarıyla birbirine bağlı bir sistem olarak ele alan Gaia Hipotezi’nin sahibi James Lovelock.
Gaia, Antik Yunan mitolojisinde “Toprak Ana”, yani yeryüzü anlamına geliyor. Lovelock’ın yaklaşımına göre Dünya; havası, suyu, toprağı ve üzerindeki canlılarla birlikte işleyen, dengesini korumaya çalışan büyük bir sistem. İşte bu sistemi tanımlayan Lovelock, 1960’lı yıllarda Shell için bir rapor hazırlar. Fosil yakıtlar üzerine yapılan gizli bir çalışmanın raporudur bu. Raporda en dikkat çekici sonuç ise şudur ; “fosil yakıtların yakılması atmosferi değiştirebilir ve bu ciddi iklimsel sonuçlar doğurabilir.”
Bugün bizi şaşırtan, fosil yakıtların iklimi değiştirdiği bilgisi değil. Asıl şaşırtıcı olan, bu risklerin onlarca yıl önce de biliniyor olması. 1960, yani yaklaşık 60 yıl öncesine ait bu çalışma ve rapor bilim adamlarınca ortaya konmuş hem de bir fosil yakıt firmasının isteği üzerine.
James Lovelock’ın kâğıt üzerinde yaptığı uyarıların karşılığını biz bugün termometrelerde görüyoruz.
Bu yazıyla birlikte paylaştığım sıcaklık grafiğine dikkatlice bakın lütfen. Bu grafiği birkaç gün önce İklim Bilimci Prof. Dr. Levent Kurnaz yayınladı. Grafik bize tek bir sıcak günü ya da sıradan bir yaz mevsimini göstermiyor. Bir yönü gösteriyor. Türkiye’nin sıcaklıkları yıllar içinde yükseliyor.
Meteoroloji Genel Müdürlüğünün verilerine göre Türkiye’de 2024 yılının ortalama sıcaklığı 15,6 derece olarak gerçekleşti. 1991–2020 dönemi ortalaması ise 13,9 dereceydi. Aradaki fark 1,7 derece.
Bu nedenle 2024, Türkiye’de ölçümlerin yapıldığı dönem içindeki en sıcak yıl olarak kayıtlara geçti. (MGM) “1,7 derece ne kadar önemli olabilir?” diye düşünebilirsiniz. Ancak burada sözünü ettiğimiz, bir şehirde öğle saatinde ölçülen günlük sıcaklık değil. Bütün bir ülkenin, bütün bir yıl boyunca hesaplanan ortalama sıcaklığı.
Üstelik yıllık ortalamanın ardında çok daha çarpıcı aylık rakamlar var. Türkiye’de 1991–2020 Haziran aylarının ortalaması 21,8 derece. Haziran 2024’te ise ortalama sıcaklık 25,4 dereceye çıktı. Yani normalin 3,6 derece üzerinde gerçekleşti.
Temmuz’a bakalım. Uzun yıllar ortalaması 25 dereceyken, Temmuz 2024’te ortalama sıcaklık 26,7 derece oldu. Bu da normalin 1,7 derece üzeri demek. 2024 yazı, Türkiye’de son 54 yılın en sıcak yaz mevsimi olarak kayıtlara geçti.
Bunlar artık ciddiye alınması gereken rakamlar. Çünkü sıcaklık grafiğinde yukarıya doğru giden her çizgi, yalnızca daha fazla terleyeceğimiz anlamına gelmiyor.
Bu, daha kuru toprak demek, bitkilerin daha fazla su kaybetmesi demek, ormanların nemini daha erken yitirmesi demek, barajlardaki buharlaşmanın artması demek, tarım ürünlerinin daha fazla sıcaklık baskısıyla karşılaşması demek, gıda fiyatlarının ulaşılamaz hale gelmesi demek.
Ve elbette ormanların daha kolay tutuşabilecek hâle gelmesi demek. Tam da bu nedenle iklim değişikliği ile orman yangınları arasındaki ilişkiyi doğru kurmak gerekiyor.
İklim krizi çoğu zaman yangını başlatan ilk kıvılcım değildir. Bir yangını insan ihmali başlatabilir.
- Bir elektrik hattı…
- Bir anız ateşi…
- Bir sigara izmariti…
- Ya da kasıt…
Ancak iklim değişikliği, o kıvılcımın düştüğü ortamı değiştiriyor. Sıcak hava dalgaları uzuyor, toprak nemini kaybediyor, bitki örtüsü kuruyor, yangın mevsimi uzuyor, alevlerin yayılabileceği koşullar güçleniyor. Yani iklim krizi yangınların çıkış nedeninden çok, yangınların davranışını ve büyüklüğünü değiştiriyor.
Bir insanın vücut sıcaklığının 36,5 dereceden 38 dereceye yükselmesini önemsiyorsak, yaşadığımız coğrafyanın ortalama sıcaklığındaki artışı da önemsemek zorundayız.
İşte Shell belgelerini bugünkü yangınlarla ilişkilendiren nokta da burada başlıyor. Hayır, Türkiye’deki bir ormana Shell çalışanları gidip ateş vermedi.
Ama fosil yakıtların iklim üzerindeki risklerini bilen şirketlerin onlarca yıl boyunca aynı üretim modelini sürdürmesinin, bugün yaşadığımız daha sıcak ve daha yanıcı dünya ile hiçbir ilgisi olmadığını da söyleyemeyiz.
Burada doğrudan bir yangın faili aramıyoruz. Daha büyük bir sorumluluğu sorguluyoruz. Bir şirket, ürettiği ve sattığı ürünün gezegenin iklimini değiştirebileceğini biliyorsa ne yapmakla yükümlüdür?
Üretim biçimini değiştirmekle mi? Kamuoyunu uyarmakla mı? Bilimsel araştırmaları açıklamakla mı? Yoksa hiçbir şey olmamış gibi aynı yolda yürümekle mi?
Bugün Shell’in karşı karşıya olduğu iklim davalarının temelinde de bu soru var. Mesele yalnızca ne kadar petrol üretildiği değil. Mesele, bilinen bir risk karşısında nasıl davranıldığı. Bir otomobil şirketinin ürettiği aracın frenlerinde ölümcül bir sorun olduğunu bildiğini, fakat bunu müşterilerinden sakladığını düşünün. Böyle bir durumda yalnızca aracı kullanan sürücünün sorumluluğunu mu konuşurduk? Yoksa riski bildiği hâlde sessiz kalan şirketin sorumluluğunu da mı sorgulardık?
İklim davalarının fosil yakıt şirketlerine sorduğu soru bundan çok farklı değil. Çünkü iklim krizinin faturası artık gelecekte ödenecek soyut bir bedel değil. Bugün ödüyoruz. Kuruyan barajlarla, verimi düşen tarlalarla, şiddetlenen sellerle, uzayan sıcak hava dalgalarıyla, artan gıda fiyatlarıyla. Ve her yaz daha büyük bir endişeyle izlediğimiz orman yangınlarıyla…
Bu nedenle yangınlardan sonra yalnızca “Ateşi kim yaktı?” diye sormak artık yeterli değil. Şunu da sormalıyız; O ateşin düştüğü dünyayı kimler bu kadar sıcak, kuru ve yanıcı hâle getirdi?
Elimizde artık sadece bilim insanlarının uyarıları yok. Elimizde grafikler var. Ölçümler var. Rekorlar var. Normalin 3,6 derece üzerinde geçen haziran ayları var. Tarihimizin en sıcak yılı var. Son 54 yılın en sıcak yazı var.
James Lovelock 60 yıl önce uyardı. Belki o gün yeterince ciddiye alınmadı. Ama bugün önümüzde duran sıcaklık grafiği, artık görmezden gelinemeyecek kadar açık. Belki de bundan sonra asıl sorumuz şu olmalı:
Bilim insanlarını ne zaman ciddiye alacağız?
Uyardıklarında mı? Yoksa uyarılarının sonuçlarını söndürmeye çalışırken mi?