Sınırları Aşan Bir Bellek: 1. Edirne Bienali’nin Ardından
EDİRNEM
Çağlar açan, çağlar kapatan,Konstantine’i İstanbul yapan Bu toprakların bağrında yatan Fatih’lerin yurdusun sen Edirne’m Osmanlı’nın başkenti, Balkanların kalesi, Muhteşem Selimiye’nle, Köprülerin, Er meydanının, tarih senin her bir yanın, Türkiye’nin, Trakya’nın Serhadısın sen Edirne’m. Arda, Tunca, Meriç’inden, Ordular geçmiş üzerinden, Fethedilmiş bu topraklar, Zulüm yok edilmiş bu yerlerden, Bizar olmamış hiçbir millet, O asil askerlerinden. İlyas OCAK (dedem)

Bir kentin hafızası, sadece üzerinde yükseldiği tarihi taşlarla değil, dedemin dizelerinde olduğu gibi o taşların arasından sızan sanatın ve şiirin sesiyle de şekillenir. Geçtiğimiz dönemde kapılarını ilk kez açan ve 23 farklı ülkeden yüzlerce sanatçıyı bir araya getiren 1. Edirne Bienali, tam da bu yüzden Trakya’nın kültür-sanat haritasında tarihi bir eşikti. Üstelik bu büyük buluşma sadece sergileme alanlarıyla sınırlı kalmadı; bienalin hemen ardından kentte kalıcı izler bırakacak çok değerli işlere imza atıldı. Tarihi mekanların restorasyon süreçlerine sanatsal perspektifler kazandırıldı, şehirdeki sanat rotaları kalıcı hale getirildi ve uluslararası panellerle Edirne'nin sanatsal hafızası kayıt altına aldı. Katılımcı sanatçılar da disiplinlerarası bağlarını koparmadı; kimi o tren lokomotiflerinden ilhamla göç temalı uluslararası projelerini Avrupa’ya taşıdı, kimi de kentin dokusundan beslenen yeni üretimlerini metropollerdeki galerilerde izleyiciyle buluşturmaya devam etti.

Bienalin şüphesiz en dokunaklı ve hafızalara kazınan kısımları, bu topraklara sunulan vefa ve saygı içerikleriydi. Meriç Köprüsü'nün hemen yanı başındaki o küçücük tarihi istasyon binasında, edebiyatta Yaşar Kemal’in "Edirneli Macır İlhan" diye hitap ettiği, dünyaca ünlü heykeltıraşımız İlhan Koman’ın anısına çok özel bir saygı sergisi düzenlendi. Can Yücel’in şiirine ve Edirne halkının çok iyi bildiği o sıcak tabire selam durarak "Garip Maacir" adı verilen bu sergi; Koman'ın form, geometri ve uzam arasındaki o dahi ilişkisini, göçmenlik ve köksüzlük temaları üzerinden yeniden okumamızı sağladı. Bir diğer saygı duruşu ise kentin yaşayan belleği, Edirneli minyatür talika (geleneksel Edirne arabası) ustası ve sanatçısı Özcan Abacı’ya ayrılmıştı. Onun geleneksel Edirne el sanatlarını ve kentin kaybolmaya yüz tutmuş görsel mirasını minyatür nesneler üzerinden geleceğe taşıyan sergisi ve çocuklarla gerçekleştirdiği atölyeler, bienalin yerele bastığı en samimi damardı.

Özellikle Trakya Üniversitesi öğrencilerinin ve genç akademisyen kadrosunun bu organizasyonun can damarı olması, mutfağında yer alması ve şehri adeta bir açık hava atölyesine dönüştürmesi geleceğe dair umutlarimizi tazeleyen en güzel detaydı. Gençlerin bu vizyonu üstlenmesi, kentin sanatsal sürekliliği adına paha biçilemez.
Ancak bu güzel tablonun ortasında, bir köşeyazarı ve hayatını bu ekole, tuvale ve fırçaya adamış bir ressam olarak sormadan edemediğim, zihnimi kurcalayan çok temel bir soru var:

Bu sergilenen isimlerden hangileri gerçekten Edirne doğumluydu? Uluslararası bir vizyon yakalamak, dünyanın ve Türkiye’nin dört bir yanından değerli isimleri burada ağırlamak kuşkusuz harika. Fakat bu topraklarda doğmuş, buranın havasını solumuş ve ardından farklı şehirlere, farklı ülkelere dağılarak kendi sanatsal disiplinlerini, başarılarını oralarda sürdüren öz çocuklarına ne kadar ulaşıldı? Bu sanatçılara haber verildi mi, bu büyük coşkuya dahil edilmek istendiler mi? Çok merak ediyorum.

Açıkçası benim gözlerim, bienal alanlarında doğrudan bu toprakların yetiştirdiği çok kıymetli bir ismi, Bahar Kocaman’ı aradı. Kendisi hem geçmişte bana kattıklarıyla çok değerli bir hocam hem de Türk resminde özgün diliyle saygı duyduğumuz bir üstadımız. Onun hemen yanı başında, yine bu topraklarda doğup farklı disiplinlerde ve şehirlerde sanat tarihimize yön veren usta ressamlarımız Aydın Ayan, Şeniz Aksoy, Mustafa Salim Aktuğ ve çağdaş kuşağın güçlü isimlerinden Seyit Mehmet Buçukoğlu gibi değerlerimizi de görmek, bu kente yapılabilecek en güzel vefalandırmalardan biri olurdu. Bir ressam olarak da, bir Edirne sevdalısı olarak da gözüm bu isimleri aradı... Onların imzalarını bu ilk bienalin gövdesinde görmek, sergiyi çok daha bütünsel ve gururlu kılabilirdi.

Elbette yaptığım araştırmalarda, resmi listelerde doğrudan Edirne doğumlu çağdaş sanatçılara pek rastlayamadım; ağırlık yine üniversite merkezli bağlar üzerinden şekillenmişti. Eğer benim de gözümden kaçan, o yoğunlukta yakalayamadığım Edirne doğumlu değerlerimiz varsa, şimdiden affınıza sığınıyorum; kusura bakmayın lütfen.
Yine de ilk adımlar her zaman zordur ve değerlidir. Trakya Üniversitesi’nin genç yüreklerine ve emeği geçen herkese teşekkür ederken, bir sonraki bienalde bu toprakların kendi öz evlatlarının, sınırları aşan Edirneli ustaların sesini daha gür duymayı ümit ediyorum. Çünkü sanat, doğduğu toprağa geri döndüğünde ve dedelerimizin şiirlerindeki o köklü ruhla buluştuğunda tamamlanır.

