Solun belirsiz geleceği
1960, 1971, 1980 darbelerinde ve 28 Şubat sürecinde iktidarda hep sağ partiler vardı. İlkinde Adnan Menderes, diğer ikisinde Süleyman Demirel, sonuncusunda Necmettin Erbakan başbakandı.
Bu müdahalelerin sonucunda bir başbakan idam edildi. Diğeri dönemin öteki liderleriyle beraber gözaltına alındı, bir süre sonra sürgüne gönderildi. Erbakan’ın siyaset yapması yasaklandı.
Üstelik Erbakan yasaklı durumdayken, eski öğrencilerinin önü iyice açılmış, partisinin kapatılmasıyla hareketi kolayca, yenilikçiler bir bölen durumuna düşmeden ikiye ayrılmıştı.
Bütün darbelerin istisnasız biçimde kısa veya belki de orta vadede sağ siyasete zarar verdiğine şüphe yoktur. Ancak yaşanan dönemsel gerilemeler uzun vadede büyük patlamalara yol açmış, ardından yeni kurulan ve merkez sağa oynayan hareketler iktidara ulaşmışlardır.
Bunun son örneği 23 yıldır iktidarda olan AKP’dir. Bugün AKP iktidarını yaratan koşulların 12 Eylül’den itibaren adım adım oluşturulduğunu ve 28 Şubat ile birlikte zirvesine ulaştığını görmemek olanaksızdır.
Kısacası darbeler sağ siyasete kısa vadede zarar vermesine rağmen, bir süre sonra toplum nezdinde ters teperek dolaylı biçimde büyük yarar sağlamıştır.
Darbelerden en az sağ siyaset kadar zarar gören bir başka kesim ise sosyalist hareketler oldu. 12 Mart muhtırasının en önemli nedenlerinden biri, ordunun Demirel’in sol hareketlerle yeterince mücadele edemediğini düşünmesiydi. 12 Mart’ın ardından gençler darağacına gönderildi veya kontrgerillanın timleri tarafından katledildi. Solun geneline büyük darbe vuruldu.
Yapılanlar yetmemiş olacak ki asıl büyük darbe 12 Eylül ile birlikte geldi. İdamlar sürdü, yüzbinlerce kişi cezaevlerine gönderildi. Sol tamamen ezildi.
Bugün solun bir bölümü tarafından sahiplenilen 27 Mayıs’ın bile ilk tutukladığı isimlerden biri Aziz Nesin’di.
Ancak sosyalist hareketler, özellikle 12 Eylül’den sonra sağ siyaset gibi tam anlamıyla dirilmeyi başaramadı. Bunda toplumsal kodlar ile birlikte devletin sağ siyasetin önünü her daim açması ve solun kendi içinde yaptığı hatalar hemen hemen aynı derecede etkili oldu.
Diğer iki dış faktör bir kenara bırakıldığında, sol halen kendi içinde yeteri derecede özeleştiri yapmış değildir. Geçmişin hataları üzerinde gerektiği kadar durulmamış, hatta bazı yanlışlar geleneksel bir anlayışla sahiplenilir olmuştur.
Türkiye’nin içinde bulunduğu bu zorlu dönemde, sosyalistlerin mutlaka güçlü bir biçimde topluma seslerini duyurabilmeleri zorunludur. Bunun ilk aşaması ise birtakım klasikleşmiş ezberleri bozarak işe başlamak ve özellikle günümüz şartlarında demokrasi vurgusunu ön plana almakla gerçekleşebilir.