İstanbul
Parçalı bulutlu
10°
Adana
Adıyaman
Afyonkarahisar
Ağrı
Amasya
Ankara
Antalya
Artvin
Aydın
Balıkesir
Bilecik
Bingöl
Bitlis
Bolu
Burdur
Bursa
Çanakkale
Çankırı
Çorum
Denizli
Diyarbakır
Edirne
Elazığ
Erzincan
Erzurum
Eskişehir
Gaziantep
Giresun
Gümüşhane
Hakkari
Hatay
Isparta
Mersin
İstanbul
İzmir
Kars
Kastamonu
Kayseri
Kırklareli
Kırşehir
Kocaeli
Konya
Kütahya
Malatya
Manisa
Kahramanmaraş
Mardin
Muğla
Muş
Nevşehir
Niğde
Ordu
Rize
Sakarya
Samsun
Siirt
Sinop
Sivas
Tekirdağ
Tokat
Trabzon
Tunceli
Şanlıurfa
Uşak
Van
Yozgat
Zonguldak
Aksaray
Bayburt
Karaman
Kırıkkale
Batman
Şırnak
Bartın
Ardahan
Iğdır
Yalova
Karabük
Kilis
Osmaniye
Düzce
44,7703 %0.04
52,9294 %0.18
6.944,14 % 0,74
74.889,32 %1.224

Cinayet, İhanet, Şiddet, İntihar — Seyret!

YAYINLAMA: | GÜNCELLEME:
Cinayet, İhanet, Şiddet, İntihar — Seyret!

Cinayet, ihanet, şiddet, intihar…

Ne çok duyuyoruz artık bu kelimeleri. Sadece haber başlıklarında da değil; hayatın içinde. O kadar sık duyuyoruz ki, artık anlamları siliniyor, geriye sadece tekrarın boş sesi kalıyor.

Her biri, bir toplumun vicdanını, merhamet duygusunu, adalet arayışını doğrudan ilgilendiren ağır dosyalar. Mahkeme raflarını kabartan, hukuk sistemini zorlayan…

Gezegen uzun süredir bir şiddet sarmalının içinde debelenip duruyor. Kör bir döngü de değil; yönü, dili ve hedefi olan bir yıkım hali. Sokakta ya da evde başlayan şiddet, çoktan devletlerin diline, liderlerin kararlarına, sınırların ötesine taşmış durumda. İran’da, Lübnan’da, Gazze’de, Ukrayna’da… Yaşanıyor. Eş zamanlı olarak da izleniyor.

Güç zehirlenmesi yaşayan, insani sınırlarını çoktan kaybetmiş, kararlarını vicdanla değil stratejik ve bencil kişisel hesaplarla veren liderler… ülkeleri yönetiyor; toplumların kaderini, hatta hafızasını biçimlendiriyor. Bir şehrin yok oluşu, çocukların ölümü, bir halkın yerinden edilmesi, yüzlerce yıllık tarihi yapıların, tarihin, kimliğin yerle bir edilmesi, bir kültürün küle çevrilmesi, bir toplumun hafızasının göz göre göre yok edilmesi onlar için çoğu zaman bir “sonuç” değil, bir “araç”. Pervasız, ölçüsüz, hayasız bir saldırganlık, sınır tanımayan bir “çökme” iklimi. 

En dehşet vericisi de bu yıkımlar gizlenmiyor artık. Aksine, dünyanın gözünün önünde, neredeyse teşhir edilerek gerçekleşiyor. Bombalar düşüyor. Şehirler yıkılıyor. İnsanlar ölüyor.

Bu, sıradan bir savaş dili değil. Bu, medeniyet fikrinin kendisine yönelmiş sistematik bir aşındırma. Hukukun askıya alındığı, ahlakın araçsallaştırıldığı, insan hayatının istatistiğe indirildiği bir çağdayız.

Bu kadar büyük bir yıkımın ortasında, insanlık sadece ölmekle kalmıyor… Aynı zamanda yavaş yavaş anlamını da yitiriyor.

Dillerde kalan acı bir ağıt tadı, Feyruz’un sesiyle:

“Selam sana yüreğimin derinliklerinden ey Beyrut!

Kabul edin bu selamımı,

Ey denizler, evler ve eski denizlerin yeni yüzü çöller…

O ki benim halkımın hamurundan yoğrulmuştur, ekmeğim, içkim, yaseminim…

Ateşin ve dumanın tadı nasıl oldu?”

***

Ateşin ve dumanın tadı… Sadece savaş meydanlarında değil, hayatın en mahrem yerlerinde de hissediliyor. Çünkü o ateş, yalnızca şehirleri yakmıyor, insanların iç dünyasına da sızıyor. Duman, yalnızca gökyüzünü karartmıyor; ilişkilerin içine de çöküyor.

Bugün ikili ilişkilerde, özellikle kadın-erkek ilişkilerinde sıkça karşımıza çıkan “ihanet” kelimesi, tesadüf değil. Kelimeler, çağın ruhundan beslenir.

Güvensizlik, kontrol ihtiyacı, kaybetme korkusu, değersizlik hissi… Tıpkı büyük ölçekli çatışmalarda olduğu gibi, burada da benzer duygular farklı biçimlerde yeniden üretiliyor.

İnsan, yaşadığı dünyanın küçük bir yansıması.

Liderlerin ve devletlerin birbirine karşı kullandığı dil ne kadar sertleşirse, insanların birbirine karşı kurduğu dil de o kadar sertleşiyor. Gücün meşrulaştırıldığı, haklının değil güçlünün kazandığı bir atmosferde, ilişkiler de birer mücadele alanına dönüşüyor. Sevgi yerini stratejiye, güven yerini denetime bırakıyor.

“İhanet” ise sadece bir eylemi değil, çoğu zaman bir kaçışı temsil ediyor. İnsanlar, yüzleşmek yerine kırıyor; konuşmak yerine uzaklaşıyor; anlamak yerine cezalandırıyor.

Bugün kadın cinayetleri, “Ayrılmak istediği için öldürülen” kadın hikayeleriyle karakterize. Bir ilişkinin bitişinin diyeti, bir insanın hayatıyla ödeniyor her defasında. Kontrol kaybını kabullenemeyen bir zihniyetin, şiddeti çözüm olarak görmesinin sonucu.

Çocuklar ve gençler arasında durum farklı mı? Akran zorbalığı artık sadece okul koridorlarında kalmıyor; sosyal medyada büyüyor, kalabalıkların önünde teşhir ediliyor ve her gün biraz daha fazla ölümle sonuçlanıyor. Daha geçen gün Bayrampaşa’da yaşanan olayda olduğu gibi… Bir grup gencin, bir başka gence yönelttiği hadsiz, hudutsuz, bilinçsiz bir şiddet, sadece fiziksel değil; izleyenlerin kayıtsızlığıyla da büyüyen bir yıkım.

Ya üç gün önce Urfa’da yaşananlar…

2007 doğumlu, okulun eski bir öğrencisi. Elinde pompalı av tüfeğiyle önce okul bahçesine giriyor, sonra okulun içine. Önüne gelene ateş açıyor… Bir okul saniyeler içinde dehşet sahnesine dönüşüyor. Dijital bir savaş oyununun gerçekliğe sızmış hali gibi…

Fakat bu bir oyun değil, canlar gerçek. 16 kişi yaralanıyor. Öğretmenler, öğrenciler, polis…

Köşeye sıkıştığı yerde saldırgan, namluyu bu kez kendine çeviriyor, aynı silahla kendi hayatına son veriyor. Böylece kapanışı da dehşet verici olan karanlık bir döngü tamamlanıyor.

Sonra Kahramanmaraş… Henüz 8. sınıf öğrencisi bir çocuk. Sırt çantasında 5 silah ve 7 şarjörle giriyor okula! İki sınıfa girip rastgele ateş açıyor. Babası eski bir emniyet görevlisi… Bir öğretmen, sekiz öğrenci hayatını kaybediyor. Çok sayıda yaralı… Bir çocuğun sırt çantası ne zaman bu kadar ağır bir karanlığı taşıyabilir hale geldi?

Tek tek olayların içinde düzenin zifiri karanlığı, bir çağ yangının bütün ateşi, utancı o kelimelerde vücut buluyor: Şiddet. Cinayet. İntihar.

Çağın ruhuna işlemiş bu şiddet dilinin, yakıp yıkıcı zihniyetin en savunmasız alanlarda bile kendine yer bulabilmesi. Okulların bile güvenli olmaktan çıktığı, çocukların bile bu dilin içine doğduğu bir gerçeklik…

Aynı dil, aynı tahammülsüzlük; gündelik hayatın en sıradan anlarında da kendini gösteriyor. Büyük trajedilerde gördüğümüz o zihniyet, daha küçük ölçeklerde ama aynı yoğunlukla tekrar ediyor. Trafikte örneğin. En küçük bir tartışma, birkaç saniye içinde yumruklara, silahlara, hatta ölüme varabiliyor.

Hırs gelir göz kararır, hırs gider yüz kızarırdı eskiden. Bugün ise o ikinci aşama çoğu zaman yaşanmıyor. O yüz kızarması boşuna değildi; insan, yaptığıyla başını eğmemeyi önemserdi. İnsan içine başı dik çıkabilmeyi, bir hata yapsa da ondan sonra bile başını eğmeden yaşayabilmeyi…

Kişilerin yaşam biçimleri, ailelerinden ve toplumdan yüklendikleri hafıza, kendi psikolojileri… Elbette hepsi devrede. Ama bu bireysel gibi görünen tepkilerin arkasında, çok daha geniş bir iklim var. Bir yerde sürekli yangın varsa, o yangının sıcaklığı herkese ulaşır.

Büyük savaşlarla küçük kırılmalar arasında sandığımız kadar büyük bir mesafe yok aslında. Aynı duygular farklı ölçeklerde yeniden üretiliyor: Güç, kontrol, kaybetme korkusu, hırs…

Bugün cinayet sadece bireysel bir suç değil; kitlesel bir gösteriye dönüşmüş durumda. İhanet yalnızca bir ilişkiyi değil, insanlığın kendisini hedef alıyor. Şiddet, bir sapma değil; bir yönetim biçimi haline geliyor. İntihar ise bazen bir bireyin değil, bir toplumun sessizce içine çekildiği bir çöküşe dönüşüyor.

SEYRET!

 

Bütün bunların ortasında, biz ne yapıyoruz?

Seyrediyoruz.

Şiddet sadece yaşanmıyor; aynı zamanda izleniyor. Medya, gazeteler, televizyonlar, dijital platformlar… Şiddeti sadece aktarmıyor. Onu büyütüyor, detaylandırıyor, dramatize ediyor. Bilgi vermek için değil; dikkat çekmek, izleyiciyi yakalamak, hatta kışkırtmak için!

Hikâyeleri merakla takip ediyoruz. Bazen farkında olmadan bir tür iştahla… Şiddet, böylece etik bir mesele olmaktan çıkıyor; bir içeriğe, bir ürüne dönüşüyor.

İnsanların birbirini sadece izlediği bir dünyaya doğru ilerliyoruz. Herkesin bir tür röntgenciye dönüştüğü, gerçek ilişkilerin, “dokunmanın” yerini ekranların aldığı bir dünya… Guy Debord’un yıllar önce söylediği gibi: “Gösteri, insanların olup bitenleri görmezlikten gelmelerini ve yine de anlaşılabilen bir şey varsa bunu derhal unutturmayı büyük bir ustalıkla başarır.” Gösteri, kendini sunan gerçekliğin yerini alır.

Bugün o gösterinin en güçlü malzemesi şiddet. Bir olay olduğunda, ilk refleksimiz yardım etmek değil çoğu zaman. Kaydetmek, paylaşmak, izlemek.

Bu haberleri izleyen, bu görüntülere tanıklık eden insanların zihninde çoğu zaman aynı cümle dolaşıyor: “İyi ki benim başıma gelmedi…” Bu cümle, bir rahatlama cümlesi. Ama aynı zamanda bir mesafe koyma biçimi. Olan biteni kendimizden uzaklaştırmanın, sorumluluğu dışarıda bırakmanın yolu.

İnsanlar şiddet içeriklerini bazen anlamak için izliyor. Bazen hazırlanmak için. Bazen de hissetmek için. “Benim başıma gelse ne yapardım?” sorusuna cevap arıyor. Özellikle kadınlar için bu içerikler, çoğu zaman bir tür kendini koruma refleksinin parçası haline geliyor. Riskleri öğrenmek, tehlikeyi tanımak, hazırlıklı olmak…

Diğer yandan, kontrollü bir korku deneyimi de söz konusu. Gerçek bir risk altında olmadan, korkuyu, gerilimi, adrenalini hissetmek… Fakat bu sınır çok ince. Çünkü sürekli maruz kalınan şiddet, bir noktadan sonra duyarlılığı artırmıyor; aşındırıyor.

Bu noktada ise daha karanlık bir kapı aralanıyor: Taklit.

Copycat crime” denilen şey tam da bu. Medyada yoğun şekilde yer bulan bir cinayet, bir saldırı ya da bir intihar… Sadece haber olarak kalmıyor. Bir başkası için modele dönüşebiliyor. Araştırmalar gösteriyor ki insanlar çoğu zaman suçun nedenini değil, nasıl işlendiğini kopyalıyor. Yani medya yalnızca anlatmıyor, istemeden de olsa, öğretiyor.

Bu yüzden mesele sadece şiddetin varlığı değil; nasıl anlatıldığı. Bir suç ne kadar detaylı, ne kadar sansasyonel, ne kadar “hikâyeleştirilmiş” şekilde sunulursa, o kadar çoğalıyor. Fail öne çıkarıldıkça, mağdur görünmez hale geliyor. Şiddet, bir dehşet olmaktan çıkıp bir anlatıya dönüşüyor. O anlatı, tekrar tekrar izleniyor. Bölüm bölüm. Sahne sahne. Tıpkı bir dizi gibi.

Şiddetin Netflixleşmesi tam olarak bu. Gerçek hayat, kurgu formatına indirgeniyor. Cinayetler sezonlara ayrılıyor. Davalar final bölümü bekler gibi takip ediliyor.

Zaman geçtikçe kaçınılmaz olan gerçekleşiyor: Ahlaki yorgunluk. Her gün yeni bir cinayet. Her gün yeni bir şiddet haberi. Bir süre sonra insan tepki verememeye başlıyor. Çünkü insan sürekli aynı şeyi hissedemez. Empati, sınırsız bir kaynak değil, vicdan da öyle. Sonuçta insan alışıyor, alıştıkça susuyor, sustukça normalleştiriyor. Bir süre sonra, en ağır olan bile sıradanlaşıyor.

Artık hiçbir şey yeterince sarsıcı değil!

Halbuki bir toplumun en büyük güvencesi, kendi içindeki o görünmez dengedir. Yanlışı ayırt edebilen, kötülüğe direnç gösterebilen, çürümeyi fark ettiğinde alarm veren o iç mekanizma…

Neyin olup bittiği değil sanki artık mesele; insanın, olup bitenle arasına koyduğu mesafe. O mesafe büyüdükçe, dün dehşet dediğimize bugün sadece bakakalıyoruz.

Bir toplumun gördüğüyle arasındaki mesafenin, vicdanından daha büyük hale geldiği an, artık hiçbir şeyin gerçekten “fazla” olmadığı andır.

 

Sadık ÇELİK

[email protected]