İstanbul
Açık
10°
Adana
Adıyaman
Afyonkarahisar
Ağrı
Amasya
Ankara
Antalya
Artvin
Aydın
Balıkesir
Bilecik
Bingöl
Bitlis
Bolu
Burdur
Bursa
Çanakkale
Çankırı
Çorum
Denizli
Diyarbakır
Edirne
Elazığ
Erzincan
Erzurum
Eskişehir
Gaziantep
Giresun
Gümüşhane
Hakkari
Hatay
Isparta
Mersin
İstanbul
İzmir
Kars
Kastamonu
Kayseri
Kırklareli
Kırşehir
Kocaeli
Konya
Kütahya
Malatya
Manisa
Kahramanmaraş
Mardin
Muğla
Muş
Nevşehir
Niğde
Ordu
Rize
Sakarya
Samsun
Siirt
Sinop
Sivas
Tekirdağ
Tokat
Trabzon
Tunceli
Şanlıurfa
Uşak
Van
Yozgat
Zonguldak
Aksaray
Bayburt
Karaman
Kırıkkale
Batman
Şırnak
Bartın
Ardahan
Iğdır
Yalova
Karabük
Kilis
Osmaniye
Düzce
44,8718 %0.02
52,8086 %-0.11
6.907,02 % -0,85
74.181,80 %-1.877

Gülistan Doku dosyası ve gazetecilik

YAYINLAMA: | GÜNCELLEME:
Gülistan Doku dosyası ve gazetecilik

   Bakmayın siz şimdi gazeteler, haber siteleri ve televizyonların “Gülistan Doku cinayeti” haberleriyle kaplanmasına. Gülistan Doku dosyası, başlangıçta, sıradan bir “intihar vakası” olarak kapatılmak istenmişti.

   Gülistan Doku’nun kaybolduğu 5 Ocak 2020’den itibaren dosyanın kapanmasını önleyen, kadın örgütlerinin mücadelesi ve ailenin kızlarını aramaktan vazgeçmemesiydi. Onların çabasına muhalif medya, yerel gazeteciler, özellikle de kadın gazeteciler, baştan itibaren destek verdi.

   İktidar medyasının ilgisi ise baraj gölündeki aramalar ve sonraki açıklamalarla sınırlı kaldı. Yıllar geçtikçe ilgiyi neredeyse tamamen kaybettiler, bu dosyayı iyiden iyiye unuttular.  

     İlk günden itibaren intihar ettiğine değil, kızlarının cinayete kurban gittiğine inanan Gülistan Doku’nun ailesi, asla geri adım atmadı. Sosyal medyada “Gülistan Doku’nun ailesi” hesabı açarak, #GülistanDokuyaNeOldu etiketiyle kampanya başlattılar; suç duyurularıyla, eylemlerle kızlarını aramayı sürdürdüler. Ailenin ve kadın örgütlerinin peşini bırakmamaları polisin, savcılığın zaman zaman özel ekipler kurmasını, hatta 2022’de Gülistan Doku’nun kaybolmadan önce son görüştüğü kişi olan erkek arkadaşı Zeinal Abarakov’un, Alanya’da kısa süre gözaltına alınmasını sağladı. Her seferinde de soruşturma bir türlü ilerleyemedi.

       2022’den sonra da kadın örgütleri, Gülistan Doku’nun annesi Bedriye Doku ve ablası Aygül Doku Filiz başta olmak üzere tüm ailesi, eylemler, suç duyuruları ve açıklamalarla “cinayet” iddialarını gündemde tuttu. Unuttuğum olabilir endişesiyle isimlerini vermiyorum ama genel olarak muhalif medya ve Kürt medyası, Gülistan Doku haberlerini titizlikle sürdürdü; soru işaretlerinin aydınlanması doğrultusunda yayın yaptılar.

  

Yerel gazeteciler arasında özellikle Serhat Ozan Yıldırım ve Ferit Demir, Gülistan Doku için yapılan eylem ve tüm girişimleri yıllarca dikkatle izledi. Yaygın medyaya haber akışında ikisinin de katkısı büyüktü. Ailenin “cinayeti örtbas etmek”le suçladığı dönemin Tunceli Valisi Tuncay Sonel, bir haberinden dolayı Ferit Demir’e dava açtı. Ferit Demir de Ankara 7. Asliye Hukuk Mahkemesi’ndeki davanın çağrısını aldığında “Elinizde hiçbir kanıt yokken neden Gülistan Doku, Sarısaltuk viyadüğünden atlayıp intihar etti’ dediniz?” gibi sorular yöneltti.

     Uzun süre kapalı kalan soruşturma dosyası, Cumhuriyet Başsavcısı Ebru Cansu’nun 2024 yılında Tunceli’ye atanmasıyla yeniden açıldı. Başsavcı, Gülistan Doku’nun öldürüldüğüne dair şüpheleri güçlendiren yeni kanıtlara ulaştı. "Kasten öldürme" ve "suç delillerini karartma" şüphesiyle eski valinin oğlu Mustafa Türkay Sonel’in de aralarında olduğu on kişi tutuklandı.

   Halk TV’nin Tuncay Sonel’in avukatını yayına almasını da yadırgamamak gerek. Önemli olan nasıl konuşulduğu, neler sorulduğu. Avukat yayında ağırlanmadı, doğru sorularla didiklendi. Savunmaya da söz hakkı tanımakta bir yanlış yok.

    Şimdi bütün medyanın dikkati bu soruşturmanın üzerinde.  Her soruşturmada olduğu gibi duygularımızı bir kenara bırakarak gazeteci serinkanlılığıyla izlemek ve aktarmak gerektiğini anımsatayım. Gazeteci, önyargılarla, peşin hükümlerle değil, verilerle, kanıtlarla konuşur, yazar. 

 

      O çocuğun fotoğrafları

    İletişim Başkanlığı’nın Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’taki okul saldırılarıyla ilgili açıklamasındaki “medyanın sorumluluk bilinciyle hareket etmesi” çağrısı değerliydi:

    “Şiddet eylemlerinin ayrıntılı tasvir edilmesi, maktullerin ve faillerin kimliklerinin öne çıkarılması, olayların dramatize edilerek sürekli gündemde tutulması; benzer eylemlere özendirici etki oluşturabileceği gibi, toplumda korku ve panik iklimini de derinleştirebilecektir. Bu nedenle yayınlarda ölçülülük, hassasiyet ve etik ilkeler temel alınmalıdır.”

     Haklı ve bizlerin de yıllardır vurguladığı uyarılardı bunlar. Ancak iktidar medyası bile bu çağrıya uymadı; medyanın genelinde etik ilkeleri hiçe sayan, şiddetin etkisini büyüterek yansıtan, toplumda travmayı artıracak yayınlar oldu.

      14 yaşındaki saldırgan çocuğun poligonda atış yaparken, doğum gününü kutlarken, okulda dans ederken çekilen fotoğraf ve görüntüleri kullanıldı. Oysa bu tür görsellerin sakıncası, saldırgan çocuğun WhatsApp profiline ABD’de 6 kişiyi katleden Elliot Rodger’ın fotoğrafını koymasından bile belli.

    Önceliğimiz okul saldırılarının özendirici olmaması, toplumda korku ve panik etkisi yaratmaması için özen göstermek olmalıydı. Maalesef bu yapılamadı; korku ve endişenin yayılmasına aracılık edildi. Okul saldırılarının temel nedenlerine yoğunlaşılmadı; kamu otoritesinin sorumluluğu, eğitim sistemindeki bozulma yok sayıldı.

     Bu saldırılar, bireysel ve ailevi problem olarak ele alındı; saldırının önlenememesi de güvenlik sorununa indirgendi. Polisiye gözlükle bakılınca da çocuklar, “suç”un odağına konuldu, güvenlik tehdidi olarak gösterildi. Ardından başlayan çocuk gözaltıları da tehlikeyi önleyecek bir yöntemmiş gibi desteklendi haberlerde.

   Benzer olaylardaki yayınları bildiğimiz için çok da şaşırtıcı olmadı bu habercilik. Zira medyanın bu saldırıları temel nedenleriyle ve etik ilkelere uygun sunabilmesi için izlenme/okunma kaygılarından uzak ve kamu yararını önceleyen kuruluşlar olması gerekir. Maalesef yaygın medya bu çizgiden uzak. Ekonomik ve ticari kaygıları, siyasi iktidarın çıkarları daha öncelikli onlar için.

      Bu saldırılardan önce de haberler ve özellikle TV dizileri şiddet doluydu. TV haberlerinde ve haber sitelerinde okullardaki akran zorbalıklarının, çocukların birbirleriyle kavgalarının görüntüleri örnek oluşturacak biçimde tekrar tekrar yayımlanıyordu. TRT’nin dizileri bile kanlı sahnelerle doluydu. İktidar kanalları vurdulu kırdılı, mafya dizileriyle kaplıydı.

      Okul saldırılarının ardından, “olay anına ait görüntü paylaşmayın, mağdurlar ve görgü tanıklarıyla konuşmayın” açıklaması yapan RTÜK, iktidar televizyonlarındaki şiddeti görmezden geliyordu. RTÜK, “düzenleyici kurum” olarak bugüne değin görevini yapsaydı bu okul saldırılarından sonra şiddet içeren TV dizilerinin apar topar yayından kaldırılması, senaryolarında değişiklik için paniklemeye gerek kalmazdı.

     O dizilerde şiddet zaten hiç olmamalıydı.

     

Yeni icat edildi: Ünlü olma suçu

    Artık “Ünlülere uyuşturucu operasyonu”nda kaçıncı dalga olduğunu sayamıyorum, ucunu kaçırdım. Geçen hafta yine “ünlüler” gözaltına alındı, “ünlü” sıfatı yine haber başlıklarındaydı:

    “Sekiz ünlü daha hapsi boyladı”, “Sekiz ünlü daha tutuklandı”, “Ünlülere uyuşturucu soruşturmasında yeni gelişme”.

   Bu insanlar, uyuşturucu kullandıklarına dair bilgi ya da kanıt elde edildiği için mi operasyonlara maruz kalıyorlar, yoksa sırf ünlü oldukları için mi? İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Fatih Dönmez, adliye muhabirleriyle yaptığı toplantıda “uyuşturucu operasyonları”nın başarısını anlatırken, dolaylı olarak bu sorunun yanıtını da vermiş:

    “Ünlüler örnek alınan özenilen insanlar. Toplumda ve ailelerde farkındalığın arttığını düşünüyoruz. Narkotik operasyonlarımız devam edecek."

     Başsavcı Dönmez, “toplumda farkındalığı artırmak” için “örnek alınan” ünlüleri kullandıklarını dolaylı bir dille anlatmış bu sözlerle. Nitekim “Ünlüler uyuşturucu dosyası’ kapsamında gözaltına alınan 255 şüpheliden 169’unda “uyuşturucu maddeye rastlandığı” bilgisini de veriyor.  Uyuşturucu çıkmayan 86 “ünlü”nün mağduriyetinden söz etmiyor.

     Başsavcı Dönmez, bir yandan da “Amacımız ifşa değil” diyor, ama bu insanlar gözaltına alınır alınmaz isim isim açıklamalar yaparak onları suçlu ilan ediyor, damgalıyorlar. Bu sayede “ünlü” olmak başlı başına suç olarak sunuluyor topluma.

    Operasyonlar dalga dalga devam ettikçe sanat dünyasında, tiyatro, dizi ve sinema sektöründe “endişeli bekleyiş, korku ve huzursuzluk” da yayılıyor. Öyle ki, yapımcılar, projelere başlarken oyunculara uyuşturucu testi yaptırmayı düşünecek hale gelmiş. Ne yazık ki, ünlülere “itibar suikastı”na medya da savcılık açıklamalarını ve dilini yineleyerek katkıda bulunuyor.

 

Yine gazeteciliği cezalandırdılar

   BirGün yazarı ve BirGün TV programcısı Zafer Arapkirli, yargılandığı davadaki savunmasına “daha ciddi ve gerçek bir suçu” ihbar ederek başladı:

    “Halkı topluca ve kesif bir karanlığa sevketmek suçu.’ Bugünün siyasi iktidarı, benim maruz kaldığım durum gibi, bağımsız gazetecileri işlerini yapmaktan alıkoyarak, halkın bilgi ve haber alma hakkına engel olmak istiyor.”

    Halen hapiste tutulan gazeteciler Merdan Yanardağ, Alican Uludağ ve İsmail Arı ile haklarında davalar açılan Furkan Karabay ve Sinan Aygül’ü örnek veren Arapkirli, “Bir kulp takarak gazeteciliği cezalandırmaya çalışıyorlar” dedi.

   Bu tür davalarda hep yaşandığı gibi bu savunma mahkemeyi hiç mi hiç etkilemedi; “halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yaydığı” gerekçesiyle 2 yıl 6 ay hapis cezası verdiler Arapkirli’ye.

    “Gazeteciliğin cezalandırıldığı” değerlendirmesinin haklılığı iki gün sonra Bakırköy 34. Asliye Ceza Mahkemesi’nin kararıyla bir kez daha kanıtlandı. Gazeteci Timur Soykan’a “gizliliği ihlal” ettiği gerekçesiyle 10 ay, Barış Pehlivan ve Murat Ağırel’e de “halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yaydıkları” gerekçesiyle 15’er ay hapis cezası verildi.

   Soykan, Pehlivan ve Ağırel’e verilen cezaların gerekçesi, Halk TV’de yayımlanan “Kayda Geçsin” programında Türkiye’nin İsrail ile ticaretinin sürdüğünü ve İstanbul Havalimanı VIP bölümünde altın kaçakçılığı yapıldığını anlatan yayındı!

    Şanlıurfa’da gazeteci Mehmet Yetim de yine aynı gerekçeyle tutuklandı. Oysa o da halkı yanıltılmıyor, tam tersine aydınlatmaya çalışıyor; gazetecilik yapıyordu.

 

 Tek cümleyle:

  • Türkçede canlılar için “tane” sözcüğü kullanılmaz, ama İçişleri Bakanı Mustafa Çiftçi, K. Maraş’taki saldırı sonrasındaki açıklamasında ölen öğrenci ve öğretmenler, yaralılar, savcılar ve müfettişler için tam 11 kez “tane” dedi.
  • Türkiye gazetesinin “Artık Meclis’te yoklama isteyip kaçmak yok” haberinde çalışmaların aksamasında iktidar milletvekillerinin TBMM’ye gelmemesinin etkisinden söz edilmiyordu.
  •  Yeni Yaşam gazetesinin “Madenciler Ankara yolunda” haberinde işçilerin Eskişehir’den yola çıktığı ve Doruk Madencilik’in bu kentte olduğu bilgisi yoktu.
  • Yeni Şafak, “Erkol’un CHP’de aciliyeti yok” haberinde CHP il başkanları toplantısının “çarşamba gününe planlandığı” bilgisi yanlıştı; toplantı bu haberin çıktığı salı günü yapıldı.
  • Yerel gazeteci Yüksel Kalkan, CHP’li Ayvalık Belediyesi hakkındaki haberlerinden sonra bir grubun saldırısına uğradı, dövüldü.
  • Spor yorumcusu ve gazeteci Ertem Şener, Bursa yolunda 150 km hızla giderken direksiyonu tek elle kullanarak öbür eliyle telefonla anons çekti ve görüntüyü sosyal medyada yayımladı.

ELEŞTİRİ, ŞİKÂYET VE ÖNERİLERİNİZ İÇİN: [email protected]

  

Yorumlar
Yorum yazma kurallarını okumuş ve kabul etmiş sayılırsınız