Tekrar faşizm mi?
Birinci Dünya Savaşı’nı kaybeden Almanya’nın, savaşın ardından İtilaf Devletleri tarafından imzalatılan antlaşmayla özellikle ekonomik açıdan eli kolu bağlanmıştı. Kazananlar tarafından bilinçli olarak yapılan bu hamle, Almanya’da yükselen enflasyona ve işsizliğe yol açtı. Spartakist hareketin 1919’da kanlı bir biçimde bastırılması da buna eklenince, kısa sürede Nasyonal Sosyalist Parti’nin yükselişine tanık olundu.
1933’te iktidar olan Hitler, kendisinden yıllar önce, 1922’de İtalya’nın başına geçen Mussolini ile birlikte dünyayı büyük bir hızla sonu kendileri açısından felaketle sonuçlanacak İkinci Dünya Savaşı’na sürükledi. Nazizm ve faşizm, bilindiği gibi demokrasi ile sosyalizmin, yani ABD, Sovyetler Birliği ve İngiltere’nin ittifakıyla tarihe karıştı.
Savaş sonrası dönem, bütün dünyada sosyalizmle liberal demokrasilerin genelde “Soğuk” mücadelesiyle geçti. Bu süreç, sosyalizmin yanlış uygulaması, özgürlüklerin yok sayılması, ideolojinin kendini yenileyememesi gibi nedenlerle SSCB’nin yıkılmasının ardından son buldu.
1989-1991 yılları arasında yaşananlar, başta Francis Fukuyama gibi isimler olmak üzere ezici çoğunluğa nihai zaferi liberal demokrasilerin kazandığını düşündürdü. Böylece artık savaşlar son bulacak, dünya liberalizmin öncülüğünde topyekun refaha ve huzura kavuşacaktı.
Ancak beklendiği gibi olmadı. 11 Eylül 2001’deki saldırılar hayallerin boşa çıktığını gösteren ilk örnekti. Ayrıca ABD, dünya üzerindeki hegemonyasını korumak ve güçlendirmek için karşıt cephelere ihtiyaç duymaya devam ediyordu.
11 Eylül 2001’den günümüze uzanan süreç, ABD’nin 1991’den sonra zannedildiği gibi dünyada tek büyük güç olarak kalamayacağını ve emperyalist güçlerin dünyayı paylaşmak adına gerektiğinde savaş çıkarabileceklerini açıkça kanıtladı. Fukuyama gibiler yanılmışlardı.
Bu süreç aynı zamanda, liberal demokrasilerin de yıpratılabildiğini gösterdi. Demokrasiyi, kuvvetler ayrılığını, özgürlükleri, insan haklarını umursamayan popülist liderler birbirinden farklı toplumsal özelliklere sahip birçok ülkede işbaşına geldiler. Trump bu tür liderlerin en bilineni olarak yaptıklarıyla ve söyledikleriyle şimdiden tarihe geçti.
1945’te el ele vererek faşizmi ortadan kaldıran sosyalizmle liberalizm bugün aradan geçen 80 yılda belki de en zorlu dönemini yaşıyor. Sosyalizm 1991’de SSCB’nin yıkılmasıyla ve Doğu Blokunun ortadan kalkmasıyla zaten ciddi iç hesaplaşma gerektiren bir sürece girmişti.
Liberal demokrasiler ise yukarıda sözü geçen popülist liderler elinde adeta yok oluşa sürükleniyor. 80 yıl önce faşizme karşı mücadele edenlerin kemiklerini sızlatacak biçimde, demokratik düzen içerisinde faşizme yönelme emareleri gösteren bu tür siyasetçileri, kendilerini seçimle göreve getiren halkların dışında durdurabilecek herhangi bir güç bulunmuyor. Toplumların işte bu gücün bilincinde olarak hareket etmeleri ve tarihten ders alarak tercihte bulunmaları, insanlığın 80 yıl önce yaşadığı trajedinin tekrarlanmaması adına büyük önem taşıyor.