Tarık Ali’nin öngörüleri
Pakistanlı tarihçi-yazar Tarık Ali’nin, ABD’li ünlü muhalif yönetmen Oliver Stone ile yaptığı uzun söyleşi 2012 yılında Alfa Yayınları tarafından yayımlanmıştı. Tarih Üzerine Söyleşi isimli kitapta genel olarak ABD ve dünya tarihi üzerinde durulurken, ara ara güncel siyasi meselelere de değinilmiş ve Tarık Ali bazı konulardaki fikirlerini ve önerilerini paylaşmıştı.
Bunlardan birincisi, ABD’nin arka bahçesi olarak tabir edilen Güney Amerika’da, ABD karşıtı liderlerin söyleşinin yapıldığı dönemde art arda devlet başkanı seçiliş olmalarıydı. Başta Venezuela’da Chavez olmak üzere, Bolivya, Brezilya, Arjantin gibi ülkeler ABD egemenliğine karşı olan liderler tarafından yönetiliyor, bu durum her antiemperyalist aydın gibi doğal olarak Tarık Ali’yi de umutlandırıyordu.
Ancak aradan geçen 15 yılda durum tamamen tersine döndü. Güney Amerika’da ABD karşıtı siyasetçilerin neredeyse tümü koltuklarını kaybetti. Son olarak Chavez’in halefi Maduro’ya yapılan operasyonla Venezuela’nın kaynaklarına da el konulmuş oldu. Ayrıca ABD tarafından yayınlanan raporlarda, Güney Amerika’da ABD’nin çıkarlarına aykırı hareket edecek hiçbir güce tahammül gösterilmeyeceği açıkça vurgulandı.
Tarık Ali’nin söyleşide dile getirdiği ABD’nin dünya üzerindeki hegemonyasını kırabilecek önerilerinden biri ise dünyanın çeşitli bölgelerinde belli başlı ülkelerin birlikler kurarak farklı güç odakları yaratmasıydı.
Bu belli ölçüde, zaten var olan Şanghay İşbirliği Örgütü gibi yapıların güçlenmesiyle gerçekleşti. Fakat geldiğimiz süreç bize, bu tür yapıların başını çeken Çin veya Rusya’nın, tıpkı ABD gibi emperyalist emellerle hareket ederek yeri geldiğinde savaş çıkartabileceğini de gösterdi. Bu yapılar ABD’nin hegemonyasını bir ölçüde kırabiliyordu ancak diğer yandan emperyalizmin bir başka versiyonu olarak gün yüzüne çıkıyordu.
ABD’nin, kendisine karşı olan liderleri operasyonlarla veya savaş çıkartarak koltuklarından etmesi, Pakistanlı yazarın üzerinde durduğu bir başka meseleydi. Yazara göre ABD’nin bu tür müdahaleleri kabul edilemezdi. ABD’ye karşı olan ancak ülkelerinde diktatörlük rejimi kuran liderlerin de savunulacak bir yanları yoktu. Bu durumda yapılması gereken ise baskı altında ezilen halkların ABD müdahalesine fırsat vermeden ayağa kalkmaları ve başlarındaki diktatörlere karşı mücadele etmeleriydi.
Buna benzer bir tablonun bugün İran için geçerli olduğu söylenebilir. Rejim tarafından katledilen ve istekleri görmezden gelinen İran halkının, ABD müdahalesine fırsat vermeden başlarındaki Molla rejimini alt edecek gücü fazlasıyla vardır.
Tarık Ali’nin kitapta değindiği ve yukarıda bahsi geçen konulardan ilk ikisi hakkında aradan geçen 15 yılda beklenenin tam tersi biçimde olumsuz sonuçlar ortaya çıkmışsa da, en azından İran özelinde somutlaşan son konuda, olayların Tarık Ali’nin beklentisi yönünde gelişmesi bütün ilerici güçlerin arzusudur.