Ölüm asude bahar ülkesidir...
Yıllar önce Madam Anahid’in öldüğünü haber aldığımda yazdığım notları buldum bu gün. Şöyle yazmışım:
“Al bakalım. Madam Anahid, ya da Çiçek Pasajı ile Nevizade Sokağı müdavimlerinin seslendiği gibi sadece “Madam” da bu dünyadaki geçici misafirliğini noktalamış. Yetmiş yıllık akordeonunun, hayatı ve giyimi gibi siyah beyaz tuşlarından son bir si bemol vererek, hepimize adiyöyü çekip,son reveransını göstermiş. Kendisine Büyükada’da ilk akordeon derslerini veren bıçkın Yorgo ile o zamanın parasıyla tastamam seksen yeşil banknota kıyıp, Yüksekkaldım’lı Papa Corc’un dükkanından o akordeonu alan Ermeni güzeli anneciğinin yanına uçmuş.
Böylece, kafamızda kavak yellerinin estiği ilk gençlik yıllarımızın votkalı kara birasında ya da acılarımızın deryalara sığmadığı son günlerimizin acı anasonlu rakısında “Papatya Gibisin Beyaz ve İnce” şarkısını çalarak gönlümüzü ferahlatan Anahid Yulanda Varan da, yetmiş sekiz yıl önce antresini gösterdiği yalan dünyaya veda edip, Baba, Oğul, Kutsal Ruh teslisine yelken açmış. Toprağı bol olsun, Peygamber İsa’nın şefaati üstüne olsun. Yakasından hiç düşürmediği alev kırmızısı gülü, o bilinmez alemde de gezdirip dursun. Muhterem seyirciler, kaybolmuş hayatlar tiyatorasından bir buklecik daha burada hitam bulmuş idir, ne sanaoorsunuz? Perde...!
Bu dünyada ölüm varsa...
Bu notları okuyunca yine hüzünlendim. Ölüm bu. Ölüm ayrılık demek. Kolay mı?
Sevsek de sevmesek de, korksak da korkmasak da bizi katiyen adam hesabına almayıp kendi hükmünü yürüten, yaşarken omuz başımızda gezdirdiğimiz, öte yana geçtiğimizde de bizi omuzlayan ölümden söz ediyorum.
Hep söylenir, hep yazılır. “Doğum kadar ölüm de tabiidir. Doğum varsa ölüm de vardır. Hepimiz bu dünyada misafiriz. Hoş geldin bebek, yaşama sırası sende. Ölüm bize vız gelir, tırıs gider. Gün gelir dürümümüzü yapar, sarı deftere noktamızı koyarız annadın mı? Ölüm bize hoş geldi, safa geldi...” denir. Denir de...
Gerçek bu mu? Gerçekten ölümden korkmuyor muyuz? Daha doğumumuzla başlayan kısa yolculuğun bir gün gelip de sona ereceği gerçeğine kendimizi inandırabildik mi? Ateş düştüğü yeri yakmıyor mu? Camilerin önünden geçerken, sıranın bize ne zaman geleceğini düşünüp, ürpermiyor muyuz? Sabah işe gitmek için hane halkı ile vedalaşırken, “Acaba akşama görüşebilecek miyiz” düşüncesi hiç aklımızdan geçmiyor mu?
Ölüm asude bahar ülkesidir bir rinde...
Aslına bakılırsa, insanoğlu istediği kadar tersini söylesin, ölüme pek de kabullenici davranamaz. Yaşıyor olmanın doğal bir refleksidir bu. Bir çeşit meşru müdafaa durumudur.
Ama, bizim gibi sıradan insanların dışında, ölümü hilesiz hurdasız, amasız, ancaksız kabullenmiş, onu bir sümbül, bir leylak demeti gibi gören adem oğulları da vardır bu dünyada. Rintlerden söz ediyorum. Eski yaşamın ve eski kültürün ayrılmaz bir parçası olan rintlik geleneğinden söz açıyorum.
Osmanlı sarayının büyüklüğü ve debdebisi “bezm u rezm” yani içki ve eğlence meclisiyle savaşta kendini gösterirmiş. Divan şiirinin engin gönüllü şairleri de kendisini rint sayıp, rindane edalı, yani ölüme boşvermiş olmakla övünürlermiş.
Rint farsça bir sözcük. Osmanlıca sözlüklerde, “Hint vezninde bi-kaydu laubali ve zeyrek ve münkir manasındadır. Türkide yosma derler –zahiri melam ve batıni selik kimseye de ıtlak olunur ki, melamiye taifesidir” diye tanımlanmış. Osmanlının en ünlü sözlüğü Kamus-i Osmani’de ise rinde “Arif-i laubali meşrep, feylesof ve lakayd-ı reviş, sureti sade, mutadı bade ve fakat nur-ı irfan ile piraste olan hakim” diye anlam verilmiş.
Bu sözcükleri günümüz Türkçesine çevirirsek, rint, çevresini umursamayan, gösterişsiz, içki sever, din kuralarına pek aldırmayan, gönlü zengin, özü sözü doğru, zeki, şen şakrak, dünya yansa hasırım yandı demeyen bir bilge insan. Yani kısacası bu dünyanın fakirliğine de, zenginliğine de boş veren, adam gibi adam olan ve bütün bunların doğal sonucu olarak ölüme de gönülden bir hoş geldin çeken insan.
Ölüm vardır ama bu dünya da sevilir
Rintsek, yani mertsek,dürüst, hoşgörülü, insana saygı duyan, sevgili, şefkatli, azla yetinen ve alçakgönüllü isek, ölümden korkmaya gerek yok.
Rintin dünya görüşünün, yaşama bakışının özünde, “yaşamayı sevme, yeryüzünde mutlu olma özlemi” var. İnsan yaşamı boyunca mutlu olmak ister ve bu, insanın yeryüzünde var olmasıyla eşit tarihlidir. İlkçağ insanı mutlu olmak istemiyor muydu? Var olduğuna inanmak onun mutluluk kaynağı değil miydi? İlah Dionysos, mutluluğun coşup taşmakla, yani derin bir yaşama sevincine kapılmakla mümkün olabileceğini söylemiyor muydu yüzyıllar önce?
İran’ın efsanevi hükümdarı Cemşit, şarabı çektiğinde “ben bir rindim” diye gazeller döktürmüyor muydu?
Rintlik geleneğinin kökünde, şu dünyaya kötümser bakışın etkisi var. Ölüm korkusuyla, hayatın kısa olduğunu bilmenin sıkıntısıyla şu dünyanın güzelim renklerini görememek, mutluluğun küçücük şeylerde, mesela inci gibi bir gülüşün yansımalarında olduğunu bilememek şeklindeki kötümser dünya bakışına bir tepki olarak ortaya çıkmış rintlik. Şarap ve şen şakraklık konusundaki şiirleriyle tanıdığımız Baki, “Cihan efsanedür aldanma Baki” dememiş mi?
Rintlikte aslında bu dünyayı, en az rint olmayan insanlar kadar sevmek de var. Rint, seven insan. Aşk, yani sevgi insanı olgunlaştırır. Düşünelim ki sadece bu bile yaşamayı sevmemiz için başlı başına bir nedendir.
Rintlik, yaşamda önemli sayılanın aslında önemsiz olduğunu, ağır sayılanın hafifliğini, bilgiçlik ve tutuculuğun özündeki cahilliği, ikiyüzlülüğün, dalkavukluğun gerçek yüzünü, hem de her şeyi alaya alarak ortaya koymak. Yani bu dünya acılarına karşı Can Yücel gibi koskoca bir kahkaha koyuvermek. Nazım Usta gibi, şu hayatta bizim için kurulan irili ufaklı darağaçlarına karşı gülüp, ensemizi kaşıyıvermek.
Adam gibi, kadın gibi, kısacası insan gibi yaşıyorsak. Yaşamanın ciddi bir iş olduğuna inanıp gereklerini yerine getiriyorsak. Adam gibi seviyorsak. Aşk acısı çekiyorsak. Mutluluğun bir çocuğun mercan gözlerinde olduğunu biliyorsak. Sevdiğimizin yanağına her gün bir mercan gülü iriliğinde öpüşler konduruyorsak. Kimseleri kırmıyor, incitmiyorsak, sakat bir sokak köpeği gördüğümüzde gözyaşı döküyorsak. Karanfilin sadece karanfil, şebboyun şebboy, leylağın leylak, hanımelinin hanımeli olmadığını, bunların biz ölümlüler için yaratılmış koskoca bir lütuf olduğuna inanıyorsak.
Elimizin ayağımızın hala tutar olmasına şükredebiliyor ve bundan yaşama sevinci duyuyorsak. Sevdiğimizin bizim için yaptığı fukara bir menemen yemeğinin üstüne küçücük bir fesleğen dalı koymasından, yoksul meyhanelerde içtiğimiz rakının yanına garsonun, “bu da benden abi” diyerek aysberg beyazlığında incecik bir dilim beyaz peynir takdim etmesinden yüreğimiz pırpırlanıyorsa, ölüm bizi niye korkutsun ki?
İşten kovulan arkadaşımızın acısını biz de tam kalbimizde duyuyorsak. Kavuşamayan sevdalılar için iki damla göz yaşı döküyorsak. “Rüzgar söylüyor şimdi o yerlerde bizim eski şarkımızı"”ya da "O yar ile hoşça geçen demler bana kar oldu” şarkılarının söylemeye çalıştığını gerçekten anlayabiliyorsak. Yollarımızın çoktan ayrıldığı eski sevdiklerimizin maddi sıkıntısına karınca kararınca yardımcı olabilmek için banka müdürü dostlarımızın kapılarını aşındırmaktan çekinmiyorsak. Erkeği erkek, kadını kadın, çocuğu çocuk gibi yani insan gibi sevebiliyorsak. Hayvanları, bitkileri kendimizden ayrı tutmuyorsak.
Kısacası bu dünyayı tüm acı ve sevgileriyle dolu dolu yaşıyorsak, ölüm gerçeği karşısında enseyi karartmanın ne alemi var?
Ölüm, bir tatil günü rahatlığı için irkiltici, yani yazılması biraz sakıncalı bir konu. Ama bir de bu gözle bakabilirsek, o ürkütücülüğünü, o iticiliğini biraz olsun yitirmiyor mu? Yahya Kemal, “Ölüm asude bahar ülkesidir bir rinde/gönlü her yerde buhurdan gibi tüter/ve serin serviler altında kalan kabrinde/her seher bülbül açar/her gece bir bülbül öter” demiyor muydu?
Herkese dolu dolu bir yaşam dileğiyle dostlar...