İmamoğlu yanılgısı
12 Eylül darbesinden sonraki ilk yerel seçimler 1984 yılında yapıldı. Bu seçimden itibaren, yapılan her yerel seçimde İstanbul belediye başkanlığına seçilen isimler birçok faklı konuda birbirinden farklı özelliklere sahipti. Seçildikleri partiler, yaptıkları veya yapamadıkları icraatlar, başkanlıklarını sürdürdükleri dönemde yaşananlar ve daha birçok konuda birbirlerinden ayrılıyorlardı.
Toplumu etkileme ve kitleleri peşinden sürükleyebilme konusunda ise iki isim diğerlerinden bariz şekilde farklıydı.
1984’te ANAP’ın adayı olarak seçilen Bedrettin Dalan, parti içinde güçlü bir isim olmasına rağmen henüz Turgut Özal’a bayrak açabilecek kadar rüştünü ispat etmemişti. Büyük favori olduğu 1989 seçimlerinde sürpriz bir şekilde kaybedince siyasette yükselme şansını yitirdi. Sonraki yıllarda parti kurmak için girişimlerde bulunmasına, ardından DYP’den tekrar İstanbul büyükşehir belediye başkanlığına aday gösterilmesine rağmen başarılı olamadı.
Dalan’ı büyük bir sürpriz yaparak geçen SHP’li Nurettin Sözen’in dönemi, belediye işçilerinin grevleriyle, bu nedenle aksayan çalışmalarla ve başta İSKİ olmak üzere bazı skandallarla anıldı. Sözen soruşturmalarda aklanmasına rağmen bir sonraki seçimde aday gösterilmedi.
İstanbul, yukarıda bahsedilen kitleleri peşinden sürükleyebilme yeteneğine sahip başkan profiliyle ilk defa 1994 seçimlerinde karşılaştı. Sağdaki ve soldaki rakiplerinin oylarının bölünmesinden yararlanan ve yüzde 25 gibi oldukça düşük bir oy oranıyla başkan seçilen Recep Tayyip Erdoğan, bu şansı iyi değerlendirerek popülaritesini gün geçtikçe arttırdı. 1998’de yargı kararıyla görevden alınmasına rağmen, Fransa’daki Chirac örneğine benzer bir biçimde önce başbakan ardından cumhurbaşkanı oldu.
Erdoğan’dan sonra göreve gelen Ali Müfit Gürtuna da tıpkı Dalan gibi başkanlığının ardından parti kurmak için çalışmalar yapmasına rağmen yeterli desteği bulamayarak köşesine çekildi. Liderliğini Erdoğan’ın yaptığı AKP’nin aday gösterdiği Kadir Topbaş ise gerek yaşı gerek kişisel özellikleri nedeniyle siyasette yükselecek bir potansiyel taşımıyordu.
Erdoğan’a benzer şekilde, toplumu etkileme ve peşinden sürükleyebilme özelliğine sahip ikinci isim, 2019’daki seçimleri önce kıl payı ardından büyük farkla kazanan Ekrem İmamoğlu oldu. 2024’teki seçimleri açık farkla tekrar kazanması ise iktidarın şimşeklerini üzerine çekmesine yetti.
Geçtiğimiz yılın Mart ayında önce diplomasının iptal edilmesi, hemen ardından gözaltına alınarak kısa süre içinde tutuklanması, Erdoğan’ın, kendisinde bulunan özellikleri İmamoğlu’nda da gördüğünü gösteriyordu. Bu durum, cumhurbaşkanının siyasi geleceği için ciddi bir tehditti ve mutlaka önünün alınması gerekirdi.
İdare mahkemesinin diploma iptaline ilişkin yapılan itiraza yönelik verdiği son karar, iktidar kanadında bu konuda herhangi bir tutum değişikliğinin olmadığını tekrar gösterdi. İmamoğlu halen iktidarın korkulu rüyasıdır ve bugün hukuk zorlanarak hakları elinden alınmış olsa bile önümüzdeki ilk seçimde Erdoğan’ın en ciddi rakibi konumundadır.
İktidarın, hukuken İmamoğlu’nu engelleyerek bu kaçınılmaz gidişatı engelleyebileceğini düşünmesi ağır bir yanılgıdır. İmamoğlu şahsen aday olamasa bile, bu haksız uygulamaların yol açtığı toplumsal birikim Erdoğan’ı sandıkta alt edecek güce çoktan ulaşmıştır.