Buzlar çözülmeden
Buz. İki gündür önce tipi, sonra kuşbaşı, derken lapa lapa yağan kar dindi ve hemen ardından baş gösteren dondurucu bir rüzgar, her şeyi bembeyaz, buğulu ve çıngıraklı bir buzla kapladı.
Gece konuştu
İkisi de ter ve kir kokuyordu. Gecenin bu ilerlemiş saatinde iyice karanlıklaşmış olan ara sokaktan geçip, ışıklı dükkanların sıralandığı Tarlabaşı’na çıktılar. Ara sıra birbirlerinin kirden tarazlanmış saçlarını çekiştirerek, kaba el şakaları yaparak, yokuş aşağı inmeye koyuldular.
Beklemekten sıkılmıştı
Zorlukla biraz daha yürüyüp, Sakarya Caddesi’nin nispeten serin gölgeliğine sığındı. Sabah evdeki köhne televizyonda o gün hava sıcaklığının otuz üç derece olacağını dinlemişti ama bunun ne demek olduğunu pek kestirememişti. Ankara yanıyordu.
Aşktan söz ettiğimizde neden söz ederiz?
Doktorun odasındaki bekleme yerinde oturuyorum. Oysa ben şu anda evimin salonunda olmak istiyorum. Karım kanepede uzanmış. Pembe geceliğinin önü iyice açılmış. Şehvet uyandıran baldırları görünüyor. Şiir yazıyor. Karımın yılda iki kez şiir yazdığını size söylemiş miydim? İçkim bitiyor.
Sınırdaki Cumhuriyet
“Çukurca'da uyandığım ilk sabah, lojmanın fazla büyük olmayan penceresinden seyrettiğim kasaba, bana, gençliğini yaşamamış, gençliğine doyamadan saçları ağarıp erken yaşlanmış, yüzüne kederin yapıştığı, bütün bunları kanıksayıp kabullenenlere has teslimiyetin duygusuzluğu ve yalnızlığı ile içine...