Kabızlığın nedeni İklim değişikliği olabilir mi?
İklim krizini konuşurken ülkelerin verdiği sözlerden, emisyon hedeflerinden, COP zirvelerindeki pazarlıklardan söz ediyoruz. Büyük kararlar, büyük rakamlar… Bir de bütün bunların doğrudan günlük hayatımıza dokunan tarafı var. Bunaltan sıcaklar, seller, azalan su, pahalanan gıda derken konu hiç beklemediğimiz bir yere kadar uzanabiliyor: Bağırsaklarımıza.
Evet, yanlış okumadınız. İklim kriziyle tuvalet alışkanlıklarımız arasında bile bir bağlantı kurulabilir. Bunun izini sürmek için soframıza, oradan da yediklerimizin yetiştiği toprağa bakmak gerekiyor.
Tuvalette geçirdiğiniz zamanla tarlada yaşanan kuraklığın ne ilgisi olabilir peki?
İlk bakışta tuhaf bir soru. Ama bağırsaklarımızın ihtiyaçlarından başlayıp soframıza, oradan gıdamızın yetiştiği toprağa doğru ilerleyince aradaki mesafe kısalıyor. İklim değişikliği, ne yiyebildiğimizi ve hangi gıdalara ulaşabildiğimizi etkileyerek bağırsak sağlığımızı da dolaylı yoldan etkileyebiliyor.
Bu soruyu aklıma düşüren, Scientific American’da geçtiğimiz hafta dinlediğim “Is ‘poop maxxing’ the key to health?” başlıklı söyleşi oldu. Wellness, yani iyi ve sağlıklı yaşam arayışının gündeminde dışkılamayı “mükemmelleştirmek” de var. Ne sıklıkta olmalı, ne kadar sürmeli, nasıl görünmeli? Bedenimizin en doğal işlevlerinden biri bile artık üzerinde çalışılması gereken bir performans alanı gibi ele alınıyor. Wendi LeBrett, daha sık dışkılamanın daha sağlıklı olmak anlamına gelmediğini söylüyor. Önemli olan kişinin kendi düzeni, dışkılarken zorlanmaması, ağrı yaşamaması ve sonrasında rahatlamış hissetmesi.
Bağırsaklarımızın düzenli çalışmasına yardımcı olan lif; mercimekte, nohutta, kuru fasulyede, tam tahıllarda, sebzelerde ve meyvelerde bulunuyor. Yeterli sıvı da lifin işini yapmasını kolaylaştırıyor. Lif tüketimini birden yükseltmek yerine aşamalı artırmak öneriliyor. Et ise lif sağlamıyor. Sofrada ete geniş yer ayırıp bitkisel gıdaları kenarda bıraktığımızda, yeterince protein alırken lif bakımından eksik beslenmemiz mümkün. Hayvansal gıdaların sağlık etkilerini de birbirinden ayırmak gerekiyor. Yoğurtla salamı, balıkla sucuğu aynı kefeye koyamayız. Ancak özellikle kırmızı ve işlenmiş et tüketimi konusunda bilimsel uyarılar açık.
Dünya Sağlık Örgütü’nün kanser araştırmaları kuruluşu IARC, işlenmiş eti insanlarda kanser yapıcı, kırmızı eti ise muhtemelen kanser yapıcı olarak sınıflandırıyor. İşlenmiş et için güçlü kanıt, kalın bağırsak ve rektum kanseriyle ilgili. DSÖ’nün aktardığı araştırmalarda her gün 50 gram işlenmiş et tüketimi, kolorektal kanser riskinde yaklaşık yüzde 18 göreli artışla ilişkilendiriliyor. Bu, tüketenlerin yüzde 18’inin kanser olacağı anlamına gelmiyor; kişinin mevcut riskine göre bir artışı ifade ediyor.
Aynı sofraya dünyanın sağlığı açısından baktığımızda da bitkisel gıdalar öne çıkıyor.
Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli, yani IPCC; baklagiller, tahıllar, sebze, meyve, kuruyemiş ve tohumların yer aldığı dengeli beslenmenin iklim değişikliğiyle mücadele ve insan sağlığı açısından önemli fırsatlar sunduğunu belirtiyor. Hayvansal gıdalarda ise sürdürülebilir ve düşük emisyonlu üretime dikkat çekiyor. Rapor, herkese bütün hayvansal gıdaları bırakmasını söylemiyor; daha düşük emisyonlu beslenmenin sağlayabileceği ortak faydaları ortaya koyuyor. (ipcc.ch)
Bu fark araştırmalarda da görülüyor. Nature Food’da yayımlanan 2023 tarihli bir çalışmada, Birleşik Krallık’ta az et tüketen grubun beslenmesine bağlı sera gazı emisyonları ve arazi kullanımı, çok et tüketen gruptan en az yüzde 30 düşük bulunduğunu okuyoruz. (nature.com)
Özellikle fazla kırmızı et tüketimini azaltmak, işlenmiş etleri sınırlamak ve onların yerine baklagillere, sebzelere, tam tahıllara daha fazla yer açmak; bağırsak sağlığıyla iklim yararının kesişebildiği bir değişiklik. Mercimek yemeğini sofranın ikinci sınıf seçeneği saymaktan vazgeçmek için bir neden daha. Üstelik tabağımızdaki değişim, dünyanın tarım haritasını da değiştirebilir.
Anthropocene dergisinde yayımlanan “Herkes daha az et yerse dünyanın çiftliklerine ne olur?” başlıklı yazı, tam bu konuyu anlatıyor. Haberin dayandığı Nature araştırması, daha sağlıklı ve sürdürülebilir bir gıda sistemine geçişin tarlalara ve hayvancılığa nasıl yansıyacağını inceliyor. (anthropocenemagazine.org)
Sonuç çarpıcı: Araştırmadaki dönüşüm senaryosunda, 2050’de sığır, koyun ve keçi eti üretimi, mevcut eğilimlerin sürmesi durumunda beklenen düzeyin yaklaşık yüzde 53 altında kalabiliyor. Tarım için kullanılan toplam alan ise 2020’ye göre 274 milyon hektar azalabiliyor. Araştırmacılara göre bu, son iki bin yıldan uzun bir dönemin en büyük mutlak tarım alanı daralması olabilir.
Bağırsaklarımız için tabağımıza koyduğumuz baklagilin, dünyanın toprağı nasıl kullandığıyla bağlantısı işte bu kadar büyük olabilir. Ancak bu dönüşümün çiftçiyi geride bırakmaması gerekiyor. Araştırmacılar, hayvancılıkla geçinen insanların yeni koşullara uyum sağlayabilmesi için desteklenmesi gerektiğini vurguluyor. Sofrayı değiştirmekten söz ediyorsak, o sofrayı kuran üreticinin geleceğini de düşünmeliyiz.
Meselenin bir de ters yönü var: Biz bağırsaklarımız için bu gıdalara ihtiyaç duyarken, iklim krizi onların üretimini zorluyor. IPCC, sıcaklık ve kuraklık stresinin sebze ve meyve üretimini etkilediğini; aşırı hava olaylarının gıda fiyatlarını artırarak besleyici gıdalara erişimi güçleştirebildiğini belirtiyor. Özellikle düşük gelirli haneler açısından sağlıklı beslenmek, kişisel tercihin ötesinde bir imkân meselesine dönüşüyor.
“Daha çok sebze, daha çok meyve yiyin” demek kolay. Peki, çiftçi o ürünü yetiştirebiliyor mu? Sulayacak suyu var mı? Hasat edilen ürünün pazardaki fiyatını kim karşılayabiliyor?
Başlıktaki sorunun yanıtı burada: İklim değişikliğini tek başına kabızlığın nedeni olarak gösteremeyiz. Ancak lifli gıdaların üretimini ve erişilebilirliğini etkileyerek, bağırsakların düzenli çalışmasını destekleyen beslenme koşullarını zorlaştırabilir. Bu, iklim ve beslenme bulgularını birlikte okuyarak kurduğumuz dolaylı bağlantı. Üstelik gıdamızı yetiştirdiğimiz toprağın karşı karşıya olduğu baskı kuraklıkla sınırlı değil. Kullandığımız plastikler de o toprağa ulaşabiliyor.
Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü FAO’ya göre plastik atıklar; rüzgâr, yüzey akışı, atık su ve tarımda kullanılan arıtma çamurları gibi yollarla tarım arazilerine taşınabiliyor. Tarımsal örtüler ve diğer plastik malzemeler de zamanla küçük parçalara ayrılarak toprakta birikebiliyor. Yani günlük yaşamda elimizden çıkardığımız plastikle, gıdamızın yetiştiği tarla arasında sandığımız kadar kalın bir duvar yok. Buradan “mikroplastikler kabız yapar” sonucuna varamayız. Ama sağlıklı beslenmeyi konuşurken gıdayı yetiştiren toprağın kirliliğini görmezden de gelemeyiz.
İyi ve sağlıklı yaşam arayışımızda bedenimize gösterdiğimiz dikkati biraz da onu besleyen dünyaya yöneltmeliyiz. Tuvalette ne kadar zaman geçirdiğimize dikkat ediyorsak, tabağımızdakinin nereden geldiğini ve nasıl üretildiğini de merak edelim. Hangi toprakta yetiştiğini, o toprağın suyunu, içine karışan plastikleri, üreticinin karşılaştığı güçlükleri soralım.
Çünkü bağırsaklarımızın iyiliğini düşünmek, onları besleyen toprağın iyiliğini de düşünmeyi gerektiriyor