Sanatın ruhu gişe hasılatına yenik düşebilir mi? Değerin rakamlarla imtihanı
Yüzyıllar boyunca insan ruhunun en derin köşelerine temas eden, acılarımızı, sevinçlerimizi ve varoluşsal sancılarımızı sahneye taşıyan sanat; bugün kapitalizmin soğuk hesap defterleri ile popüler kültürün acımasız çarkları arasında sıkışmış vaziyette.
Günümüzde artık değer kavramı sık sık rakamlarla, tık sayılarıyla ve gişe hasılatlarıyla ölçülmekte. Yakın zamanda, sanatın pazar ekonomisiyle sınandığı iki örneği paylaşarak konuya girmek istiyorum: Amerika’nın en köklü kurumlarından 142 yıllık Metropolitan Operası’nın yaşadığı finansal kriz ve son dönemin yıldız oyuncularından Timothée Chalamet’nin klasik sanatları fütursuzca eleştirdiği talihsiz açıklamalar.
Kaçınılmaz sorumuz şu: Sanat yalnızca paraya tahvil edilebildiği, kitleler tarafından çılgınca tüketildiği veya sosyal medyada "trend" olduğu sürece mi yaşamayı hak eder?

Bir Dev Sahne Kapitalizmin Gölgesinde Çırpınıyor
Metropolitan Operası’nın ayakta kalabilme uğruna girdiği arayışlar, sanatın bugün içine itildiği trajikomik durumu gözler önüne serer nitelikte.
Aynı zamanda kurumun genel müdürü Peter Gelb’in bütçe açıklarını kapatabilmek amacıyla başvurduğu yöntemler, paha biçilemez bir sanatsal birikimin nasıl bir çaresizliğe sürüklendiğinin de kanıtı:
Bağış fonları tüketilmiş ve kadro küçültmelerine gidilmiştir.
Operanın duvarlarını süsleyen eşsiz Marc Chagall freskleri borçlara teminat olarak gösterilmiştir.
Elon Musk gibi çatlak milyarderlerin ağzını sulandıracak türden "Mars’ta opera sahneleme" gibi fantastik fikirler sunularak maddi destek aranmıştır.
Bununla da kalmamış, ayakta kalabilmek için Suudi Arabistan gibi otoriter devletlerden gelecek kurtarma paketlerine bel bağlanmıştır.
142 yılı devirmiş bir kurum, bu uzun süreçte finansal krizler vb. çeşitli sorunlarla karşılaşabilir. Bu operayı değersiz kılan bir unsur değildir. Fakat bugünü mercek altına aldığımızda; sponsorların cüzdanlarının kalınlığı, milyarderlerin ağzından çıkacak iki sözün önemli hale gelmesi sanata gölge düşürmektedir.
Dijital Gürültüde Unutulan Kökler
Popüler kültürün, her şeyi hızlı bir şekilde tüketip çöpe atan sığ zihniyetinin bir örneğine Hollywood’un genç starlarından Timothée Chalamet’nin açıklamalarında denk geliyoruz. Belki de günler sonra Oscar Ödülü kazanacak kadar başarılı olan bir oyuncu, verdiği bir söyleşide "Artık kimsenin umurunda olmayan bale veya opera gibi şeyleri hayatta tutmaya çalışmak istemiyorum" demiş ve sonrasında "İzlenmelerimden 14 sent kaybettim" diyerek işi alaya almıştır.
Peki, bu bir tesadüf mü?
Hayır. Bu yaklaşım, dikkat sürelerinin saniyelere indiği modern çağın bir yansımasıdır.
Üç saat süren bir Carmen operasının veya zarif bir balenin gerektirdiği derinlik, günümüzün ‘ne istersem hemen şu anda olsun’cu tüketim alışkanlıklarına yenik düşüyor gibi görünebilir. Halbuki bu yüzeysel zihniyetin göz ardı ettiği çok temel bir gerçek var: Bale, opera ve tiyatro gibi köklü sanat dalları, bugün izlediğimiz gişe rekortmeni filmlerin ve modern kültürün beslendiği ana damarlardır.
Popülerlik ve Değer İkilemi: Masumiyetin İmtihanı
Tüm bu yüzeyselleşme tartışmalarını düşünüyorken akıllara ister istemez şu soru da gelmiyor değil: “Eserler popüler kültürde karşılık bulduklarında mı daha değerlidir?”
Bu sorunun cevabını, Orhan Pamuk’un Masumiyet Müzesi eseri üzerinden okumak mümkün. Dizi uyarlaması yayınlanmadan önce de Masumiyet Müzesi, gerek edebi derinliğiyle gerekse İstanbul'un kalbinde kurulan fiziksel müzenin eşsiz konseptiyle kendi başına anıtsal ve kusursuz bir eserdi. Fakat dizi izleyiciyle buluştuktan sonra bir anda kitlelerin ana gündem maddesi haline geldi; karakterlerin psikolojik tahlilleri sosyal medyada tartışılmaya başlandı, müzenin kapısında uzun kuyruklar oluştu ve herkes bu hikayeyi konuşur oldu.
Peki bu ani popülarite seli, Masumiyet Müzesi’ni edebi veya sanatsal olarak "daha değerli" mi kıldı? Cevap şüphesiz ‘hayır’dır.
Popüler kültürün yarattığı rüzgar, eserin özünde bulunan cevheri değiştirmez; yalnızca onun vitrinini büyütür ve ona daha fazla izleyici çeker. Bir eserin herkes tarafından konuşuluyor olması onun popülerliğini kanıtlar, ancak asıl sanatsal gücü; o kalabalıklar dağıldıktan, dizinin modası geçtikten yıllar sonra bile müzedeki tek bir eşyanın önünde durup kendi iç dünyasına dalan o yalnız ziyaretçinin hissettiklerindedir.
Eser, popülerleştiği için değer kazanmaz; zaten derin ve değerli olduğu için kitleleri etkileyebilecek gücü içinde barındırır.
Tüketim Nesnesi değil çok daha ötesi: Sanatın Evrensel Ruhu
Eğer sanatı sadece "para uğruna" ya da "çok izlenmek" için yapılan bir eyleme indirgersek, geriye sadece içi boş bir endüstri kalır. Sanat; bir şirketin bilançosundaki kâr marjı, bir binanın üzerindeki isim hakkı veya anlık bir sosyal medya akımı olmanın çok ötesindedir.
Sanat, kitleleri eğlendirmekten daha çok insan olmanın ne anlama geldiğini hatırlatan en güçlü aynadır.
Mozart'ın, Tchaikovsky'nin veya Verdi'nin notaları borsa endekslerine göre değer kazanıp kaybetmez; onların değeri insanlığa kattıkları evrensel ruhta ve sonsuzlukla yankılanmalarındadır.
Hiçbir finansal kriz; bir tiyatroda, operada sergilenen destansı aşkın yüceliğini veya bir balerinin sahnedeki kusursuz süzülüşünün kalbimizde yarattığı çarpıntıyı değersiz kılamaz…
Sanatı sadece elit bir azınlığın lüksü olarak görmek veya kâr getirmesi gereken bir ticari faaliyet olarak değerlendirmek, insanlığın ruhuna ihanet etmektir.
Evet; devasa setler, kostümler ve yüzlerce sanatçı ancak maddi bir değerle bir araya getirilebilir. Fakat toplumun kültürel zenginliğini yaşatmak, yabancı devletlerin veya popüler kültür yıldızlarının inisiyatifine bırakılamayacak kadar hayati bir ortak değer ve sorumluluktur.
Sonuç olarak; sanat sırf para uğruna yapılmaz, yapılamaz. Paranın satın alamayacağı yegâne şey ruh ise, o ruhu besleyen sanat da piyasanın acımasız kurallarına teslim olmamalıdır. Banka hesapları boşalabilir, trendler geçicidir, pop yıldızları yaşlanabilir; ancak sanatın o yüce ve dönüştürücü gücü, insanlık var olduğu sürece sahnede parlamaya devam edecektir.