İstanbul
Açık
19°
Adana
Adıyaman
Afyonkarahisar
Ağrı
Amasya
Ankara
Antalya
Artvin
Aydın
Balıkesir
Bilecik
Bingöl
Bitlis
Bolu
Burdur
Bursa
Çanakkale
Çankırı
Çorum
Denizli
Diyarbakır
Edirne
Elazığ
Erzincan
Erzurum
Eskişehir
Gaziantep
Giresun
Gümüşhane
Hakkari
Hatay
Isparta
Mersin
İstanbul
İzmir
Kars
Kastamonu
Kayseri
Kırklareli
Kırşehir
Kocaeli
Konya
Kütahya
Malatya
Manisa
Kahramanmaraş
Mardin
Muğla
Muş
Nevşehir
Niğde
Ordu
Rize
Sakarya
Samsun
Siirt
Sinop
Sivas
Tekirdağ
Tokat
Trabzon
Tunceli
Şanlıurfa
Uşak
Van
Yozgat
Zonguldak
Aksaray
Bayburt
Karaman
Kırıkkale
Batman
Şırnak
Bartın
Ardahan
Iğdır
Yalova
Karabük
Kilis
Osmaniye
Düzce
47,3794 %0.14
53,9466 %-0.09
6.168,06 % 0,22
64.562,62 %0.58

Osmanlı Sarayı'nda kadın olmak: Bedenin mülksüzleştirildiği, kaderin başkaları tarafından yazıldığı bir varoluş

YAYINLAMA: | GÜNCELLEME:
Osmanlı Sarayı'nda kadın olmak: Bedenin mülksüzleştirildiği, kaderin başkaları tarafından yazıldığı bir varoluş

Topkapı Sarayı haremi üzerine konuşulurken tartışma çoğu zaman iki uç arasında sıkışır. Bir tarafta haremi yalnızca padişahın cinsel arzularını tatmin eden kadınların yaşadığı bir “zevk sarayı” olarak gören oryantalist bakış; diğer tarafta ise haremi kadınların eğitim aldığı, yükseldiği ve devlet yönettiği bir kurum olarak idealize eden anlatılar bulunur. Oysa toplumsal cinsiyet açısından bakıldığında iki anlatı da eksik kalmaktadır.

Çünkü harem ne yalnızca bir cinsel hapishaneydi ne de kadınların özgürce kariyer yaptığı bir kurumdu.

Asıl mesele şudur: Kadınların hayatı baştan sona erkeklerin kurduğu bir siyasal düzen tarafından belirleniyordu.

Kadınlar güçlü olabiliyorlardı.

Ama önce sistemin onlardan istediği kadın olmak zorundaydılar.

 

Başlangıçta kaybedilen özgürlük

Cariyeler saraya kendi iradesiyle gelmediler.

Savaşlarda esir alınanlar, Kırım ve Kafkasya’daki köle ticareti yoluyla getirilenler, aileleri tarafından satılanlar veya insan ticareti ağlarının içine düşen genç kızlar; daha çocuk yaşta hayatlarının geri kalanını belirleyecek bir dünyanın içine sokuluyordu.

Hiçbiri “Ben saraya gitmek istiyorum.” dememişti.

Hiçbiri “Ben padişahın eşi olmak istiyorum.” diye bir tercih yapmamıştı.

Duygusal olarak bağ kuracağı, kendi seçtiği bir erkekle birlikte olma şansından tamamiyle mahrumdular.

Saray onların seçimi değildi.

Onlar sarayın seçtikleriydi.

Toplumsal cinsiyet açısından bakıldığında ilk eşitsizlik tam burada başlıyordu.

Kadın daha hayatının yönünü belirleme hakkını kullanamadan, bedeni ve geleceği devletin mülkü hâline geliyordu.

Kadın bedeni devlet meselesi

Sarayda kadın asla bir birey değildi.

Hanedanın devamlılığını sağlayacak potansiyel bir anneydi.

Bu nedenle güzelliği, sağlığı, doğurganlığı ve yaşı sürekli denetleniyordu.

Bir kadının değeri çoğu zaman doğuracağı çocukla ölçülüyordu.

Daha da önemlisi hangi çocuğu doğurduğuyla…

Bir kız çocuğu doğurmak başka,

erkek çocuk doğurmak bambaşka anlam taşıyordu.

Çünkü erkek çocuk doğurabilen kadın geleceğin Valide Sultan’ı olabilirdi.

Doğuramayan ya da hiç tercih edilmeyen yüzlerce kadın; sarayın koridorlarında birer gölge gibi yaşar, gençliklerini ve tüm ömürlerini bu sistemin hizmetkarı olarak tüketirlerdi.

Yani kadının yükselişi kişisel yeteneğine değil, doğurganlığının siyasal sonucuna bağlıydı.

Bu da kadının birey olarak değil yalnızca bir kuluçka aygıtı olarak görüldüğünün en açık kanıtıdır.

 

Cinsellik bir tercih değil, bir görevdi

Bugün bireysel özgürlük açısından düşündüğümüzde en çarpıcı noktalardan biri şudur:

Saraydaki kadınların büyük bölümünün cinsel hayatı kendi iradesiyle şekillenmiyordu.

Padişah kimi çağıracaksa o gece onun odasına gidiliyordu.

Kimi tercih etmeyeceğine de yine padişah karar veriyordu.

Kadının “Hayır” deme hakkı olmadığı gibi,

“Ben onun yerine şu kişiyle evlenmek istiyorum.” deme hakkı da bulunmuyordu.

Bugün “rıza” kavramı üzerinden düşündüğümüzde bunun ciddi bir toplumsal cinsiyet problemi olduğu açıktır.

Çünkü rızanın var olabilmesi için reddetme özgürlüğünün de bulunması gerekir.

Başarı ölçütünü erkeklerin belirlediği kadınlık

Haremde başarılı kadın modeli belliydi…

İtaatkâr olacak.

Kurallara uyacak.

Rakipleriyle mücadele edecek.

Padişahın dikkatini çekecek.

Erkek çocuk doğuracak.

Oğlunu tahta taşıyacak.

 

Yani kadınların yükselme kriterlerinin tamamı erkek egemen hanedanın ihtiyaçları tarafından belirlenmişti.

Kadınlar kendi hayatlarının öznesi olmaktan çok, hanedanın devamlılığını sağlayan stratejik aktörlerdi.

Bu nedenle yükselmeleri bile patriyarkanın sınırları içerisinde gerçekleşiyordu.

 

Güç vardı, ama koşullu bir güç

Elbette Hürrem Sultan, Kösem Sultan ya da Turhan Sultan gibi isimler devlet yönetiminde olağanüstü etki yarattılar.

Ancak onların gücü de bireysel vatandaşlık haklarından değil;

annelik statüsünden,

hanedan üyeliğinden,

ve erkek hükümdarla kurdukları ilişkiden doğuyordu.

Yani kadın oldukları için değil,

hanedanın annesi oldukları için iktidar sahibi olabiliyorlardı.

Bu da feminist tarihçilerin “koşullu güç” dediği duruma karşılık gelir.

Kadın güçlenebilir.

Ama sistem izin verdiği ölçüde.

 

Saraydaki erkek de tam özgür değildi

Bu tablo, erkeklerin tamamen özgür olduğu anlamına da gelmez.

Şehzadeler de kardeş katli korkusuyla büyüyor, Kafes Sistemi’nde yıllarca hapsediliyor ve devletin biyopolitik denetimine maruz kalıyordu.

Ancak burada önemli bir fark vardır.

Erkekler devlet için tehlikeli oldukları için denetleniyordu.

Kadınlar ise devlet için gerekli oldukları için denetleniyordu.

Erkeğin bedeni iktidarın rakibiydi.

Kadının bedeni ise iktidarın yeniden üretim aracıydı.

 

İşte Osmanlı Sarayı’nın toplumsal cinsiyet rejimini belirleyen temel ayrım da burada yatmaktadır.

Osmanlı Haremi’nde kadınların yalnızca “seks objesi” olduklarını söylemek tarihsel olarak doğru değildir; çünkü harem aynı zamanda eğitim, diplomasi ve siyasal örgütlenmenin de merkezlerinden biriydi. Ancak bu tespit, kadınların özgür bireyler olduğu anlamına da gelmez.

Toplumsal cinsiyet normları ve feminist kuram açısından bakıldığında; Osmanlı Harem-i Hümayun'u, kadın eylemliliğinin ve rızasının bütünüyle feshedildiği bir yapıdır. Kadınlar; kaçırılarak ya da satın alınarak sokuldukları bu dünyada, erkeklerin koyduğu kurallara uydukları, erkeklerin arzuladığı biçimde davrandıkları ve en önemlisi sisteme bir "erkek varis" kazandırabildikleri ölçüde hayatta kalabilmiş ve güç kazanabilmişlerdir. Bu durum, kazanılan gücün bile özgün bir kadın gücü değil, patriyarkanın sınırlarına hizmet ettiği sürece izin verilen koşullu bir "ataerkil pazarlık" olduğunu gözler önüne sermektedir.

 

Yorumlar
Yorum yazma kurallarını okumuş ve kabul etmiş sayılırsınız