İstanbul
Açık
20°
Adana
Adıyaman
Afyonkarahisar
Ağrı
Amasya
Ankara
Antalya
Artvin
Aydın
Balıkesir
Bilecik
Bingöl
Bitlis
Bolu
Burdur
Bursa
Çanakkale
Çankırı
Çorum
Denizli
Diyarbakır
Edirne
Elazığ
Erzincan
Erzurum
Eskişehir
Gaziantep
Giresun
Gümüşhane
Hakkari
Hatay
Isparta
Mersin
İstanbul
İzmir
Kars
Kastamonu
Kayseri
Kırklareli
Kırşehir
Kocaeli
Konya
Kütahya
Malatya
Manisa
Kahramanmaraş
Mardin
Muğla
Muş
Nevşehir
Niğde
Ordu
Rize
Sakarya
Samsun
Siirt
Sinop
Sivas
Tekirdağ
Tokat
Trabzon
Tunceli
Şanlıurfa
Uşak
Van
Yozgat
Zonguldak
Aksaray
Bayburt
Karaman
Kırıkkale
Batman
Şırnak
Bartın
Ardahan
Iğdır
Yalova
Karabük
Kilis
Osmaniye
Düzce
48,4968 %0.02
56,6009 %0.22
6.897,56 %0.53
78.417,83 %-0.64

Filenin Sultanları, Cumhuriyet’in Kadınları ve 9 Eylül

YAYINLAMA: | GÜNCELLEME:
Filenin Sultanları, Cumhuriyet’in Kadınları ve 9 Eylül

​​​​​​​İnsan topluluklarının en eski ihtiyaçlarından biri yalnızca birlikte yaşamak değil, birlikte hissedebilmektir. Aynı şeye üzülmek, aynı şeyden korkmak, aynı anda umutlanmak ve birlikte sevinmek.

Sporun insan üzerindeki tuhaf gücü biraz burada başlar. Sonuçta sahada olup biten şey, kuralları önceden belirlenmiş bir oyundur. Bir top çizginin birkaç santimetre içine düşer ya da dışına çıkar. Bir düdük çalar, tabeladaki rakam değişir. Hayatın büyük meseleleri açısından bakıldığında bunların böylesine büyük bir anlam taşımaması gerekir ama taşır.

Çünkü insan yalnızca aklıyla yaşayan bir varlık değildir. Ait olmak, ortak bir heyecanın içinde erimek, kendisinden daha büyük bir hikayenin parçası olduğunu hissetmek ister. Toplum dediğimiz şey de yalnızca yasalarla, kurumlarla ve sınırlarla kurulmaz; ortak duygularla, ortak hafızayla, birlikte yaşanan anlarla ayakta kalır.

Spor bu yüzden bazen bir milletin kendisini en berrak biçimde gördüğü aynalardan birine dönüşür. Birbirini hiç tanımayan insanlar aynı anda ayağa kalkar, aynı anda susar, aynı anda sevinir. Gündelik hayatın bütün ayrılıkları birkaç dakikalığına geri çekilir ve elimizde çok eski, çok insani bir duygu kalır: Biz.

Belki de sporun gerçek anlamı kupalarda, madalyalarda ya da skor tabelalarında değil; insanlara hala ortak bir duygunun mümkün olduğunu hatırlatabilmesindedir.

***

Bu yüzden Filenin Sultanları bize yıllardır sadece nasıl kazanıldığını değil, birlikte nasıl var olunabileceğini de gösteriyor.

Sahada birbirinden çok farklı karakterler, farklı hikayeler, farklı güçler var. Biri hücumuyla öne çıkıyor, biri savunmasıyla, biri oyunu sakinleştiriyor, diğeri en kritik anda sorumluluk alıyor. Hiçbiri tek başına takımın kendisi değil. Yıldız olmak, diğerlerinin önüne geçmek anlamına gelmiyor; tam tersine, herkes kendi gücünü ortak bir yapının içine yerleştirdiğinde anlam kazanıyor. Bir sayı kaybediliyor, kimse ötekine dönüp suçlu aramıyor. Bir oyuncu düşüyor, diğeri elini uzatıyor. Oyun bozuluyor, yeniden kuruluyor. Baskı arttıkça bireysel panik değil, ortak refleks devreye giriyor.

Bir toplumun gündelik hayatında eksikliğini hissettiği şeyleri, bazen bir takımın içinde kusursuza yakın biçimde görünce o takımla arasında başka türlü bir bağ kuruyor…

Liyakat.

Disiplin.

Bir başkasının başarısından rahatsız olmadan sevinebilmek.

Farklılıkların ortak bir amaç etrafında çatışmadan yan yana durabilmesi.

Düştüğünde kaldırılacağını bilmek.

Emeğin sonunda bir karşılığı olduğuna inanmak.

Belki de Filenin Sultanları’nı izlerken yalnızca onların nasıl bir takım olduğunu görmüyoruz. Biraz da nasıl bir toplum olmak istediğimizi görüyoruz!

Bu yüzden şampiyonluk anında ortaya çıkan duygu yalnız gurur değil, içinde özlem de var…

***

Ayrıca o kupayı kaldıranlar kadınlardı.

Bu coğrafyada bir kadının güçlü, görünür, bağımsız, kendinden emin biçimde milyonların karşısında durması; bedeniyle, emeğiyle ve yeteneğiyle dünyanın en iyileri arasında yer alması, tarih boyunca kendiliğinden açılmış bir yolun sonunda gerçekleşmedi. Tam tersine. O görüntünün arkasında çok daha uzun, çok daha zor ve hala tamamlanmamış bir hikaye var.

Bu topraklarda kadın olmak hiçbir zaman kolay olmadı. Kadın, yüzyıllar boyunca kendisine çizilen sınırların içinde yaşamaya zorlandı; görünmek, konuşmak, okumak, çalışmak, kendi hayatı üzerinde söz sahibi olmak için çoğu zaman yalnızca toplumsal düzenle değil, o düzenin zihniyetiyle de mücadele etti. Her kuşak biraz daha ileri gitti, biraz daha alan açtı; kimi zaman bedel ödedi, kimi zaman geri itildi ama bütünüyle geri dönmedi.

Bu yüzden Cumhuriyet’in Türk kadını için anlamı sıradan bir rejim değişikliğinin çok ötesindedir. Cumhuriyet, kadının önündeki bütün engelleri bir anda ortadan kaldırmadı ama ona, eşit bir yurttaş olarak var olabileceği fikrini zerk etti ve bunun hukuki zeminini inşa etti.

Atatürk’ün açtığı yolun asıl kıymeti de burada yatıyordu. Kadını yalnızca korunası, övülesi, kutsanası ya da aile içindeki rolüyle tanımlanan bir varlık olmaktan çıkarıp toplumun, eğitimin, meslek hayatının, siyasetin, kültürün eşit öznesi olarak görmek… Bugün bize doğal gelen pek çok imkanın arkasında, o yıllar için son derece cesur olan bu irade vardır.

Elbette kadınlar kendilerine açılan o yolda yürümek için yine mücadele etmek zorunda kaldılar. Bu mücadele bitmiş değildir, bugün hala devam ediyor. Çünkü bir hakkın tanınması başka, onun toplumun her hücresinde gerçekten yaşanabilir hale gelmesi başka bir şeydir.

Ama bugün Türk kadını, dünyanın karşısına çıkıp emeğiyle, aklıyla, yeteneğiyle en yükseğe ulaşabiliyorsa; bunu yalnız kendi kişisel başarısının değil, kendisinden önce açılmış büyük bir tarihsel yolun üzerinde yapıyordur.

Tribünde Eda Erdem’e bakan küçük kız yalnızca çok iyi bir voleybolcu görmez. Güçlü bir kadının sevildiğini, liderlik ettiğini, sözünün dinlendiğini, ülkesini temsil ettiğini ve başarısının milyonlar tarafından kutlandığını görür. Böylece zihninde küçücük ama çok önemli bir sınır yer değiştirir: “Demek ki ben de yapabilirim.”

Toplumsal dönüşüm biraz da böyle gerçekleşir. Önce istisna olan bir süre sonra görünür hale gelir. Sonra mümkün olur. Sonra olağanlaşır. Bir kuşağın uğruna mücadele ettiği şey, sonraki kuşağın doğal hakkına dönüşür.

Filenin Sultanları’na bakarken Cumhuriyet’i ve Atatürk’ü hatırlamak bu yüzden yalnızca sembolik bir çağrışım değildir. Daha derindeki bağı görmek gerekir.

Atatürk’ün kurmaya çalıştığı Cumhuriyet, kadını hayatın kıyısından alıp merkezine taşıma iddiasıydı. Bugün Avrupa şampiyonluğu kupasını başının üzerinde kaldıran kadınlar, o iddianın tamamlandığının değil; ne kadar büyük sonuçlar yaratabileceğinin ve hala ne kadar ileri taşınması gerektiğinin canlı kanıtıdır.

***

9 Eylül…

9 Eylül 1922, İzmir’in kurtuluşu; Milli Mücadele’nin askeri zaferinin simgeleştiği günlerden biri. Bir yıl sonra, 9 Eylül 1923 ise Cumhuriyet Halk Partisi’nin kuruluş tarihi. CHP, sıradan bir siyasi örgütlenmenin içinden değil, Millî Mücadele’yi örgütleyen Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin devamından doğuyor. Başta cephede verilen mücadelenin, siyaset ve kurumlar içinde kurumsallaşan devamı…

Bugünkü CHP’yi eleştirmek başka şeydir, bu tarihsel ağırlığı görmezden gelmek başka. Çünkü CHP kuruluşun ve kurtuluşun partisidir ve bu, yalnızca geçmişe ait bir unvan değildir; çok ağır bir tarihsel mirası taşımak demektir. Atatürk’ün bilhassa “kimsesizlerin kimsesi” olmasını istediği Cumhuriyet’in siyasal taşıyıcılarından biri olmak; yurttaşlığı, laikliği, eğitimi, kadın-erkek eşitliğini ve halk egemenliğini bir devlet fikrine dönüştüren kuşağın içinden gelmek demektir.

Kadınların hikayesi bakımından bunun ayrıca unutulmaması gerekir. Cumhuriyet’in ve CHP iktidarının o kurucu döneminde kadınlar 1930’da belediye seçimlerinde, 1933’te muhtarlık ve ihtiyar heyetlerinde, 1934’te ise milletvekili seçimlerinde seçme ve seçilme hakkına kavuştu. Türkiye bunu dünyanın pek çok ülkesinden önce yaptı; Fransa 1944’te, İtalya 1945’te, İsviçre ise federal düzeyde çok daha sonra aynı noktaya gelebildi.

Atatürk döneminde sonuçlandırılamayan çok partili hayat arayışı ise İsmet İnönü döneminde kalıcı bir sürece dönüştü ve böylelikle bir eşik daha geçilmiş oldu. 1946’da çok partili genel seçim yapıldı; 1950’de CHP sandıkta iktidarı kaybetti ve iktidar barışçıl biçimde Demokrat Parti’ye devredildi. Bir kurucu partinin, kurduğu devletin egemenliğini sonunda kendi iktidarından üstün tutabilmesi de Cumhuriyet tarihinin üzerinde düşünülmesi gereken önemli anlarından biridir.

Bütün bunları CHP’ye tarihsel bir dokunulmazlık vermek için hatırlatmıyorum. Tam tersine: Böylesine ağır bir geçmiş, bugüne daha büyük bir sorumluluk yükler.

Çünkü Müdafaa-i Hukuk’tan, cepheden, İzmir’in kurtuluşundan, Cumhuriyet’in kuruluşundan, kadınların yurttaşlık mücadelesinden ve demokrasiye geçişten gelen bir parti, kendi tarihini yalnız yıldönümlerinde hatırlayamaz. O tarihin hakkını, bugünün kadınında, gencinde, yoksulunda, hakkı yenende, sesi duyulmayanda; yani düzenin “kimsesiz” bıraktığı herkeste vermek zorundadır.

Belki 9 Eylül’ün iki tarihi de bu yüzden yan yana çok güzel duruyor. Birinde yalnızca bir şehir işgalden kurtulmuyor; Büyük Taarruz’la başlayan büyük yürüyüş İzmir’de zafere ulaşıyor, işgal ordusu Anadolu’dan sökülüp atılıyor, düşman denize dökülüyor. Ancak Mustafa Kemal için bağımsızlık burada tamamlanmış olmuyor. Daha Cumhuriyet ilan edilmeden İzmir İktisat Kongresi toplanıyor; askeri zaferin ekonomik bağımsızlıkla tamamlanması gerektiği ortaya konuyor. Çünkü kendi ekonomisine egemen olamayan bir ülkenin siyasi bağımsızlığının da kalıcı olamayacağı biliniyor…

Diğer 9 Eylül’de, yani 9 Eylül 1923’te ise o kurtuluşun taşıdığı siyasal irade kendisine bir örgüt kuruyor; CHP.

Bir asır sonra, Cumhuriyet’in açtığı yolda yürüyen kadınlar Avrupa’nın zirvesinde bir kupa kaldırıyor. Tarih her zaman düz bir çizgi halinde ilerlemiyor. Bazen yıllar sonra, hiç beklemediğiniz bir yerde kendi kendine kafiyeleniyor.

Filenin Sultanları’na bakarken duyduğumuz gururun içinde biraz da bu uzun tarihsel yürüyüşün sesi var. İzmir’in kurtuluşuna, Cumhuriyet’in kuruluş iradesine, Atatürk’e ve o iradenin siyasi hafızasını 103 yıldır taşıyan CHP’ye de buradan selam olsun.

 

Sadık ÇELİK

[email protected]