Yılkı atı
Güçlü bir at kişnemesi, bozkırda çığlık çığlığa yükseldi. Bir zamanlar göz alıcı bir doru rengi olan at, başını kaldırıp, kulaklarını dikti. Çukur yerlerinde incecik bir buzun biriktiği akik sarısı gözlerini alabildiğine açıp, bembeyaz ovaya baktı. Yoktu.
Yalnızlık üzerine
Yalnızlık öyle apansız gelmez. Adım adım gelir. Çok alametler belirir ama görmezden geliriz. Gitgide yaklaşan ayrılık saati, savaş tamtamları gibi kulağımızda çalar ama duymazdan geliriz.
Zelda...
Ne kadar da baş döndürücü bir hızla değişmişti hayatı. Daha üç ay önce bir genç kızın yaşaması gerektiği gibi yaşıyordu. Kızların uyması gereken ne çok kural vardı ve “adabımuaşerete” verilen ne çok önem. Omuzlar dik tutulacak. Eller eldivenli olacak. Dudaklar boyanmamış (ve tabii öpülmemiş).
Umutsuz olmaz
Robert Stroud, demir parmaklıklı ve bilemedin iki karış en ve boyundaki pencerenin önüne konmuş o serçeyi gördüğünde neredeyse yirmi yıldır hapisteydi. Müebbet hapse mahkum edilmiş ve Alcatraz hapishanesine getirilmişti. Alcatraz acımasız şartlarıyla ünlüydü. Bir de kaçmanın imkansızlığıyla.
O, mavi atların ressamıydı
Nazım Hikmet, Kuvayi Milliye’nin Üçüncü Babında Arhavili İsmail’i anlatırken, bu ölümüne ve onurlu savaşa katılan atları da yazar ve “Beygirler çirkindiler, bakımsızdılar, hasta bir fundalıktan yüksek değillerdi. Fakat bozkırda kişneyip köpürmeden, sabırlı ve doludizgin koşmasını biliyorlardı” der.