Çocukları üzmeyelim efendiler
Göğsü iyice sıkışınca durdu. Biraz soluklandı. Ne kadar zamandır yürümekte olduğunu bilmiyordu. Nerelerden geçtiğini de bilmiyordu, tıpkı nereye gittiğini bilmediği gibi. Hatırladığı kadarıyla son olarak Campo Marzio’dan geçmiş ve köşedeki tütüncüden biraz Cagliari tütünü almak için durmuştu.
Ey ruh geldiysen üç defa vur
Duvardaki çifte pandüllü, ağır zincirli, konsolu abanoz ağacından yapılmış İsviçre saati, boğuk sesli gonglarla vaktin gece yarısına geldiğini duyurdu. Birisi elektrik düğmelerine dokundu. Tavandaki kristal avizelerden yayılan ışık söndü.
Doğu’nun yedinci oğlu ve Mona Roza
Fakültenin yurt odasından çıkıp, merdivenlere doğru yürüdü. Merdivenlerin başındaki kocaman pencereye yaklaşıp, beşinci katın yüksekliğinden dışarıdaki bozkırı seyretti. İyice yükselmiş olan güneş, karşıdaki Mamak tepelerini, Seyranbağları’nı ve Hacettepe’yi sarı ışıklarla boyuyordu.
“Gide gide” gitti
Büyük taşlar, sararmış otlar ve cılız çalılarla kaplı tepeye çıktı ve aşağıdaki köyü gördü. Köy ama ne köy? Epi topu on, on beş kadar kerpiç evden oluşmuş bir “köy”.
“Love Story”
Sonradan çok düşündü. İleride yaşayacağı o onulmaz acıları bilebilmesi mümkün olsaydı eğer, yine de gider miydi kütüphaneye o gün? Şıkırdım bir mayıs günüydü. Sabahtan üniversitedeki küçük kütüphanenin yolunu tutmuştu. Burayı seviyordu. Ana kütüphanede kitap alma işlemleri çok uzun sürüyordu.