İstanbul
Az bulutlu
17°
Adana
Adıyaman
Afyonkarahisar
Ağrı
Amasya
Ankara
Antalya
Artvin
Aydın
Balıkesir
Bilecik
Bingöl
Bitlis
Bolu
Burdur
Bursa
Çanakkale
Çankırı
Çorum
Denizli
Diyarbakır
Edirne
Elazığ
Erzincan
Erzurum
Eskişehir
Gaziantep
Giresun
Gümüşhane
Hakkari
Hatay
Isparta
Mersin
İstanbul
İzmir
Kars
Kastamonu
Kayseri
Kırklareli
Kırşehir
Kocaeli
Konya
Kütahya
Malatya
Manisa
Kahramanmaraş
Mardin
Muğla
Muş
Nevşehir
Niğde
Ordu
Rize
Sakarya
Samsun
Siirt
Sinop
Sivas
Tekirdağ
Tokat
Trabzon
Tunceli
Şanlıurfa
Uşak
Van
Yozgat
Zonguldak
Aksaray
Bayburt
Karaman
Kırıkkale
Batman
Şırnak
Bartın
Ardahan
Iğdır
Yalova
Karabük
Kilis
Osmaniye
Düzce
49,0402 %0.04
55,6754 %0.16
6.607,73 %0.86
84.386,01 %1.42

CHP Türbülansta, Türkiye, Borsadan Futbola Arınma Sınavında

YAYINLAMA: | GÜNCELLEME:
CHP Türbülansta, Türkiye, Borsadan Futbola Arınma Sınavında

Türkiye’de ekonomik kriz artık yalnız hayat pahalılığı demek değil. İnsanların hayatlarını küçülttüğü, geleceklerini ertelediği, yıllarca çalışarak elde ettiklerini koruyup koruyamayacağını bilemediği bir dönemden geçiyoruz. Bir tarafta geçinemeyenler, diğer tarafta birikimini kaybetmekten korkanlar...

Geçtiğimiz günlerde Ankara’da emeklilerin zam eylemi sırasında emekli polis Ali Şekeroğlu, elinde “Para için değil, onurumuz için” yazan pankartla yaşamına son verdi… Gelininin ve damadının işsiz olduğunu, torununa altın takamadığını söylemişti… Son sözlerine üç kuşağın yoksulluğu sığmış… Yıllarca çalışmış bir emeklinin kendi geçiminden öte, çocuklarının işsizliğini, torununun geleceğini dert ettiği; emeğin artık huzurlu bir yaşlılık bile vadetmediği bir ülke… İnsanın emeğinin, gelirinin, birikiminin ve yarınının giderek daha güvencesiz hale geldiği bir dönemin içinde olduğumuz su götürmez bir gerçek.

Daha acısı; böyle bir hikaye başka bir ülkede toplumsal vicdanı ayağa kaldırabilecek kadar büyükken, bizde çoğu zaman haber akışının içinde kaybolup gidiyor. İspanya’da 87 yaşındaki engelli vatandaşın yaklaşık 70 yıldır kiracı olarak yaşadığı evden çıkarılması üzerine insanlar sokağa döküldü. Bizde ise insan “geçinemiyorum” diyerek hayatına son verdiğinde bile, acıya çoğu zaman kulaklar tıkanıyor.

Kimi bir ömrün emeğine rağmen ay sonunu getiremiyor, kimi yıllarca dişinden tırnağından artırdığını bir gecede yitirme korkusuyla yaşıyor…

Aynı günlerde borsada başka bir kriz yaşanıyor. Tasfiyesine karar verilen 131 fon, yaklaşık 18 milyar dolarlık varlık ve yüz binlerce yatırımcı… İnsanlar şimdi ne kadar kaybettiklerini, paralarının ne olacağını, bütün bunların nasıl bu noktaya gelebildiğini anlamaya çalışıyor…

Memleketin derdi ekonomiden ibaret de değil üstelik. Hukuk, eğitim, güvenlik, liyakat, denetim, kurumlara güven... Her biri ayrı bir dert, ayrı bir hezimet.

Bütün bunların ortasında siyaset. Daha doğrusu, toplumun önüne bir çıkış yolu koyması gereken siyaset… Siyaset tam da böyle zamanlarda anlamlıdır. Toplumun dağınık halde yaşadığı sıkıntıyı toplar, ona bir yön verir, “başka türlü olabilir” duygusunu canlı tutar. Hele sosyal demokrat bir parti için, geçim sıkıntısının bu kadar ağırlaştığı bir dönemde insanların kendilerini sahipsiz, duyulmamış, çaresiz ve seçeneksiz hissetmesi, siyasetin taşıdığı en ağır yaralardan biridir. Muhalefet partileri en çok bunu dert etmelidir kendine.

CHP’ye bugün biraz da buradan bakmak gerekir.

Bir süre önce iktidara alternatif olma iddiasını büyütmekte olan, yerel seçimlerden önemli bir siyasal güçle çıkan muhalefet, yürüyüşün sert bir biçimde akamete uğratılmasıyla birlikte bugün farklı merkezlere dağılan paramparça bir resim sunuyor.

Türkiye’de solun ve sosyal demokrasinin önüne tarihsel fırsatlar çıktığında, bunları kalıcı bir siyasal çıkışa dönüştürememesi neredeyse süreklilik kazanmış bir sorun. Toplumun derdi büyüyor, öfkesi büyüyor, yoksulluğu büyüyor; ama bütün bunları iyileştirecek, bir araya getirecek, insanlara “başka bir yol var” duygusu verecek siyasal irade bir türlü kurulamıyor.

Peki toplum böylesine ağır bir dönemden geçerken, ona siyasal bir seçenek sunması beklenen yapı neden kendi içindeki bu güç mücadelesini aşamıyor? İnsanları yıllardır aynı dar koridorun içinde, kırk katırla kırk satır arasında bırakmanın siyaseten de ahlaken de bir bedeli yok mu?

***

Kılıçdaroğlu, bir zamanlar siyasal gelenekleri, dünya görüşleri, hatta seçmen tabanları birbirinden oldukça farklı altı partiyi aynı masanın etrafında toplamıştı.Bugün ise kendi partisinde yaşanan büyük kopuşun ardından, bir yandan geride kalan yapıyı toparlamaya, diğer yandan “arınma” çağrısıyla CHP’yi yeniden şekillendirmeye çalıştığı bambaşka bir tabloyla karşı karşıya. Önce büyük kopuş, ardından belediye başkanları, milletvekilleri, örgütler… Son olarak Mansur Yavaş’ın istifası. Yavaş’ın son dönemdeki tutumları zaten partiyle arasındaki mesafeyi giderek açmıştı; öyle ki mesele, neden ayrıldığı kadar, bu kopuş bu kadar belirgin hale gelmişken neden daha önce açık bir siyasi ve örgütsel karşılık verilmediği sorusunu da beraberinde getiriyor. İstifası da bu nedenle ani bir karar olmaktan çok, uzun süredir bahanesi aranan bir ayrılığın son halkası gibi görünüyor.

Bir tarafta bunlar yaşanırken, diğer tarafta dil giderek sertleşiyor. “Butlan yönetimi”, “gayrimeşru aktör”, “iktidarın atanmış aparatları” gibi ifadeler havada uçuşuyor. Bu yapıyla “bir santim yol” yürünemeyeceği söyleniyor. Bir zamanlar aynı partinin çatısı altında, aynı seçim meydanlarında yan yana duran insanlar için bugün kullanılan kelimeler bunlar…

***

Kılıçdaroğlu’nun bu dönemde özellikle üzerinde durduğu kavram; “arınma”. Bu kelimeyi yalnız CHP’nin kendi iç meselesi olarak okumak eksik kalır. Nitekim Kılıçdaroğlu, fon krizi sonrasında yaptığı açıklamada da bunu açıkça söyledi: “Arınma derken sözümüzü kendi kapımızla sınırlamadık.” SPK’nın hangi riski ne zaman gördüğünü, hangi tedbiri aldığını açıklaması gerektiğini; görevden ayrılmanın da hesap vermenin yerine geçmeyeceğini belirtti.

Siyasetin bugün en fazla ihtiyacı olan kelimelerden biri gerçekten arınmadır. Yalnız rakibinden beklenen değil; gerektiğinde kendi belediyesinden, kendi bürokrasisinden, kendi çevresinden, kendi siyasi mahallesinden başlayabilen bir arınma…

Fon meselesi bunun ne kadar hayati olduğunu bir kez daha gösterdi. Bu büyüklükte bir yapı oluşurken denetim tam olarak neredeydi? Riskler ne zaman görüldü, siyaset ve kurumlar hangi noktada devreye girdi…

Meselenin ucu nihayet AKP’ye de dokundu. Eski Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Fatma Betül Sayan Kaya, kendisi ve eşinin fon krizinin odağındaki hisseleri aylar önce düşük fiyattan alıp, piyasa çöküşünden hemen önce satarak yaklaşık 2,2 milyar liralık gelir elde ettikleri ve işlemlerin zamanlamasının içeriden bilgi kullanıldığı şüphesi doğurduğu yönündeki iddiaların ardından partideki görevlerinden ayrıldı. Şimdi de yaklaşık 2,2 milyar lirayı Hazine’ye iade ettikleri belirtiliyor. Peki, paranın iadesi hesabın da kapandığı anlamına mı geliyor? O kazancın nasıl, hangi koşullarda elde edildiği, olası siyasi bağlantılar ve hukuki sorumluluk ne olacak? Para geri verildi diye hukuk da kamu vicdanı da tahsil edilmiş mi sayılacak?

Fon krizinin faturası artık yüz milyarlarla değil, trilyonlarla ölçülüyor. 28 Ağustos’tan bu yana Borsa İstanbul’daki şirketlerin toplam piyasa değerinden yaklaşık 4 trilyon lira silindi, endeks dokuz ayın dibini gördü. Üstelik hala kimse bu düşüşün nerede duracağını bilmiyor…

Bugün borsada yalnız spekülasyon yapanlar yok. Küçük yatırımcı var, yıllarca biriktirdiği parasını korumaya çalışan insan var, emeğini bir miktar tasarrufa dönüştürmek için didinip duranlar var. Yüz binlerce insanın parasının bulunduğu bir piyasada manipülasyon ve usulsüzlük iddiaları böylesine büyüyebiliyorsa, dönüp yatırımcıya “neden oradaydın?” diye sormak kolaycılık olur. Asıl soru başka yerde: Bu piyasanın hakemi kimdi?

Ayrıca bir ülkenin borsası yalnız şirketlerin değerini göstermez. Denetimin niteliğini, kurumlara duyulan güveni, sermayenin hangi kurallarla hareket ettiğini ve o ülkenin nasıl yönetildiğini de gösterir. Oradaki çürüme yalnız ekranlardaki kırmızı rakamlardan ibaret değildir.

Üstelik mesele borsayla da sınırlı değil. Türk futbolunda uzun süredir devam eden bahis ve hakemlik tartışmalarının ardından şimdi ayrı bir soruşturmada, sistemin tepesindeki isimlere kadar uzanan yeni iddialar gündemde. MHK Başkanı dahil hakemlik mekanizmasının merkezindeki isimlerin klasman ve görevlendirme süreçlerine müdahale iddialarıyla soruşturuluyor olması, artık “münferit hata” denilerek geçiştirilemeyecek kadar ağır bir tabloya işaret ediyor. Arınma ihtiyacı borsadan futbola kadar uzanıyorsa mesele birkaç kötü aktör değil; düzenin denetim üretme kapasitesini kaybetmiş olmasıdır.

uzun süredir devam eden bahis tartışmalarının ardından, şimdi ayrı bir soruşturmada..

 

Elinizi nereye atsanız başka bir yara açılıyor…

***

Kılıçdaroğlu’na dönersek; ona yöneltilen eleştirilerden biri de “arınma” sözünü esas olarak CHP kurultayı ve parti içindeki tartışmalar için kullandığı, belediyelere yönelik iddialarda aynı sertliği göstermediği yönünde. Fakat Kılıçdaroğlu, İmamoğlu için kısa süre önce açık biçimde “siyasi tutuklu değil, siyasi görüşü dolayısıyla içeri alınmış bir insan değil, adi suçtan yargılanan biri” demişti…

***

Kılıçdaroğlu ayrıca “Bize en olumsuz bakan kişiyi getirin, onu bir saatte CHP’ye oy verir hale getiririm,” de diyor. Belki biraz iddialı bir cümle. Ama arkasında bugünün siyasetinde giderek büyüyen başka bir sorun var aslında. Herkes yalnız kendi mahallesinin sesini duyuyor. Aynı televizyonlar, aynı gazeteler, aynı sosyal medya hesapları… Bir süre sonra farklı bir bilgiye değil, farklı bir cümleye bile tahammül edemeyen kapalı dünyalar oluşuyor.

Partiler bölünüyor ama mahalleler bölünmekle kalmıyor; kendi gerçekliklerini de kuruyor.

Öte yandan ayrılığın ilk günlerindeki kesinlik de yavaş yavaş yerini başka arayışlara bırakmış görünüyor. CHP İletişim Koordinatörü Ali Haydar Fırat’ın da belirttiği gibi Yeni Parti’ye geçen bazı milletvekilleri aracılar üzerinden geri dönmek istiyor; sayının artmakta olduğuna ilişkin kulis iddiaları da var…

Yeni Parti’nin kongre süreci ilerledikçe asıl tartışma, belediyelerin ve İmamoğlu çevresinin örgüt üzerindeki ağırlığında düğümlenecek. Belediye başkanlarının ve meclis üyelerinin delege oluşumundaki etkisinde… Yeni bir parti kuruluyor ama örgüt yine aynı güç merkezlerinin etrafında mı şekilleniyor? Üyelerin iradesi nerede başlıyor, belediyelerin ve İmamoğlu’nun etkisi nerede bitiyor…

Yeni Parti’nin kuruluşundan bu yana belediyelerin ağırlığı giderek daha görünür. Çok sayıda belediye başkanı, meclis üyesi ve ilçe örgütü CHP’den ayrılarak yeni yapıya geçti. Bu tablo, belediyelerin yalnız yerel hizmet üreten kurumlar olmadığını; örgüt, kadro ve siyasal güç bakımından partilerin en önemli dayanaklarından biri haline geldiğini de yeniden gösteriyor.

Şimdi asıl soru, yeni partinin bu güç ilişkilerinden ne kadar “yeni” bir siyaset çıkarabileceği. Çünkü eski yapının insanlarını, belediyelerini ve alışkanlıklarını başka bir tabela altında toplamak başka; gerçekten başka türlü bir parti kurmak başka…

İşin milletvekilleri açısından da ciddi bir karşılığı var. Çünkü ilçelerde ve illerde örgütsel gücünü kaybeden bir vekilin yarın adaylığını koruyabilmesi, giderek bu güç merkezleriyle kuracağı ilişkiye bağımlı hale gelecektir.

Bugün verilen siyasi güvencelerle kongrelerde oluşan delege dengesi birbirini tutmazsa yeni huzursuzluklar, hatta kopuşlar şaşırtıcı olmaz…

CHP açısından ise tüm bu kopuşlar bir kayıp olmayabilir. Parti içindeki yıllanmış güç ilişkilerinin ve çözülemeyen gerilimlerin bir bölümünün dışarı taşınması, geride kalan yapı için ciddi bir arınma imkanıdır. Geri dönüş arayışlarının başlaması belki biraz da bunun fark edilmesindendir…

Bu sırada Özgür Özel, girdiği bir seçimde partisini birinci parti yapamazsa görevini bırakacağını söylüyor. İddialı sözler… Ama insan yine de düşünmeden edemiyor: Kılıçdaroğlu’yla birlikte beş dönem milletvekilliği yaptığı yıllarda siyasette süre, yenilenme ve başarının bedeli neden bu kadar keskin cümlelerle konuşulmuyordu?

***

Bir başka düğüm ise CHP’de, İstanbul’da; Gürsel Tekin meselesinde.

(Tekin, mahkeme kararıyla görevlendirildikten sonra parti binasına girişlerin engellendiği ve barikatların kurulduğu bir ortamda polis eşliğinde İstanbul İl Başkanlığı’na girmişti.

Benzer bir görüntü Ankara’da, mutlak butlan kararının ardından CHP Genel Merkezi’nde yaşanmıştı. Kılıçdaroğlu’nun avukatları ve beraberindeki isimler içeri alınmamış; girişler kapatılmış, barikatlar kurulmuştu. Ancak polisin müdahalesiyle bina tahliye edildikten sonra Kılıçdaroğlu’nun ekibi içeriye polis eşliğinde girebilmişti. Önce kapılar kapanıyor, girişler engelleniyor; sonra polis devreye giriyor. Ardından da ortaya çıkan o görüntü üzerinden “polisle girdiler” deniyor. Siyasette bazen görüntü, gerçeğin önüne böyle geçiyor…)

Bugün ise Tekin, geçici görevin sona ermesine ve genel merkezin Mehmet Ali Yüksel ile yol almak istemesine rağmen koltuğu bırakmamakta ısrar ediyor. Yüksel tercihinde, parti içindeki temsil dengelerinin ve özellikle Alevi seçmenle yeniden güçlü bir bağ kurma arayışının da etkili olduğu yönünde değerlendirmeler var.

Tekin’in kendisini bu süreçte yalnız bırakılmış hissetmesi anlaşılabilir. En zor dönemde öne çıkmış, ağır eleştirileri göğüslemiş bir siyasetçinin bugün “peki şimdi ne olacak?” diye sorması da... Fakat bir göreve zor zamanda gelmiş olmak, o görevin süresiz sahibi olmak anlamına gelmez. Hele İstanbul gibi bir yerde.

Burada Kılıçdaroğlu’nun daha kurumsal ve kontrollü siyaset anlayışıyla, Tekin’in hareketli ve kişisel ilişkilere yaslanan tarzı arasındaki mesafenin de bu kararda etkili olduğu düşünülebilir.. Kılıçdaroğlu bürokrasi kökenli, görece soğukkanlı, çatışmayı mümkün olduğunca soğutarak çözmeye çalışan bir çizgide; Tekin ise daha hareketli, daha doğrudan, ahali diliyle siyaset yapan bir isim. Yaz aylarında tartışma yaratan “figüran” meselesi de parti içinde Tekin’e yönelik rahatsızlığı büyüten başlıklardan biri olmuştu. İddiaların kendisi ayrı bir mesele; fakat ortaya çıkan görüntünün parti yönetimini zora düşürdüğü ortada.

Sorun şu ki bazı krizler zamana bırakıldığında küçülmüyor, büyüyor. Kılıçdaroğlu’nun kırıp dökmeden bir geçiş yapmak istemesi anlaşılabilir. Ama liderlik bazen uzlaştırmak kadar, belirsizliği sona erdirecek kesin kararı zamanında verebilmektir. İstanbul İl Başkanlığı sıradan bir makam değil; örgütün, siyasetin ve Türkiye’deki güç mücadelesinin en kritik merkezlerinden biridir.

Dolayısıyla bu mesele kenarda bekletilebilecek küçük bir parti içi pürüz değildir. Bir orta yol bulup çözülemezse doğrudan genel merkezin otoritesi ve Kılıçdaroğlu’nun liderliği meselesine dönüşür.

Belki de çoktan dönüşmeye başladı bile…

Bir yandan içeride otorite tartışması sürerken, dışarıda da Kılıçdaroğlu’nun siyasal meşruiyeti üzerinden bir mücadele yaşanıyor. Son örnek Sosyal Demokrasi Derneği. Dernek, Kılıçdaroğlu’nu “program ve ilkelerinin aksi yönündeki söylem ve eylemleri” gerekçesiyle üyelikten çıkardı. Elbette her kurum kendi tüzüğü çerçevesinde karar alabilir. Ama sosyal demokrasinin tapusu da herhangi bir tabela derneğinin kasasında değildir.

Benzer bir görüntü Deniz Göktaş meselesinde de vardı. Göktaş gözaltına alındığında Kılıçdaroğlu Ankara’dan kalkıp Çağlayan Adliyesi’ne gidiyor; amacı belli, gözaltındaki bir isme destek olmak, moral vermek. Adliyede kısa bir görüşme yapılıyor, o anda ortada bir sorun da yok. Fakat görüşme bambaşka bir dille aktarılıyor. Tahliyeden sonra Kılıçdaroğlu’nun bu insani ve mütevazı tavrı, neredeyse aleyhine kullanılacak bir malzemeye dönüştürülüyor. Göktaş’ın görüşmeyi sert bir mizahla yeniden gündeme getirmesi de bu havayı besliyor.

Bir ana muhalefet lideri Ankara’dan kalkıp gözaltındaki bir sanatçıya destek olmaya gidiyorsa, bundan bile bir itibarsızlaştırma vesilesi çıkarmak neden? Siyasette “vurun abalıya” kolaycılığı tam da böyle başlıyor.

Göktaş’ın istemediği bir görüşmeye tepki göstermesi ayrı mesele. Fakat ülkemizde bir siyasetçinin gözaltındaki bir sanatçıya destek olmak için adliyeye gitmesi bile artık ortak bir dayanışma zemini yaratmıyor demek, ne acı…

Kimin kimi itibarsızlaştırdığı, kimin hangi sözüyle hangi mahalleye göz kırptığı... Fikirlerin önüne kişilerin, kişilerin önüne de etiketlerin geçtiği bir siyasi ortam…

***

Bütün bunların ardından CHP’nin bugün içinde bulunduğu hali tek kelimeyle tarif etmek gerekirse: türbülans. Bu çizgiden bakıldığında çıkışın yolu da örgüt ve kongre sürecini sürüncemede bırakmadan tamamlamak, liderlik meselesini kurultay iradesiyle kesin biçimde sonuçlandırmak. Kılıçdaroğlu’nun tek adayla gidilecek bir kurultayda yeniden seçilmiş genel başkan sıfatıyla partinin başına geçmesi, bugün tartışılan meşruiyet ve otorite sorununu kapatacaktır. Başka genel başkanlık hesapları olanların da en azından bu aşamada baltalarını gömmesi, kişisel geleceklerinden önce partinin ayağa kalkmasını gözetmesi gerekir. Ortada partinin varlığına ilişkin böylesine ciddi bir mesele, bir can derdi varken makam hesabına, koltuk telaşına düşmek gerçekten yakışıksız. “Değişim” deniyor; oysa değişimi savunanlar zaten çoktan başka bir yola çıktı. Şimdi, tam da parti toparlanmaya çalışırken, neyin değişimi için yeniden kavga veriliyor?

Bu cendereden güçlü çıkan bir CHP’nin ülkeye söyleyecek sözü olabilir; kendi iç kavgasından çıkamayan, butlancı olarak yaftalanan, değersizleştirilen bir CHP’nin ise kimseye faydası kalmaz.

Bazı milletvekillerinin “parti halka yeniden umut vermeli” çıkışı da aynı sıkışmanın ifadesi. Değişim elbette tartışılır; ama parti daha kendi varlığını yeniden tahkim etmeye çalışırken her iç tartışmayı yeni bir mevzi savaşına çevirmek… En hafif tabirle sabırsızlık ya da selden kütük kapmaya çalışmak değil midir?

Zaten tarımdan ekonomiye, sağlıktan diğer temel sorun alanlarına kadar çözüm üretmek ve somut politika geliştirmek üzere komisyonlar ve çalışma grupları oluşturuluyor, mitinglerin yapılmasıyla ilgili kararlar alınıyor, milletvekillerinden sahaya inmeleri, yurttaşla daha doğrudan ilişki kurmaları isteniyor. Çalışmak isteyen için alan da var, sorumluluk da. “Oynamasını bilmeyen gelin yerim dar dermiş” misali, sürekli yeni bir mazeret üretmenin anlamı yok. Değişim istiyorsanız komisyonlarda çalışın, sokağa çıkın, halka gidin, partinin yükünü omuzlayın. Zira bugün asıl küfeyi sırtında taşıyan, bütün bu tartışmaların ve sorumluluğun merkezinde duran kişi Kılıçdaroğlu.

 

***

Bütün bunların sonunda ortaya oldukça kaotik bir tablo çıkıyor. Üstelik muhalefetin bu hale gelmesi için iktidarın özel bir şey yapmasına da gerek yok. Muhalefet kendi içinde dağılıyor, kendi aktörlerini tüketiyor, kendi seçeneklerini azaltıyor…

Bir de Kürt siyaseti artık eski yerinde durmuyor. Yeni çözüm süreciyle birlikte DEM Parti ile AKP-MHP hattı arasında daha önce görülmeyen ölçüde yoğun bir temas ve ortak çalışma zemini oluşmuş durumda. Bunu Kürt seçmenin bütünüyle Cumhur İttifakı’na yöneldiği şeklinde okumak elbette doğru olmaz; fakat muhalefetin yıllardır daha kolay varsaydığı Kürt seçmen desteğinin artık hiç de cepte olmadığını görmek gerekiyor. 2028 denklemini zorlaştıran başlıklardan biri de budur.

Sonuç olarak 2028’e giderken, Cumhurbaşkanlığı seçiminde salt çoğunluğu gerektiren bir sistemde yalnız CHP’nin parçalanmış unsurlarının değil, daha geniş bir muhalefet zemininin yeniden yan yana gelebilmesi gerekiyor. Kürt seçmenin tutumu, yeni ittifak ihtimalleri, kopan partiler, bağımsızlaşan isimler… Denklem zaten zordu; şimdi daha da karmaşık.

Bütün bunlar konuşulurken ülkenin gerçek meseleleri yine geriye düşüyor. Geçim sıkıntısı, işsizlik, yoksulluk, adalet, denetimsizlik, hayat pahalılığı… Siyaset 2028’de kimin nerede duracağını hesaplıyor; vatandaş ise yarın sabah nasıl uyanacağını.

İmamoğlu ağır bir siyasi ve hukuki sürecin içinde, Mansur Yavaş partisinden ayrılmış, Kılıçdaroğlu “butlan” tartışmasının merkezine itilmiş durumda. Muhalefetin yakın zamana kadar güçlü görünen hemen her figürü bugün başka bir tartışmanın, başka bir kırılmanın içinde. Sahada yara almamış aktör neredeyse kalmadı.

İktidar cephesinde ise başka bir paradoks var. Yıllar içinde oluşmuş güç merkezleri, zenginleşme ağları, kurumların zayıflaması, denetimin aşınması… Şimdi bunların bir kısmına yine iktidarın kendisi müdahale ediyor. Sanki bütün bunlar başka bir dönemin, başka bir yönetimin ürünüymüş gibi… Kendi kurduğu düzenin ürettiği sonuçlarla, kendi yarattığı canavarlarla mücadele eden bir iktidar...

Uzun iktidarlar yalnız rakiplerini değil, kendi çevrelerinde büyüttükleri güçleri de dönüştürür. Zamanla bazı aktörler, yapılar ve ilişkiler merkezin denetleyebileceğinden daha fazla güç kazanır. Sonra sıra onları tasfiye etmeye, işlevsizleştirmeye, yerine yenilerini koymaya gelir. Kullanılan, büyütülen, işi bitince kenara çekilen isimler ve kurumlar… Bir tür siyasal kullan-at düzeni; ihtiyaç duyulduğunda büyütülen, işlevini tamamladığında gözden çıkarılan aktörler ve yapılar.

Bazen “üst akıl” deniyor, dışarıda büyük projeler aranıyor, Türkiye üzerine kurulmuş hesaplardan söz ediliyor.

Belki de o kadar uzağa bakmaya gerek yok.

Bir ülkenin siyaseti kurumların yerine kişileri, ilkelerin yerine sadakati, ortak geleceğin yerine güç mücadelelerini koyduğunda mesele artık yönetim hatası olmaktan çıkar; düzen, kendi zaaflarını derinleştiren ve krizlerini kendi bünyesinde yeniden üreten kapalı bir mekanizmaya dönüşür.

Sonra herkes çıkış yolu arar. Oysa çoğu zaman mesele kapının nerede olduğu değil; anahtarın çoktan içeride bırakılmış olmasıdır.

 

Sadık ÇELİK

[email protected]