İstanbul
Kapalı
20°
Adana
Adıyaman
Afyonkarahisar
Ağrı
Amasya
Ankara
Antalya
Artvin
Aydın
Balıkesir
Bilecik
Bingöl
Bitlis
Bolu
Burdur
Bursa
Çanakkale
Çankırı
Çorum
Denizli
Diyarbakır
Edirne
Elazığ
Erzincan
Erzurum
Eskişehir
Gaziantep
Giresun
Gümüşhane
Hakkari
Hatay
Isparta
Mersin
İstanbul
İzmir
Kars
Kastamonu
Kayseri
Kırklareli
Kırşehir
Kocaeli
Konya
Kütahya
Malatya
Manisa
Kahramanmaraş
Mardin
Muğla
Muş
Nevşehir
Niğde
Ordu
Rize
Sakarya
Samsun
Siirt
Sinop
Sivas
Tekirdağ
Tokat
Trabzon
Tunceli
Şanlıurfa
Uşak
Van
Yozgat
Zonguldak
Aksaray
Bayburt
Karaman
Kırıkkale
Batman
Şırnak
Bartın
Ardahan
Iğdır
Yalova
Karabük
Kilis
Osmaniye
Düzce
49,0139 %0.12
56,1125 %0.06
6.740,80 %0.33
84.374,84 %0.46

Meselenin başından bugüne

YAYINLAMA: | GÜNCELLEME:
Meselenin başından bugüne

Türkiye’nin bugünü, çok uzun bir geçmişe sahip olmayan çok partili demokrasi tecrübemizin içerisindeki farklı siyasi periyotlarla, farklı açılardan kıyaslandı. Kimi kıyaslama 90’lara benzeştirdi bugünleri, kimisi 50’lere, kimisi askeri darbe yönetimleriyle, kimisi de tek parti dönemiyle. Tarih disiplininin de öncelikli olmasa da işlevlerinden birisi de budur bana kalırsa; bugün, gelecek ve geçmiş arasındaki boşlukları doldurmak, sonradan ayırdığımız tarihsel dönemleri birbirine bağlamak ve yaşanmışlıkların arasına köprüler kurmak.  

Velhasıl bugünler, bana biraz da çok partili siyasal yaşama kesintisiz olarak geçeceğimiz, demokrasimizin ve siyasetimizin emekleme aşamasında bulunduğu, bürokrasinin emekleyen çok partili yaşamımızı sopasıyla takip ettiği 1945-50 arasını anımsatıyor. Tarihsel dönemleri büyük siyasi figürlerin ferasetlerine bağladığımız için, bu benzetmem biraz garip kaçacaktır bazılarına. O sebeple bu yazının çekirdeğini oluşturacak 1945-50 arasındaki Türkiye’nin genel görünümü, siyasi figürlerin şahsiyetlerinin bugüne benzeşmesiyle ilintili değil; daha ziyade partilerin yaşadıkları ikilemleri, davranış kalıpları ve siyasilerin hareket alanının kısıtlılığıyla ilgili olacak. 

Meselenin Başı 

İkinci Dünya Savaşı esnasında Türkiye, Almanya’nın yenileceğinin öngörülmesinin ardından iç politikada birtakım tavır değişikliklerine gitmiştir. 19 Mayıs 1944 nutkunda Cumhurbaşkanı İnönü, bu tavır değişiminin bir yansıması olarak” Türk Milliyetçiliği” kavramını anayasal bir düzlemde ele alarak “sivil milliyetçi” bir temele oturtmuş, devletin milli kimliğini ve bölünmezliğini vurgulayarak dış politikada revizyonist söylemlerde bulunan çevreleri kınamıştır. İnönü’nün bu söylemi aynı zamanda “Irkçılık-Turancılık” davasına bir atıf olarak ele alınabilecektir. 

Savaşın bitişi ve Almanya’nın denklemden çıkışıyla dünyanın iki kutba doğru sıkışmasının ardından Türkiye, üzerinde bir Sovyet baskısı hissederek kendisini hızlıca batı bloğunda konumlandırmıştır. Bu çerçevede İnönü, bu sefer 1945’in 19 Mayıs’ında yaptığı konuşmasında çok partili siyasal hayata geçişle ilgili beyanatta bulunmuştur. Bütün bu süreç içerisinde 18 Temmuz 1945 tarihinde Milli Kalkınma Partisi kurulmuş ve bugüne kadar askeri müdahaleler haricinde kesintiye uğramamış çok partili siyasal yaşama geçilmiştir. 

1945 yılı bütçe görüşmeleri sırasında Celal Bayar, Refik Koraltan, Fuat Köprülü ve Adnan Menderes; Cumhuriyet Halk Partisi içerisinde muhalefet hareketi başlatarak 7 Haziran 1945 tarihinde CHP Meclis grup başkanlığına, ülkenin ve partinin “demokratikleşmesi ve liberalleşmesi” için “Dörtlü Takrir” isimli önergeyi vermiştir. Savaşın bittiğini ve milletin demokrasiyi yaşatacak olgunluğa eriştiğini ifade eden önerge, CHP Meclis Grubu’nda reddedilmiştir. Takrir sonucunda parti içerisinde oluşan muhalif kümelenme partiden tasfiye edilmiş ve süreç tasfiye olanların 7 Ocak 1946 tarihinde Demokrat Parti’yi kurmasıyla sonuçlanmıştır.   

Geçişin Sancıları 

Çok partili sisteme geçişin ardından CHP’nin 1946 kurultayında, tek parti yönetiminin bir sonucu olarak görülebilecek partiyle devletin giriftleşmiş yapısını ortadan kaldırmak için gerekli olan idari değişimler gerçekleştirilmiştir. Bu amaçla; çok partili siyasal yaşama geçildiği için teorik anlamda işlevsiz hale gelen “Müstakil grup” lağvedilmiş, İsmet İnönü’nün “Değişmez Genel Başkan” sıfatındaki “değişmez” kısmı kaldırılmış ve çok partili sistemin daha sağlıklı işleyebilmesi için sınıf esasına göre dernek ve parti kurma yasağı sonlandırılmıştır. 

1946 yılında gerçekleşen genel seçimler, seçimin olağan tarihinden bir sene önce gerçekleşmiştir. Demokrat Parti’nin “baskın” olarak nitelediği seçimleri boykot etme düşüncesi iktidar çevrelerinden sert eleştirilere neden olmuştur. İnönü’ye yakın bir konumda bulunan Nihat Erim’in “Toplumsal yapıda olan derin rahatsızlıklara neden olan ortam devam ederse özgürlük defterini kapatıp otoriteyi baştan aşağıya tesis etmek gerekli olabilir.” açıklaması ve İnönü’nün, seçimlerin protesto edilme ihtimaline karşı ülkenin dış politikada zor duruma düşüleceğini sıklıkla vurgulaması, Demokrat Parti’nin seçimlere katılma kararı almasıyla sonuçlanmıştır. 

Kuruluşundan dört ay sonra kendisini bir seçim atmosferi içerisinde bulan Demokrat Parti, örgütleşme sürecini henüz tamamlayamamış olması nedeniyle politik söylem üretmede kısır kalmış ve halihazırda yakaladığı tabanını motive edebilmek için iktidara yönelik negatif söylemler üzerinden bir kampanya yürütmüştür.  

21 Temmuz 1946 tarihinde gerçekleştirilen genel seçimlere Cumhuriyet Halk Partisi, Demokrat Parti, Milli Kalkınma Partisi, İşçi ve Çiftçi Partisi, Liberal Demokrat Parti ve Vatan Partisi katılmıştır. Seçimlerin sonucunda Cumhuriyet Halk Partisi parlamentoya üç yüz doksan yedi milletvekili gönderirken Demokrat Parti altmış bir milletvekiliyle yeni yasama döneminde temsil edilmiştir. Yedi milletvekili ise bağımsız olarak seçilmiştir. Ayrıca muhalefet, açık oy kapalı tasnif ilkesiyle yapılan seçimlerin meşruiyetini sorgulamıştır. Seçimlere hile karıştığı iddiası Demokrat Parti’ye ivme kazandırırken muhalefet ve iktidar arasındaki hava sertleşmeye başlamıştır. 

Denge ve Kimlik  

1946 yılındaki kuruluşundan 1950 yılında iktidara gelene kadar Demokrat Parti’nin yaşadığı en büyük ikilem; tabanındaki “işbirlikçi” iddialarını savuşturmaya çalışırken iktidarla da ilişkisini belirli bir temele oturtup partinin yaşamasını sürdürmeye çalışmak olmuştur. Ayrıca bu dönemde başbakanlık görevinde bulunan Recep Peker, Hasan Saka ve Şemsettin Günaltay’ın birbirlerinden farklılaşan siyasi profilleri iktidar ve muhalefet arasındaki siyasi dili bizzat etkilemiştir. 

Öte yandan 1946 seçimleri sonrasında Demokrat Parti’nin artan ivmesinin ekseninde Cumhuriyet Halk Partisi’ne yönelik yoğunluğu artan muhalif hareketlenmeler, partinin 1947 yılında gerçekleştirdiği kurultayda kendisine yeni bir kimlik inşa etme ihtiyacı duymasına neden olmuştur. Kurultayda parti, yeni çok partili sistemde kendisini konumlandıracağı pozisyonu tartışmıştır. Ayrıca bu kurultaya 1946 kurultayının aksine askerlerin ve bürokratların katılmamış olması, kurumsal anlamda tek partili dönemde görülen parti-devlet modelinin artık terk edilmeye başlandığını göstermektedir. 

Cumhuriyet Halk Partisi’nin 1947 Kurultayı, çok partili yaşamın devamı açısından oldukça hayati bir eşiği temsil etmektedir. Zira İnönü’nün kurultayın açılış konuşmasında Cumhurbaşkanlığı ile parti genel başkanlığının ayrılması gerektiği önerisi, Demokrat Parti’nin muhalefeti karşısında kendisini güvensiz hisseden CHP örgütlerinin muhalefetiyle karşılaşmıştır. Ayrıca kurultay, İnönü’nün desteklediği ve Nihat Erim’in başını çektiği 35’ler hareketiyle Recep Peker taraftarları arasında ikili bir hizipleşmeye sahne olmuştur. Bu hizipleşmenin bir neticesi olarak İnönü önerisinden, kendisi için öngördüğü “tarafsız cumhurbaşkanı” formülüne geçilmesi halinde partinin genel başkanlığa en kuvvetli adayın Recep Peker’in olması nedeniyle, vazgeçmiştir. Netice itibariyle ara bir formül olarak “Genel Başkanlık” makamının yetkileri tüzükte yeniden düzenlenerek genel başkan vekilinin yetkileri artırılmıştır.  

Çok partili hayat, uzun süredir toplumun çeşitli zümrelerinde var olan taleplerin muhalif siyasi partiler tarafından siyasetin gündemine taşınmasına neden olmuştur. Bu durum, siyasal sistemdeki toplumsal girdilerin, hükümet tarafından daha fazla hissedilmesine sebebiyet vermiştir. Artık seçilme kaygısı güden CHP, 1950 yılında gerçekleşecek seçimleri kazanabilmek için politikalarını ve kendi varlığını güncelleme gereği hissetmiştir. Bu noktada değişen siyasi konjonktürde hayatta kalmaya çalışan CHP, ana muhalefet partisi olan Demokrat Parti’nin taleplerine ve politikalarını belirli bir düzeyde kabul etmek durumunda kalmıştır. Özetlemek gerekirse 1947’de gerçekleştirilen kurultay, 1950 seçimlerine kadar Cumhuriyet Halk Partisi’yle Demokrat Parti’nin politik anlamda giderek birbirine benzeşmesine neden olacak süreci başlatmıştır.  

Demokrat Parti’yse aynı dönemde kendisini bir denge ikileminin içerisinde buluyordu. Partinin Türkiye Büyük Millet Meclisi içerisindeki grubunun daha “sert” söylemleri tercih etmesi ve genel merkeze bu yönde baskı kurması, genel merkezin Mart 1948’de bazı milletvekillerinin parti üyeliğine son vermesine neden olmuştur. Partiden ihraç edilen milletvekilleri meclis içerisinde önce “Müstakil Demokratlar” isimli bir grup kurmuş, yasama döneminin sonuna doğru bu gruptaki milletvekillerinin çok büyük bir kısmı yeni kurulan Millet Partisi’ne geçmiştir. Demokrat Parti’nin elit kadrosu içerisinde yaşanan bu bölünme, 1950 seçimlerinin sonuçlarıyla mukayese edildiğinde birkaç seçim çevresi haricinde tabana fazla yansımadığı söylenebilir. 

1950’de Gelen Değişim 

Çağlar Keyder’e göre Demokrat Parti’yi 1930 yılında Serbest Cumhuriyet Fırkası tecrübesinden ayıran en önemli husus burjuvazinin 1930’da “bürokrat ittifak” içerisinde kalmayı seçmiş olmasıydı. İsmail Cem’in “hâkim zümreler” olarak adlandırdığı bu koalisyonun çok partili hayata geçişte çözülmesinden sonra burjuvazinin Demokrat Partili kadroları desteklemesi, iktidar değişimini de beraberinde getirmiştir. Savaş sonrası Batı bloku ülkelerindeki “liberalleşme” trendi ve Türkiye’nin bu blok içerisinde kendisini konumlandırma gayreti şüphesiz ki Demokrat Parti’nin siyasi alanını genişleten nedenlerden bir diğeri olmuştur.  

1947 Kurultayında Cumhuriyet Halk Partisi’nin kurucusu olduğu çok partili sistemde kendisine yeni bir kimlik bulma girişimleri, Saka ve Günaltay hükümetlerinin giderek “liberalleşen” politikaları ve Demokrat Parti iktidarının ilk dört senesi bir bütün olarak ele alındığı takdirde Cumhuriyet’in “yeni ve kalıcı” safhasına kademeli bir geçişi gözlemlemek mümkündür. Bütün bu analizleri özetlemek gerekirse uluslararası sistemde Türkiye’nin konumu, nüfusun çoğunluğunun oluşturan kırsal nüfusun iktisadi bunalımlardan olumsuz etkilenmesi ve ülkenin serbest pazar ekonomisine geçiş sürecinde bulunması gibi yapısal gelişmeler karşısında kendisini nispeten daha doğru konumlandıran Demokrat Parti, 1950 seçimlerinde iktidara gelmeyi başarmıştır. 

Meselenin Bugünü 

Bugün, Cumhuriyet Halk Partisi’yle Demokrat Parti arasındaki iktidar mücadelesinin başlangıcını neredeyse seksen yıl kadar geride bıraktık. Devleti kurmuş ve bürokrasiyi tamamen kendi elinde şekillendirmiş ancak savaşın ekonomik faturası ve uzun süren iktidarın yorgunluğuyla popülerliğini kaybetmiş Cumhuriyet Halk Partisi’yle, yine CHP’den kopan ancak toplumdan belirli bir güven ve teveccüh görmüş Demokrat Parti’nin mücadelesi; Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi etkisiyle bürokrasinin siyaseti gölgelediği ve yirmi beş yıllık birikmişlikle kötü ekonomik gidişatın halkta oluşturduğu kekremsi tat arasında sanki, bu iki tecrübeyi birbirine bağlayan birtakım köprüler bulunuyor. 

Tabii ki Türkiye 1946’nın Türkiye’si değil. Ve açıkçası eğer bu cümlemle bugünün Türkiye’sinde demokratik yöntemlerle rejimin daha kolay değiştirilebileceğini düşündüğüm anlaşılıyorsa, yanlış anlaşılıyorum. Türkiye’nin kendisine 1945’te çizdiği çok partili siyasi yaşam rotası, uzun bir süredir sesletilmiş, entelektüellerce tartışılmış nihai bir hedefin iç ve dış şartlarla uyuşmasıyla eyleme geçilmesiydi. Bu eylem 1946-50 arasında çok kırılgan bir zeminin üzerinde işletilmeye çalışılıyor olsa da 2026’nın Türkiye’si, geçmişte ağır aksak oluşmuş birtakım demokratik teamülleri de askıya alan bir otoriterleşmeyle karşı karşıya. Kas hafızası gibi demokrasinin de bir hafızasının olduğu umuduyla, olası bir iktidar değişiminde belirli demokratik eşiklerin hızlıca atlatılacağına inansam da bugünün muhalefeti; yeni geçilmiş bir sistemi yaşatırken etkilemeye değil, aşınmış demokrasimizi otoriterleşmeye karşı korumaya ve hatta yaşatmaya çalışıyor. 

Daha bürokratik bir siyasi örgütlenme modelinden bir anda çok partili yaşamın önde gelen elitlerine dönüşmüş 45-50 döneminin figürleri, politik mücadeleyi anlaşılacağı üzere yumuşak bir zeminde sürdürememiştir. Örneğin Recep Peker’in Başbakanlığı esnasında iki parti arasında gerilim zirveye çıkmış, Demokrat Parti “Hürriyet Misakı” isimli bildiriyle hükümete anti-demokratik uygulamalardan vazgeçmemesi durumunda “sine-i millet” restini çekebilmiştir. Bu tür zıtlaşmalar, İnönü’nün çok partili sisteme dair kararlı tavrıyla aşılabilmiş olsa da iktidarın 1946 seçimlerinde olduğu gibi, muhalefeti baskı yoluyla bazı kararlara razı edebildiğini de söylemek mümkündür.  

Tabii ki aradan geçen seksen senede Türkiye’nin siyasi yaşamı dallandı, budaklandı ve zenginleşti. Yeni siyasi gelenekler palazlandı, süregelenler palazlanan düşüncelerle birleşti veya kesişerek yok oldu, çeşitli badireler atlatıldı. Örneğin Türkiye’de bugün çok partili siyasal yaşamın sonlanabilme ihtimali, karşıtlar tarafından bile kamuoyunda dile getirilemeyecek bir kırmızı çizgiyken, 1946’nın Türkiye’sinde bu tehdit somut bir şekilde muhalefete karşı sesletilebiliyordu. 

Anakronizm batağına düşmeden yazıyı toparlamak gerekirse Demokrat Parti, hayatta kalma güdüsüyle iktidara gelebilme hevesi arasında hayati bir dengede salınırken; içerisinden çıktığı siyasi partiden kendisini bir ölçüde soyutlamayı başararak toplumun çeşitli kesimlerini kendisine yönlendirecek söylemler üretebilmiş ve bütün bunları Türkiye’nin uluslararası konjonktürdeki salınımıyla ahenkli şekilde gerçekleştirebilmiştir.  

Bu noktada Demokrat Parti’nin muhalefet tecrübesinden hareketle, şunları tekrar düşünmek gerekiyor; bugün Erdoğan Hükümeti’nin anti-demokratik girişimlerine karşı muhalefet ne kadar direnebiliyor? Muhalefetin hayatta kalmak ve iktidara gelebilmek ikilemi içerisinde kendisini konumlandırdığı mevzi ne kadar belirli ve planlı? Rejimin mevcut siyasi dengeyi temelinden sarsacak olası başka bir girişime karşı kurumsal muhalefet, yüksek maliyet barındırabilecek karşı hamleler yapabilir mi? Ve son olarak, bugünün kurumsal muhalefeti karşılaştığı Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne karşı, siyasi geleneği fark etmeden geçmişin farklı muhalefet tecrübelerinden neler alabilir veya alamaz?  

Anlaşılacağı üzere bugün siyasal yaşamımızda gördüğümüz bazı olumsuzlukları geçmişin ayak izlerinden takip edebilmek mümkün. Bununla beraber bugünkü otoriterleşme tecrübesini diğerlerinden ayırmak lakin geleneği fark etmeksizin geçmişin farklı muhalefet tecrübelerinin güçlü kısımlarından ilhamlar alarak mücadeleyi büyütmek gerekiyor.  

Sonuç olarak çok partili yaşamın başlangıcını temsil eden, 1945-50 dönemindeki Demokrat Parti muhalefetinin temel amacı sadece hayatta kalabilmek değil, hayatta kalırken iktidara talip olabilecek bir siyasal anlatı inşa edebilmekti. Bu dönemi Demokrat Parti’nin iktidar yıllarından arındırarak ele alırsak, partinin muhalefet dönemindeki amacına ulaştığını söyleyebiliriz. Bugünün muhalefetiyse benzer bir ikilemi farklı tarihsel koşulları içerisinde, başka bir görüngüsüyle karşı karşıya. 

Başarılı olunması dileğiyle.  

Yorumlar
Yorum yazma kurallarını okumuş ve kabul etmiş sayılırsınız