Google Adsense Otomatik
Özgür Zeybek

Özgür Zeybek


Emek ve edebiyat

Emek ve edebiyat

Lidyalıların parayı icat etmesi insanların sahip olma ve tüketim ihtiyacı ve arzusunu artırmıştır. Bu insanların ihtiyaçtan fazlasını tüketme, sahip olma ve biriktirme alışkanlığı oluşturmasına sebep olmuş ve dağılımın eşit olmaması çalışan-çalıştıran kavramlarını doğurmuştur.

Çalışma olgusu ise beraberinde emek kavramını ortaya koymuştur. Daha fazlasını kazanma hırsı, sahip olma arzusu ise bu dengeyi gitgide bozmuş çalıştıran kesimin çalışanlar üzerinde adaletsiz davranmasına sebep olmuş ve böylece emek sömürüsü ve beraberinde emek mücadelesi ortaya çıkmıştır.

Ardından da Kapitalist ekonomistler Ricardo ve Adam Smith emeği bir değişim aracı olarak değerlendirmiş ve öyle tanımlamış, emeği bir üretim girdisi sayarak değeri veya karşılığı üzerinden bir bedel ortaya koymuşlardır. Emeğin bedeli ya da emeğin satışı söz konusudur.

Fakat Marx emekten üretme gücü olarak bahseder ve yaşamı sürdürmek, temel yaşamsal ihtiyaçları, maddi ve manevi tatmini üretmek ve paylaşmak üzerinden kurar. Emek insanların var etmek, oluşturmak, düzeltmek, yenilemen için ortaya koydukları çabadır. Yani emek yaşamın her alanındadır.

Aslında burada doğru kavram emek değil iş gücü olmalıdır. Yani çalışanlar emeği değil iş gücünü satarlar ve iş gücü karşılığında para alırlar. Oysa emek bir var olma ve paylaşma biçimidir. Dolayısı ile emeğin özgürleşmesi, bir değişim aracı değil, paylaşım aracı olarak görülmesi gerekir.

Emek- Sermaye ya da doğru tanımıyla İş Gücü – Sermaye ilişkisi akademik olarak ele alınsa da insanların yeni yaşam tarzlarına duydukları tepkiler, çektiği acılar, yoksulluk, ağır çalışma koşulları, sömürü..vs bilimin konusu değildir. Sanat, özellikle de edebiyat tam da burada varlığını gösterir.

Sanatın daha ziyade de edebiyatın konusu olan Emek-Sermaye çelişkisi beraberinde Emek Edebiyatını doğurur.

Emek paylaşım ilişkisini belki de en güzel anlatan, 19. yüzyılda işçilerin yaşadığı açlık, sefalet ve ağır çalışma koşullarına tanıklık eden Emile Zola’nın EMEK romanıdır.

Romanda mühendis olan Luc adlı karakter işçilerin ortaklığı ile bir fabrika kurar ve onları kötü çalışma koşullarından kurtarır. Emeğin bir değer paylaşımı olduğu vurgulanır.

Kuşkusuz ki sanat eseri, sanatçının gözlemsel, düşünsel ve duygusal süzgecinden geçerek yaşamın pek çok yönünü biçimsel ve imgesel bir biçimde yansıtır.

Öyleyse sanat yaşama tanıklık eder ve aynı zamanda geçmişin tanıklığını, bugünün savunusunu ve geleceğin öngörüsünü yaparak tarihsel, mücadeleci ve uyarcı bir yön taşır.

Bu yanı ile ele aldığımızda, sosyal yaşamı konu alan sanat eserlerinde özellikle de edebiyatta en çok karşımıza çıkan sosyal yaşam olgusu “çalışma” edimidir.

Buradan hareketle Dünya Edebiyat tarihinde Emek Edebiyatı kavramından söz edilebileceği gibi bu örneklerin tarihsel birer veri niteliği taşıdığı da söylenebilir.

Çünkü bu eserlerde dönemin çalışma koşulları, zorlukları, baskısı ve şartları üzerinden kurgulanır.

Ancak edebiyat eserlerine emek tarihi ve süreci açısından baktığımızda; mutlak anlamda bir nesnellik aramak doğru olmaz. Fakat yazarın içinde yaşadığı toplumu anlatıyor olmasından hareketle öznelliğini de yadsıyamayız. Burada tarihçinin önemi subjektif kırılmaları tespit edip gerçeklikten ayırması, doğrudan yaşanmışlık ile kurgusal gerçeklik ayrımına dikkat etmesindedir.

Dünya Edebiyat tarihinde Emek Edebiyatının ilk ve başarılı örnekleri arasında Charles Dickens’ın Zor Zamanlar, Steinbeck’in Gazap Üzümleri ve Bitmeyen Kavga, Jack London’ın Dönek ve Gorki’nin İtalya hikayeleri sayılabilir.

Elbette bu örnekleri çoğaltmak mümkün.

Türkiye tarihinde ise, Osmanlı Edebiyatı ve Cumhuriyetin ilk dönem edebiyatında tekil örnekler dışında çalışma yaşamı ya da olgusu veya emek kavramı üzerine çok fazla örnek bulmak mümkünü değil.

Refik Halit Karay’ın İpek fabrikasında çalışan işçilerin sefaletini ve ölümleri anlattığı Hakkı Sükut öyküsü ilk örneklerden sayılır.

Fakat 1940-50 döneminden başlayan süreçte Orhan Kemal, Necati Cumalı, Aziz Nesin, Sait Faik, Nazım Hikmet, Rıfat Ilgaz gibi ustaların değişen ölçülerde de olsa emek üzerine örneklerini görürüz.

Hatta bu dönemi, belki de, Türkiye’de sınıf bilincinin edebiyattaki karşılığının başlangıcı olarak dikkate alabiliriz.

Çalışma olgusu ve bunun gerçeklikle ilişkileri düşünüldüğünde, bu sosyal olgunun Türk edebî metinlerinde kapladığı yer, bizi kaçınılmaz biçimde yazarların hayata bakışı ve siyasî görüşlerinin ortasına da atar.

Böylesi bir ilinti kurulduğunda daha çok sosyalist ya da “toplumcu gerçekçi” olarak nitelenen yazarların, ekonomik sosyal ve kültürel açıdan daha kötü durumdaki geniş emekçi kitlelerinin yaşamlarına eğildiğini ve bunun bir parçası olarak çalışma hayatına ilgi duyduklarını görürüz.

Bu yazarların eserlerinde çalışma yaşamına ilişkin izdüşümleri hem nicelik olarak daha çoktur, hem de bu eserler daha dolaysız ve doğrudan bir anlatımın edebi ustalıkla buluşması sonucu nitelik açısından da kıymetlidir.

Örneğin, şiir alanında bir değerlendirme yapıldığında; Nâzım Hikmet, Attila İlhan, Rıfat Ilgaz, Hasan Hüseyin gibi sosyalist/toplumcu gerçekçi şairlerin eserlerinde çalışma hayatının diğerlerine göre daha geniş bir yer kapladığını açıkça görülür.

Ayrıca Sarper Özsan ve Nezihe Meriç’in 1 Mayıs şiirlerini de anımsamak gerekir.

Çalışma ve emek konusuna yer veren bu edebi eserlerde ücretli emeğin en yoğun olduğu sanayi sektörü ağırlıklı olarak yer alır fakat tarihsel açıdan baktığımızda başlangıç tarım ve madencilik alanındadır. Zaman içinde sanayileşme süreci ile sektörlerin ekonomik yaşamdaki payına koşut biçimde değişecektir.

Bu süreçte madencilik sektörü önemli bir yer kaplar. Çünkü özellikle kömür madenciliği çalışma koşullarının en kötü ve en ağır olduğu alanlardan biridir ve uzun yıllar süren mücadelelere sahne olmuştur. Bunun sonucunda ilk sosyal politika tedbirleri bu alanda alınmıştır.

Emile Zola’nın Germinal romanı başta olmak üzere birçok edebî metinde de, madenlerdeki olumsuz çalışma koşulları ve bunun yarattığı gerilim ve mücadeleler yansımasını bulur.

Türkiye açısından bakıldığında da, kömür üretiminin merkezini oluşturan Ereğli Kömür Havzası’nın emek tarihi açısından özel bir önemi vardır.

Zira son dönemde Soma’da yaşananlar madencilik sektöründeki ağır ve sağlıksız çalışma koşullarının halen sürdüğünü de gözler önüne seriyor.

Fakat burada bir parantez açmak gerekecek, Ne Ereğli’de ne de Soma’da yaşanan trajedi edebiyat ürünlerinde yeterince karşılığını buldu mu? Korku toplumu ve bunun sanatçı üzerindeki etkisi oldukça açık.

Dünya edebiyatında işçilerin verdikleri mücadelelere dair, emek edebiyatı ve direnişin anlatımı açısından, pek çok örnek bulunsa da Türk edebiyatında emek ve çalışma olgusu olumsuz koşullar ve sıkıntılar üzerine odaklanır ve işçi mücadelelerine dair çok fazla örnekle karşılaşamayız.

İşte bu sınırlılık, bence sadece yazarların öznel tercihlerinden değil, Türkiye’de yıllardır süregelen ve sürekli köpürtülen, kutsanan, kati kılınmaya çalışılan korku kültürün etkisindendir.

Fakat buna rağmen sözünü esirgemeyen yazarların verdikleri mücadele ortaya koydukları eserler emek ve mücadele tarihinin Türk Edebiyatında da görülmesini sağlamıştır. Bu ustaların ödedikleri bedeller ise hepimizin malumu…

Örneğin Aziz Nesin’in 1977 yılında MESS ve Maden-İş grevinden yola çıkarak kurguladığı Büyük Grev hikayesi en güzel örneklerden biridir.

Bir yıl boyunca süren MESS grevi pek çok açıdan Türkiye emek tarihinin en önemli hareketlerinden biridir ve sınıf mücadelesinde sembolik bir değer taşır.

Türk edebiyatında emek izdüşümlerine halk edebiyatında da rastlarız. Batı edebiyatında emek tarihi ve mücadelesi edebi eserlere yansırken, Türkiye’de işçiler kendilerini ve mücadelelerini zaman zaman marşlar, deyişler, türküler, maniler ile ifade etmişlerdir.

Yine de Türkiye’de çalışma olgusu ve emek edebiyatına ilişkin örneklere çokça rastlamıyoruz.

Sennur Sezer ve Adnan Özyalçıner’in hazırladığı Emek Öyküleri kitabında yer alan 69 öykünün dağılımı şöyle, 1900-1920 1 yazar, 1920-1940 8 yazar, 1940-1960 21 yazar 1960-1980 33 yazar, 1980- 2000 6 yazar.

Tarihsel açıdan baktığımızda 1940’dan itibaren oluşan sınıf mücadelesi, bilinci, emek kavramı ve bunun edebiyata yansıması, 1960 yılından başlayarak, özellikle sendikal örgütlenme yanında, bir iş mücadelesi aracı olarak grevin de yasallaştığı ve önemli işçi hareketlerinin meydana geldiği 1963 sonrası dönemde ciddi bir artış gösterse de son derece sınırlı kalmıştır.

80 sonrası ise önemini kaybetmiş ve günümüzde Soma örneğinde olduğu gibi yer bulamaz hale gelmiştir. Bu anlamda Türkiye’de emek ve işçi edebiyatının ciddi bir varlık kazandığını söyleyemeyiz.

Emek Edebiyatına ve Türkiye işçi sınıfının mücadelesine karşı duyarsız kalmayan yazarlarımızın verdikleri mücadelenin yanı sıra Türk edebiyatı emek tarihi açısından yetersiz, etkisiz, sosyal yaşamdan kopuk ve devinimsel olmayan yanı ile sınıfta kalmıştır.

Dilerim ki sosyal yaşamın en önemli değerlerinden biri olan emek ve emek mücadelesi bundan sonra ki dönemde edebiyatımızda yerini bulur.

Yorum Yazın

Ana Sayfa
Web TV
Foto Galeri
Yazarlar