İstanbul
Açık
23°
Adana
Adıyaman
Afyonkarahisar
Ağrı
Amasya
Ankara
Antalya
Artvin
Aydın
Balıkesir
Bilecik
Bingöl
Bitlis
Bolu
Burdur
Bursa
Çanakkale
Çankırı
Çorum
Denizli
Diyarbakır
Edirne
Elazığ
Erzincan
Erzurum
Eskişehir
Gaziantep
Giresun
Gümüşhane
Hakkari
Hatay
Isparta
Mersin
İstanbul
İzmir
Kars
Kastamonu
Kayseri
Kırklareli
Kırşehir
Kocaeli
Konya
Kütahya
Malatya
Manisa
Kahramanmaraş
Mardin
Muğla
Muş
Nevşehir
Niğde
Ordu
Rize
Sakarya
Samsun
Siirt
Sinop
Sivas
Tekirdağ
Tokat
Trabzon
Tunceli
Şanlıurfa
Uşak
Van
Yozgat
Zonguldak
Aksaray
Bayburt
Karaman
Kırıkkale
Batman
Şırnak
Bartın
Ardahan
Iğdır
Yalova
Karabük
Kilis
Osmaniye
Düzce
46,8629 %0.16
53,6121 %0
6.277,78 % 1,33
62.703,99 %0.35

Ricky Gervais’ten Deniz Göktaş’a mizahın coğrafyası: Alınmaktan alıkonulmaya

YAYINLAMA: | GÜNCELLEME:
Ricky Gervais’ten Deniz Göktaş’a mizahın coğrafyası: Alınmaktan alıkonulmaya

Son yıllarda tüm dünyada tekrar eden bir manzaraya tanık oluyoruz. Bir ülkede yönetimin muhalefete tahammülü daraldıkça, önce komedyenlerin sahnesi küçülüyor. Örüntüdeki asıl çarpıcı kısım ise şakanın içeriğinden çok, o şakayı dinleyen iktidarın kendine olan güveniyle ilgili olması. Güçlü ve kendinden emin yönetimler genelde alay konusu olmaya tahammül gösterebiliyor, kırılgan ya da otoriterleşme eğilimindeki yönetimlerse mizahı doğrudan bir tehdit gibi algılıyor.

Bu tahammülsüzlüğün coğrafyası hızla genişliyor.

ABD’de Jimmy Kimmel’ın programının hükümet baskısıyla askıya alınması, hemen ardından Stephen Colbert’in şovunun iptal edilmesiyle birlikte okunduğunda, gözlemcilerin çoğu bunu tesadüf değil bir eğilim olarak yorumladı.

İlham aldığı sunucuya atfen “Mısırlı Jon Stewart” olarak anılan Bassem Youssef, Sisi’nin iktidarı ele geçirmesinin ardından şovunu bırakıp ülkesinden kaçmak zorunda kalmıştı; bugün hâlâ sürgünde yaşıyor.

Hindistan’da Narendra Modi döneminde benzer bir tablo görüldü: Munawar Faruqui isimli komedyen hiç sahneye çıkmadığı bir gösteri yüzünden haftalarca gözaltında tutulurken, Uluslararası çapta tanınan Vir Das Washington D.C.'deki gösterisinde kadın haklarına değindiği "Gündüzleri kadınlara taptığımız, geceleri ise onlara toplu tecavüz ettiğimiz bir Hindistan'dan geliyorum." ifadeleri sebebiyle resmi şikayetlerle karşılaştı.

Rusya’da ise İdrak Mirzalizade, toplumsal ırkçılığı tiye aldığı bir şaka yüzünden 10 gün gözaltında tutulup ülkeden men edildi.

Gervais’in Çizdiği Sınır

Bu küresel anlayış daralmasının karşısında, mizahın doğası ve ifade özgürlüğünün sınırları üzerine en sağlam duruşlardan birini en beğendiğim stand up sanatçılarının başında gelen Ricky Gervais sergiliyor.

Onun felsefesinin merkezinde sarsılmaz bir kural yatar: ‘alınmak, verilen değil alınan bir şeydir.’

Gervais’e göre birinin bir şakaya gücenmesi, o şakanın kötü olduğu ya da yasaklanmayı hak ettiği anlamına gelmez. Sırf incinmiş olmak, haklı olmak anlamına gelmiyor. ( "Just because you're offended, doesn't mean you're right.")

Bu duruşun bedelini de defalarca ödedi. Netflix özel gösterimi Armageddon‘da yer alan Make-A-Wish Vakfı’yla ilgili bir şakası 2023’te büyük tepki toplayıp bir kaldırma dilekçesiyle karşılaştığında geri adım atmadı; bir yıl önce SuperNature‘daki trans bireylere yönelik şakaları benzer bir fırtına koparttığında da tavrı değişmedi.

Ona göre mizahın işlevi tam olarak izleyiciyi rahatsız edici, daha önce gitmediği bir yere götürmek; insanlar bir şakadan nefret edebilir, gösteriye gitmeyebilir, yapımcıyı boykot edebilir — ama bunun ötesine geçip bir esprinin fiilen var olmaması için baskı kurmak, komedyenin işini tanımlayan riski ortadan kaldırmak demektir.

Nitekim Gervais’nin dünyasında bir şakanın bedeli en fazla bir dilekçe, bir manşet ya da bir platform kaybıdır. Asla bir gözaltı ya da bir mahkeme salonu değil.

Deniz Göktaş: Aynı tartışmanın Türkiye perspektifi

İşte tam bu noktada, Gervais’nin çizdiği sınırın nerede kırıldığını gösteren güncel bir örnekle karşı karşıyayız. Harbiye Açık Hava Tiyatrosu’nda sahnelediği “Ölü Deniz” adlı gösterisinden YouTube’a düşen kesitler, dini metinlerin tarihsel aktarımına değinen bir espri ve kamuoyunun hafızasında hâlâ tazeliğini koruyan eski bir olaya dolaylı bir gönderme içeriyordu.

Kesitler viral olduktan sonra tepkiler büyüdü; BBP Genel Başkanı Mustafa Destici, Göktaş’ı doğrudan hedef alan sert bir açıklama yaparak dini değerlere yönelik mizahın “bedelinin ağır olacağını” ima etti. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, “halkı kin ve düşmanlığa tahrik”, “dini değerleri aşağılama” ve “Cumhurbaşkanına hakaret” iddialarıyla soruşturma başlattı; gösteriye dair paylaşımlar Türkiye’de “millî güvenlik” gerekçesiyle erişime kapatıldı.

Yurt dışında tatildeyken gündem olduğunu gören Göktaş, “ülkede olmam gereken bir durum olursa ilk uçakla dönerim” demiş, nitekim dönmüş ve İstanbul Havalimanı’nda pasaport kontrolünde gözaltına alınmıştı.

Savcılık ve mahkemedeki savunması, Gervais’in yıllardır Batı’da anlattığı felsefenin Türkiye’nin adliye koridorlarındaki birebir yankısıydı: dini gönderme içeren şakasının kutsal metinlerin çevirisine dair teolojik bir espri olduğunu, “diktatör” ifadesinin hakaret değil siyasi bir nitelendirme ve kamuoyunda zaten tartışılan bir konu olduğunu, cumhurbaşkanına yönelik sözlerinin ise kendi mesleği üzerinden kurduğu mizahi bir gönderme olduğunu savundu. İnançlı bir insanı kırmak gibi bir amacının kesinlikle olmadığını, başkaca bir amacı bulunmayan mizahi bir yaklaşım olduğunu vurguladı. Buna rağmen çıkarıldığı mahkemece tutuklandı.

Fark Nerede Başlıyor?

Gervais’in dünyasında bir şaka en fazla bir dilekçeye, bir sosyal medya fırtınasına, belki bir sponsor kaybına mal olur. Göktaş’ın dünyasında aynı türden bir şaka; gözaltı, ters kelepçe, savcılık ifadesi ve tutukevine mal oluyor. Aradaki fark, şakanın kalitesi ya da inceliği değil; hangi hukuk sisteminin “gücenmek” ile “suç işlemek” arasına ne kadar mesafe koyduğu.

Bassem Youssef’in Mısır’ında, Vir Das’ın Hindistan’ında, İdrak Mirzalizade’nin Rusya’sında ve şimdi Göktaş’ın Türkiye’sinde bu mesafe hızla daralıyor. ABD’deki Kimmel ve Colbert örnekleri de aynı daralmanın Batı’ya sızan erken belirtileri olarak okunuyor.

Bunun anlamı, komedyenlerin kimseyi rahatsız etmeme hakkına sahip olduğu değil. Gücenmek meşru bir tepki. Ama gücenmenin doğal sonucu bir boykot, bir eleştiri yazısı ya da bir dilekçe olmalı; bir tutukevi değil. Bir toplumun mizaha ne kadar tahammül ettiği, aslında o toplumun kendi gücüne ne kadar güvendiğinin ölçüsü.

Ve tarih gösteriyor ki, bu tahammül daraldıkça sırada kimin olduğunu kestirmek hiç zor olmuyor…

Yorumlar
Yorum yazma kurallarını okumuş ve kabul etmiş sayılırsınız