Hain Kim, Kimin Haini?_ Bir İthamın Anatomisi
Bu coğrafyada bazı kelimeler vardır; öfke yükseldiğinde ilk onlar çıkar ağızlardan. Ne bir mahkeme kararına ihtiyaç duyarlar ne de uzun bir muhasebeye. Birkaç saniye içinde hükmünü verir, bir insanı ait olduğu topluluğun dışına iterler.
Hain.
Siyasette, tarihte, sokakta, sosyal medyada... Bir anlaşmazlık biraz büyüsün, bir ayrılık biraz derinleşsin, bir fikir ayrılığı tarafları biraz daha sertleştirsin; çok geçmeden biri mutlaka diğerine "hain" demeye başlar.
Garip Dede Cemevi'ndeki aşure programı… Günler öncesinden sosyal medyada protesto çağrıları dolaşıyor. "Yuhalanacak", "tepki gösterilecek" haberleri yayılıyor. Program sırasında ise bir slogan yükseliyor:
"Hain Kemal."
CHP Malatya İl Başkanlığı'nda yaşanan yetki tartışması büyümüş, kapılar kırılarak binaya girilmiş… Ardından binanın dış cephesine, yıllarca o partinin genel başkanlığını yapmış Kemal Kılıçdaroğlu'nun fotoğrafı asılıyor. Fotoğrafın üzerine ise tek kelime yazılıyor: Hain. Bu olay, CHP’nin, uzun yıllar milletvekili bile çıkarmakta zorlandığı, Kılıçdaroğlu döneminde farklı toplumsal kesimlerden aldığı destekle siyasal olarak güç kazandığı Malatya'da yaşanıyor.
Sonra Kadir İnanır için düzenlenen veda töreninde Kılıçdaroğlu'nun gönderdiği çelenk salona alınmazken, aynı törende Özgür Özel'in iki çelengi içeri giriyor. Anlıyoruz ki mesele artık bir çelengin içeri girip girmemesi değil. İçeri alınmayan, aslında o çelengin temsil ettiği isim oluyor.
Görünen o ki, Kemal Kılıçdaroğlu için hain kelimesi artık bir anlık öfkenin değil, sistemli biçimde dolaşımda tutulan bir siyasi etiketin adı haline geliyor ve belli ki bu dil burada da son bulmayacak…
Bir insanı eleştirebilirsiniz, yanlış yaptığını düşünebilirsiniz, siyasi tercihlerini beğenmeyebilirsiniz. Onun izlediği yolu ülkesine, partisine ya da davasına zarar veren bir yol olarak görebilirsiniz. Bütün bunlar siyasetin doğasında vardır.
Fakat bütün bunların ötesine geçen o kelime, söylendiği anda tartışmanın zeminini değiştirir. Artık fikirler konuşulmaz, niyetler yargılanır, savunmalar dinlenmez. İnsan, kendisini anlatmaya fırsat bulamadan ait olduğu topluluğun dışına itilir.
Peki neden?
Neden "yanlış yaptı" demek yetmez de "hain" demek gerekir?
Bir insana yöneltilebilecek onca ağır eleştiri varken, neden en çok bu kelime tercih edilir?
Daha ilginci, dün aynı masada oturan, aynı kürsüden konuşan, aynı siyasi mücadeleyi birlikte veren insanlar, nasıl oluyor da bugün birbirlerine bu kelimeyi bu kadar rahat söyleyebiliyor?
Gerçekten bir insan bir gecede hain olabilir mi?
Yoksa "hain" dediğimiz şey, çoğu zaman bir insanın yaptığından çok, onu söyleyenlerin içinde bulunduğu psikolojiyi ve siyasal iklimi mi anlatır?
***
"Hain" sıradan bir suçlama değildir.
Bir insana yalancı diyebilirsiniz, hırsız diyebilirsiniz, beceriksiz diyebilirsiniz. Bunların her biri yaptığı bir eyleme yöneliktir. Yanlış olabilir, ağır olabilir ama yine de bir davranışı hedef alır.
"Hain" ise başka bir şeydir.
Çünkü hainlik, bir davranıştan çok bir aidiyet meselesidir. Birine "hain" dediğiniz anda aslında şunu söylemiş olursunuz: "Sen artık bizden değilsin."
İşte bu yüzden tarih boyunca hainlik, çoğu zaman diğer bütün suçlardan daha ağır görülmüştür. Çünkü mesele sadece yanlış yapmak değildir; ait olduğu topluluğa sırtını dönmek, onu içeriden zayıflatmak, düşmanla aynı safta yer almaktır.
Bunun kökleri insanlık tarihinin çok eski dönemlerine uzanır. İnsan binlerce yıl küçük topluluklar hâlinde yaşadı. Dışarıdaki düşman belliydi. Asıl korku ise içeridekilerden birinin kapıyı dışarıdakilere açmasıydı. Dışarıdaki düşman savaş açardı; içerideki hain ise o savaşı daha başlamadan kaybettirebilirdi. Belki de bu yüzden "hain" kelimesi bugün bile insanın en ilkel korkularından birine dokunuyor.
Ne var ki, tam da bu yüzden bu kelimeyi kullanırken çok daha dikkatli olmak gerekir. Çünkü gerçek anlamıyla ihanet, son derece ağır ve somut bir fiildir.
Buna karşılık günlük siyasette "hain" kelimesi giderek farklı düşünene, farklı davranana, farklı hesap yapan herkese yöneltilen sıradan bir etikete dönüşüyor. Tehlike de burada başlıyor. Zira bir kavram ne kadar kolay kullanılmaya başlanırsa, anlamını da o kadar hızlı kaybeder.
Üstelik bunun bedelini yalnızca siyaset ödemez. Siyasetin dili, farkında olmadan toplumun diline de sirayet eder. Bugün ekranlarda, kürsülerde ve sosyal medyada umarsızca kullanılan kelimeler, yarın sokağın dili olur. Çocuklar oyun oynarken birbirlerine "hain" diye seslenmeye, kavga ederken bu kelimeyi bir hakaret gibi kullanmaya başlar. Çünkü çocuklar yalnızca büyüklerin öğütlerini değil, birbirlerine nasıl hitap ettiklerini de öğrenirler. Bir toplumun dili bozulduğunda, aslında geleceğin dili de bozulmaya başlar.
Bugün bir insana "hain" demek, çoğu zaman onun ne yaptığıyla ilgili olmaktan çıkıyor; ona artık kulak verilmemesi gerektiğini ilan etmenin en kestirme yoluna dönüşüyor. O saatten sonra tartışma bitiyor, delile ihtiyaç kalmıyor, muhasebeye gerek kalmıyor. Çünkü "hain" ilan edilen biriyle artık konuşulmaz; yalnızca onun “hakkında konuşulur”…
***
Peki toplumlar neden bu kadar kolay hain üretir?
Belki de çünkü "hain" ilan etmek, hesaplaşmaktan daha kolaydır.
Fransız düşünür René Girard'ın "günah keçisi" kuramı bunu anlatır. Girard'a göre topluluklar büyük kriz dönemlerinde çoğu zaman gerçek sorunları çözmek yerine, bütün gerilimi tek bir kişinin üzerine yüklemeye eğilimlidir. O kişi, bir anda bütün kötülüklerin, bütün başarısızlıkların, bütün hayal kırıklıklarının sembolüne dönüşür. Sorunlar ortadan kalkmaz ama öfke yön değiştirmiş olur. Toplum da kısa süreliğine rahatlar.
Siyasette de benzer bir mekanizma işler. Bir seçim kaybedilir, bir kriz yaşanır, bir örgüt kendi içinde bölünür. İlk refleks dönüp aynaya bakmak değil, bir suçlu bulmaktır. Çünkü suçlu bulmak, özeleştiri yapmaktan daha konforludur.
İşte tam da bu yüzden "hain" kelimesi bu kadar işlevseldir. O kelime söylendiği anda karmaşık meseleler basitleşir. Başarısızlıkların sebeplerini uzun uzun tartışmaya gerek kalmaz. Yanlış stratejiler, eksik siyaset, hatalı tercihler, örgütsel sorunlar, toplumsal değişimler... Hepsi tek bir kişinin üzerine yıkılabilir.
Belki de bu yüzden hain ilan edilen insanlar, çoğu zaman yalnızca bir kişiyi değil, bir dönemin bütün hayal kırıklıklarını taşırlar.
George Orwell'in 1984 romanında her gün düzenlenen "İki Dakika Nefret” (Two Minutes Hate) seanslarının amacı, yalnızca Emmanuel Goldstein'a duyulan öfkeyi canlı tutmak değildir. Asıl amaç, aynı nefreti paylaşan kalabalığın birbirine olan bağlılığını sürekli yeniden üretmektir. Ortak öfke, ortak kimliğe dönüşmüştür.
Hain dediğimiz kişi gerçekten bir topluluğa ihanet ettiği için mi hedefe konur? Yoksa bazen o topluluk kendi saflarını sıklaştırmaya, ortak bir öfke etrafında yeniden kenetlenmeye ihtiyaç duyduğu için mi?
***
İlginç olan şu… Mutlak butlan kararına kadar Kemal Kılıçdaroğlu, CHP içi tartışmaların dışında bırakılmıştı. Siyasetin gündeminden silinmiş, neredeyse betona gömülmüştü.
Sonra bir mahkeme kararı çıktı ve bir anda herkes yeniden Kılıçdaroğlu'nu konuşmaya başladı.
İktidar yanlısı medya mutlak butlan kararının ardından Kemal Kılıçdaroğlu'nu yeniden manşetlerine taşıyor. Dün adını anmaktan özenle kaçınanlar, bugün Kılıçdaroğlu'nun nasıl bir insan olduğunu, nasıl bir siyasetçi olduğunu anlatıyor; kimi zaman da ölçüyü kaçıran bir övgü diliyle ondan söz ediyor. Bunun nedenini anlamak için büyük bir siyasi dehaya ihtiyaç yok. CHP'nin kendi içine daha fazla kapanması, tartışmaların derinleşmesi, enerjisini iktidara karşı siyaset üretmek yerine kendi içinde tüketmesi... Bundan kimin tarifsiz bir siyasi kazanç sağlayacağı belli.
Karşı tarafta ise "Hain Kemal" pankartları asılıyor, çelenkleri tören salonlarına alınmıyor, protestolar organize ediliyor. Neredeyse her gün bir itham, bir yafta, bir suçlama dolaşıma sokuluyor; kimi zaman asılsız iddialarla, kimi zaman çarpıtılmış haberlerle aynı öfke sürekli besleniyor. Fakat aynı anda, CHP'nin içine düştüğü siyasi çıkmaz konuşulurken, düne kadar adını anmaktan bile özenle kaçınanlar bu kez yeniden Kemal Kılıçdaroğlu'na dönüyor. Bugüne kadar siyasi denklemden tamamen çıkarmaya çalıştıkları isimden, bugün bu cendereden çıkış için destek ve çözüm bekliyorlar.
Farklı saiklerle hareket etseler de ortaya çıkan sonuç aynı oluyor. Kemal Kılıçdaroğlu yeniden Türkiye siyasetinin en çok konuşulan isimlerinden biri hâline geliyor. Bir taraf onu "Hain Kemal" söylemiyle tartışmaların merkezine yerleştirirken, diğer taraf aynı merkezin etrafında bu kez onu savunarak dönüyor.
Bir fotoğrafın üzerine "hain" yazılması… Bir çelengin kapının dışında bırakılması… Bir cenaze töreninin ya da bir cemevinin siyasi hesaplaşmanın sahnesine çevrilmesi…
Yine birkaç gün önce Kemal Kılıçdaroğlu'nun Ankara-İstanbul yolunda mola verdiği bir lokantada vatandaşlarla selamlaşırken çekilen görüntüler de benzer bir tartışmayı beraberinde getirdi. Kimileri görüntülerdeki sıcaklığı doğal buldu, kimileri ise hiçbir kanıt ortaya koymadan bunun bir kurgu olduğunu iddia etti. Aslında bu tartışmanın kendisi bile başlı başına düşündürücüydü. Çünkü bir insana yönelik önyargı belirli bir eşiği aştığında, insanlar artık gördükleri görüntüyü değil, görmek istedikleri gerçeği konuşmaya başlar. Gerçeklik, yerini kanaate bırakır.
Ne var ki, bu tür hoyratlıklar çoğu zaman amaçlanan sonucu doğurmaz. Tam tersine, toplumun geniş kesimlerinde yeni bir rahatsızlık ve tepki üretir.
Bütün bunlar, hedef alınan kişiyi küçültmekten çok, çoğu zaman bunu yapanları küçültür. Toplumun geniş kesimleri, öfkenin dozundan çok adalet duygusuna bakar. Bir insana haksızlık yapıldığı kanaati oluştuğu anda, siyasi hesapların yerini vicdan almaya başlar. Belki de bu yüzden tarih boyunca birçok insan, en güçlü olduğu zamanlarda değil, en ağır haksızlığa uğradığı düşünüldüğü dönemlerde toplumun gözünde büyümüştür.
***
Bir toplum, kendi içinden çıkan herkesi sırası geldikçe "hain" ilan ederek neyi koruduğunu sanır?
Bir kavramı hoyratça kullanmanın en büyük bedeli, gerçekten ihtiyaç duyduğunuz gün artık kimseyi ikna edememektir.
"Hain" kelimesinin başına gelen de tam olarak budur.
Yeşilçam'ın Kadir Abisi
Türk sinemasının büyük çınarı Kadir İnanır'ı da saygı, rahmet ve minnetle anmak isterim.
Bazı insanlar yalnızca iyi bir oyuncu değildir; yaşadıkları çağın vicdanına dönüşürler. Kadir İnanır da bu ülkenin hafızasında canlandırdığı karakterlerle olduğu kadar, onurlu duruşuyla da yer edindi. Popüler olmayı değil, omurgalı olmayı seçti. Alkışın geldiği yerde de, eleştirinin yükseldiği yerde de aynı insan olarak kalmaya çalıştı.
Yeşilçam’ın Kadir abisi, bedenin bir gün gideceğini ama insanın gerçekten yalnızca bedenden ibaret olmadığını bilenlerdendi. Ardında bıraktığı filmlerle, can verdiği karakterlerle, bu ülkenin en güzel hikâyelerine attığı imzayla yaşamaya devam edeceğini söylerken aslında sanatın ölüme karşı en güçlü itirazını dile getiriyordu. "Ben öldüğümde bu ülkede her evden bir cenaze çıkacak" derken de bir büyüklük iddiasında bulunmuyordu; halkıyla arasında yıllar içinde kurulmuş derin, sessiz ve sahici bağın adını koyuyordu.
Bedenler toprağa gider. Ama bazı insanlar gerçekten ölmez. Çünkü onları yaşatan şey nefesleri değil, bir milletin ortak hafızasında bıraktıkları izdir. Kadir İnanır da bundan sonra yalnızca beyaz perdede değil; bu ülkenin vicdanında, hafızasında ve hatırasında yaşamaya devam edecek.
Mekanı cennet, ruhu şad olsun.
***
Bugün 2 Temmuz... Madımak'ta yitirdiğimiz canların acısı, aradan geçen otuz üç yıla rağmen hâlâ ilk günkü kadar ağır. Zira bazı felaketler yalnızca insanların hayatını değil, bir toplumun vicdanını da yakar. Sivas'ta yanan sadece bir otel değildi; birlikte yaşama iradesi, farklı olana tahammül, düşüncenin ve sanatın güven içinde var olabileceğine dair inanç da büyük bir yara aldı. Aradan geçen yıllar bize şunu öğretti: Acılar zamanla hafiflemez; ancak adaletle, yüzleşmeyle ve ortak vicdanla taşınabilir.
Bugün, Madımak'ta yitirdiğimiz bütün canları rahmet, saygı ve özlemle anıyor; bir daha hiçbir düşüncenin, hiçbir inancın, hiçbir insanın nefretin ateşine teslim edilmediği bir ülke umudunu her şeye rağmen koruyoruz.
Sadık ÇELİK