İstanbul
Parçalı bulutlu
12°
Adana
Adıyaman
Afyonkarahisar
Ağrı
Amasya
Ankara
Antalya
Artvin
Aydın
Balıkesir
Bilecik
Bingöl
Bitlis
Bolu
Burdur
Bursa
Çanakkale
Çankırı
Çorum
Denizli
Diyarbakır
Edirne
Elazığ
Erzincan
Erzurum
Eskişehir
Gaziantep
Giresun
Gümüşhane
Hakkari
Hatay
Isparta
Mersin
İstanbul
İzmir
Kars
Kastamonu
Kayseri
Kırklareli
Kırşehir
Kocaeli
Konya
Kütahya
Malatya
Manisa
Kahramanmaraş
Mardin
Muğla
Muş
Nevşehir
Niğde
Ordu
Rize
Sakarya
Samsun
Siirt
Sinop
Sivas
Tekirdağ
Tokat
Trabzon
Tunceli
Şanlıurfa
Uşak
Van
Yozgat
Zonguldak
Aksaray
Bayburt
Karaman
Kırıkkale
Batman
Şırnak
Bartın
Ardahan
Iğdır
Yalova
Karabük
Kilis
Osmaniye
Düzce
50,0529 %0.06
56,5130 %0.49
6.633,74 %1.50
80.491,42 %3.43

Halkın oyu, paranın iktidarı

YAYINLAMA: | GÜNCELLEME:
Halkın oyu, paranın iktidarı

Demokrasi, insanlık tarihinin en büyük eşitlik vaatlerinden biri üzerine kurulmuştur. İnsanlar servetleri, toplumsal konumları ne olursa olsun ülkelerinin yönetiminde eşit söz hakkına sahip olacaktı… Bir işçinin oyuyla bir sanayicinin, bir emeklinin oyuyla bir bankacının, bir çiftçinin oyuyla dünyanın en zengin insanının oyu, hatta bizde yıllardır tartışılan o meşhur çobanın oyuyla profesörün oyu da aynı değeri taşıyacaktı. Halk egemenliğinin özü buydu…

Ne var ki bugün, bu ilkeyle ekonomik düzenin işleyişi arasında derin bir uçurum bulunuyor. Servet belirli ellerde toplandıkça siyasal güç de aynı merkezlerde yoğunlaşıyor. Milyonlarca insanın geleceğini ilgilendiren kararlar, giderek daha küçük bir ekonomik azınlığın çıkarları doğrultusunda şekilleniyor. Halk yöneticilerini seçse bile yöneticilerin kararlarını etkileyen asıl güç çoğu zaman sermaye oluyor.

Büyük servet sahipleri medya kuruluşlarıyla kamuoyunu yönlendirebiliyor, seçim kampanyalarını finanse edebiliyor, hükümetlerin ekonomik tercihlerini etkileyebiliyor. Dünyada milyarderler çağından trilyonerler çağına doğru ilerleyen servet birikimi, ekonomik gücü siyasal egemenliğe dönüştürüyor. Amerika'da Trump'ın ikinci başkanlığı döneminde Elon Musk'ın serveti, sahip olduğu iletişim platformu ve siyasal nüfuzu, bu dönüşümün çarpıcı bir örneği. Musk, yapılan 2026 ara seçimlerinde Cumhuriyetçileri desteklemek için yüz milyonlarca dolar harcayarak ülkenin, hatta dünyanın ve tüm zamanların en büyük siyasi bağışçısı oldu… Halktan yetki almayan, seçmene hesap vermeyen ekonomik güçler, halkın geleceğini belirleyen kararların merkezine yerleşiyor.

Bir insanın bir oy hakkı var; fakat bir milyarderin milyonlarca insanın sesini bastırabilecek ekonomik gücü bulunuyor. Bu eşitsizlik büyüdükçe demokrasinin dayandığı halk egemenliği ilkesi anlamını yitiriyor.

Türkiye'de ise bu küresel sorun, demokratik kurumların ağır biçimde aşınmasıyla birleşiyor. Oysa demokrasinin olmazsa olmazı kuvvetler ayrılığıdır. Başkanlık sistemi de olsa parlamenter sistem de olsa yasama, yürütme ve yargının birbirinden bağımsız işlediği, birbirini denetleyip dengelediği, hakimlerin görev güvencesine sahip olduğu bir düzen esastır. Türkiye'de bu denge ve denetleme mekanizmalarının zayıflaması, yargı bağımsızlığına duyulan güvenin sarsılması ve hukukun siyasal hesaplaşmaların gölgesinde kalması, gerçek yolsuzluklarla mücadeleyi de inandırıcılıktan uzaklaştırıyor.

Diğer taraftan belediyeler üzerinden yürütülen yolsuzluk soruşturmaları, siyasetin parayla kurduğu ilişkinin boyutlarını gözler önüne seriyor. İmar rantı, ihale düzeni, rüşvet ve kamu kaynaklarının belirli çevrelere aktarılması, birkaç siyasetçinin kişisel ahlak sorunuyla açıklanamayacak kadar ciddi. Nitekim 2002 yılında çıkarılan Kamu İhale Kanunu, bugüne kadar üç yüze yakın kez değişikliğe uğradı. Kamu kaynaklarının adil ve rekabete açık biçimde dağıtılması gerekirken, ihale düzeninin neden bu kadar sık değiştirildiği ve adrese teslim ihalelerin kimlere avantaj sağladığı sorgulanmalı. Üstelik siyasi iktidarın kamu ihaleleri, teşvikler ve çeşitli ayrıcalıklarla kendi sermaye sınıfını yarattığı da gerçek. Geleneksel büyük sermaye gruplarının karşısında, büyümesini büyük ölçüde kamu kaynaklarına ve iktidarla kurduğu ilişkilere borçlu bir zenginler sınıfı ortaya çıkıyor. Bu yolla elde edilen kazançların üretime ve istihdama yönelmek yerine rant alanlarında değerlendirildiği, verimsiz yatırımlarda tüketildiği, döviz hesaplarında tutulduğu, yurt dışına aktarıldığı veya siyasetin finansmanında kullanıldığı yönündeki iddialar da açıklığa kavuşturulmalı. Böylece devletin kaynaklarıyla büyüyen sermaye, zamanla siyasetin de dayanaklarından biri haline geliyor. Ayrıca Türkiye'de siyasetin kamu kaynakları üzerinden ekonomik güç üretme biçimi belediyelerle sınırlı değil; merkezi yönetimden parti örgütlerine kadar uzanıyor. Demokrasiyi beş yılda bir sandığa gitmekten ibaret sayan anlayışın en büyük tehlikesi de burada: Seçimi kazanan, beytülmalı, yani milletin ortak hazinesini de kazanmış gibi davranmaya başlıyor.

Devletin dini liyakattir, deriz. Bu ilke kamu görevlerinde olduğu kadar kamu ihalelerinde de geçerlidir. Esas olan eşit fırsat ve adil rekabettir. İhalenin kime verileceği baştan belliyse diğer şirketlerin kapısını çaldığı yer devlet değil, duvardır… Liyakatin yerini “yakınlık” aldığında, kamu ihalesi de kamu kaynağı da ayrıcalıklı çevrelerin paylaşımına dönüşür.

Son yaşanan büyük fon krizi de düzenin başka bir yüzünü gösteriyor. Borsada bazı hisselerin değerleri birkaç ay içinde akılalmaz oranlarda yükseliyor, fonlar üzerinden milyarlarca liralık işlemler yapılıyor. Peki, SPK ne yapıyor, Borsa İstanbul yönetimi neyi denetliyor? Bu olağanüstü hareketler nasıl bu kadar büyüyebiliyor? Finans çevreleriyle siyaset arasındaki olası ilişkiler, manipülatörlerin kimlerden güç aldığı ve denetimin neden geciktiği mutlaka araştırılmalı… Borsa, yatırımcının güvenle işlem yaptığı bir piyasa mı, yoksa nüfuz sahiplerinin cirit attığı bir yol geçen hanı mı?

Bütün bunların karşısında milyonlarca insan geçim sıkıntısıyla mücadele ediyor. Ücretler erirken, kiralar yükselirken, toplumun geniş kesimleri borçlanarak yaşamını sürdürmeye çalışıyor. Ekonomik gücün dar bir çevrede yoğunlaşması, toplumun siyasal kararlar üzerindeki etkisini de giderek zayıflatıyor.

Demokrasinin sonu, sandıkların ortadan kaldırılmasıyla başlamıyor. Halkın kendi yaşamını belirleyen ekonomik ve siyasal güç ilişkileri üzerindeki etkisini kaybetmesiyle başlıyor. Türkiye'de buna demokratik kurumların, hukukun ve seçimle kazanılmış yetkilerin aşınması da ekleniyor.

Paranın iktidarı denetlenemediğinde, halkın iktidarı da giderek bir yanılsamaya dönüşüyor.

Servetin İktidarı; Demokrasiden Oligarşiye

Dünyada servet büyüyor fakat onu elinde tutanların sayısı aynı hızla artmıyor. Ekonomik büyümeden elde edilen kazanç giderek daha dar bir kesimde birikiyor. Üstelik bu birikim, yeni servetler üretmenin ötesinde, mevcut servetin kendi gücüyle daha fazla servet kazanabildiği bir düzen yaratıyor. Para, ekonomik üstünlüğün olduğu kadar siyasal nüfuzun da kaynağı.

Sermayenin gücü artık ülkelerin sınırlarını aşıyor; ancak halkın bu güç üzerindeki denetimi aynı ölçüde genişlemiyor. Büyük şirketler, kendilerine daha fazla vergi avantajı ve ayrıcalık sağlayan ülkelere yatırım yapmayı tercih edebiliyor. Hükümetler de yatırımları kaybetmemek için şirketlerin taleplerine boyun eğebiliyor. Böylece halkın ihtiyaçlarına göre belirlenmesi gereken ekonomi politikaları, sermayenin çıkarlarına göre şekilleniyor. Ortaya tuhaf bir demokrasi çıkıyor: Halk hükümeti seçiyor, ama hükümete ne yapacağını sermaye söylüyor.

Amerika'dan Avrupa'ya uzanan siyasi dönüşümün arkasında bu güç ilişkileri bulunuyor. Teknoloji devleri bilgi akışını, finans kuruluşları kredi ve yatırım koşullarını, çokuluslu şirketler üretim ve istihdam kararlarını etkiliyor. Devletler bu ekonomik güçlere bağımlı hale geldikçe siyasal bağımsızlıkları da daralıyor. Demokrasinin yönetim yetkisi görünürde seçilmişlerde kalırken, kararların sınırları başka merkezlerde çiziliyor.

Türkiye'de kamu ihaleleri, özelleştirmeler, vergi ayrıcalıkları ve imar kararları üzerinden büyüyen servetler, bu ilişkinin ülkemize özgü görünümünü oluşturuyor. Siyasi iktidara yakınlığın ekonomik fırsatlara, ekonomik gücün de siyasal korumaya dönüşebildiği bir düzende rekabetin yerini ayrıcalık alıyor. Bu ilişkiler kalıcılaştıkça siyaset, toplumun ortak kaynaklarını yönetme sorumluluğundan uzaklaşıyor.

Cumhuriyet'in kuruluşuna tanıklık etmiş Koç gibi köklü aileler, fabrikalar kurarak, sanayiye ve ticarete yatırım yaparak, binlerce insana istihdam sağlayarak büyüdü. Ürettiler, ihraç ettiler, ülkenin millî gelirine katma değer yarattılar; kayıtlı istihdam, vergi, sigorta primi ve çalışan hakları bakımından kurumsal bir gelenek oluşturdular. Bugün ise siyasi iktidarın kamu ihaleleri, teşvikler ve özel ayrıcalıklarla kendi zenginler sınıfını büyüttüğü eleştirileri giderek ağırlaşıyor. Üretimden, sanayiden, ticaretten çok devletle kurduğu ilişkiler sayesinde servetine servet katan; kamu kaynaklarını ve finans piyasalarını zenginleşmenin kestirme yolu olarak gören yeni bir sermaye anlayışı öne çıkıyor. Elbette eski sermayenin tamamını kusursuz, yenisini de toptan şaibeli sayamayız. Ama ortada ciddi bir zihniyet farkı olduğu kesin. Birileri fabrika kurup üretim yaparak büyüdü; birileri ise üretimin zahmetine katlanmadan kamu kaynakları ve rant üzerinden büyümeyi tercih etti.

Oligarşi her zaman parlamentonun kapatılmasıyla kurulmaz. Bazen parlamento açık kalır, partiler sözde yarışır, seçimler yapılır; fakat ülkenin ekonomik geleceğini belirleyen kararlar dar bir çıkar çevresinin etkisinden kurtulamaz!

Demokrasinin yerini oligarşiye bırakması, halkın oy hakkını kaybetmesinden önce, ekonomik iktidarın halkın denetiminden çıkmasıyla başlar.

Sandıkta Eşitlik, Hayatta Eşitsizlik

Ekonomik gücün belirli ellerde toplanmasının en ağır sonucu, toplumun geniş kesimlerinin siyasete olan inancını kaybetmesidir. İnsanlar çalıştıkça yoksullaşıyor, ürettikleri zenginlikten giderek daha az pay alıyor. Bir yanda servetler büyürken diğer yanda milyonlarca insan için gelecek, ay sonunu getirebilme kaygısından ibaret kalıyor.

Türkiye'de bu çelişki artık hayatın olağan akışı durumunda. Emekli geçinemiyor, çalışan yoksulluktan kurtulamıyor, gençler kendi ülkelerinde gelecek kuramıyor. Ekonominin başarısı büyüme rakamlarıyla anlatılırken bu büyümenin kimlerin hayatına dokunduğu büyük bir muamma… Toplumun çoğunluğu için demokrasi, yaşam koşullarını değiştirme gücünü kaybettikçe siyasal temsil de anlamını yitiriyor.

Geçim sıkıntısı derinleştikçe insanlar çözümü güçlü bir liderde aramaya başlıyor. Siyasetçiler de bu arayışı kendi iktidarlarını güçlendirmek için kullanıyor. Yoksulluğun nedenleri, servetin kimlerin elinde toplandığı ve kamu kaynaklarının nasıl paylaşıldığı tartışılacağına, toplum sürekli yeni düşmanlarla, korkularla ve kutuplaşmalarla meşgul ediliyor. Böylece insanlar yaşadıkları ekonomik düzeni sorgulamak yerine birbirleriyle mücadele eder hale geliyor. Yoksulluğu üreten düzen korunurken, yoksullar birbirine karşı konumlandırılıyor.

Dünyanın birçok ülkesinde yükselen otoriter popülizm, bu nedenle demokrasinin krizinden bağımsız değil. Halkın ekonomik sorunlarına çözüm üretemeyen siyaset, giderek daha fazla korku, öfke ve sadakat üzerinden işliyor.

En acısı da bu ya; insanlar demokrasiden umudunu kestikçe, kendi haklarını daraltacak bir otoriteyi kurtuluş olarak görmeye başlıyor…

Öte yandan Amerika'da Trump'ın siyasi yenilgisinin ayak sesleri, ta New York Belediye Başkanlığı seçimlerinde duyulmuştu. Mamdani’nin kazandığı zafer, özellikle geçim sıkıntısı, konut krizi ve sosyal adalet taleplerinin siyasette nasıl karşılık bulabileceğini göstermişti.

Demokratların yarattığı mavi dalga, ara seçimlerde adeta tsunamiye dönüştü. Cumhuriyetçilerin güçlü olduğu eyaletlerde bile kazanımlar elde edildi; hem Temsilciler Meclisi hem de Senato çoğunluğu el değiştirdi.

Dünyayı kendi çiftliği sanan, züccaciye dükkânına giren fil gibi uluslararası düzeni altüst eden, ülkeleri tehditlerle hizaya sokmaya çalışan Trump, şimdi kendi ülkesinde ciddi bir siyasi hezimet yaşadı. Önünde iki yılı daha var ama Kongre çoğunluğunu kaybetmiş bir başkan olarak artık istediği gibi at koşturması kolay değil. Bir bakıma topal ördek durumuna düştü. MAGA hareketi dağılıyor, Trumpizm çöküyor.

Bu yenilginin arkasında Amerikan toplumunun biriken ekonomik ve sosyal sorunları var. Dışarıdan zenginliğin ve refahın merkezi gibi görünen Amerika'da milyonlarca insan konut fiyatlarıyla, sağlık hizmetlerine erişimin zorluğuyla, iş güvencesizliğiyle ve geçim sıkıntısıyla boğuşuyor. Ekonomik sorunları çözeceği vaadiyle iktidara gelen Trump, hayat pahalılığına çare üretemedi. İran savaşıyla yükselen enerji fiyatları ve artan ekonomik belirsizlik de seçmenin cebini vurdu. Savaşları bitireceğini söyleyen Trump, mevcut çatışmaları sona erdiremediği gibi yeni savaşların da önünü açtı.

Üstelik mesele halkın cebinden ibaret değildi. İran savaşının ağır iktisadi ve siyasi sonuçları da seçimlerde belirleyici etkenlerden biri oldu. Gazze'de yıkılan evler, yaşamını yitiren çocuklar, İran'da bombalanan yerleşim yerleri ve sivillerin yaşadığı felaketler Amerikan siyasetinin vicdani tartışmalarını derinleştirdi. Meksika sınırındaki duvarlar, göçmenlere yönelik sert uygulamalar, gözaltı merkezleri ve yabancı düşmanlığını besleyen söylemler toplumdaki tepkiyi büyüttü. Ancak Trump'ın karşısında Amerika'nın tarihsel bir gerçeği vardı: Yüzyıllardır göçlerle şekillenmiş, farklı kültürlerin, inançların ve kimliklerin iç içe geçtiği çok sesli bir toplum. Bu toplumsal çeşitlilik, ırkçı ve ayrımcı siyasete karşı güçlü bir direnç kaynağı oluşturdu. Farklı kimliklerden, özellikle Müslüman siyasetçilerin önemli görevlere seçilmesi de bunun dikkat çekici örneklerindendi. Trump'ın zaman zaman faşizan yöntemleri çağrıştıran söylem ve uygulamaları, kendisine oy vermiş kesimlerin bir bölümünde bile tepki yarattı. Toplumu bölerek güç kazanacağını düşünen Trump, Amerika'nın en büyük toplumsal zenginliğine, farklılıklarıyla birlikte yaşama birikimine çarptı.

Ekonomik sıkıntılarla siyasal ve insani tepkiler sandıkta buluştu. Amerikan seçmeni, geçim derdinin yanında adaletsizliğe ve insanlık dramlarına karşı da duyarsız kalmadığını bütün dünyaya gösterdi. Trump dünyaya güç gösterisi yaparken kendi ülkesindeki siyasi gücünü kaybetti. Kendi kazdığı kuyuya düştü. İki yıl sonraki başkanlık seçimlerinde de bu dalga devam edecektir. Cumhuriyetçilerin aldığı siyasi darbe ortada…

İsrail'de Netanyahu da benzer bir siyasi çıkmazın içinde. Gazze'deki yıkımın ve İran'daki sivil ölümlerinin kanlı gölgesinde yapılan seçimlerde Likud birinci parti çıksa da Netanyahu'nun iktidar bloku Meclis çoğunluğunu sağlayamadı. Arap partileri güç kazandı, muhalefetin koalisyon hesaplarındaki ağırlığı arttı. Trump'ın Amerika'daki yenilgisi de Netanyahu'nun siyasi manevra alanını etkileyecektir.

Bütün bunlar Türkiye açısından da üzerinde düşünülmesi gereken gelişmeler. Erdoğan'ın yönetimine yönelik ekonomik ve demokratikleşme eleştirileriyle Trump'a yönelen tepkiler arasında benzerlikler var. Ancak seçimlerin sonucu kadar sonrasında kurulacak düzen de önem taşıyor. Türkiye'nin ihtiyacı, iktidara gelenlerin değişmesiyle birlikte siyasetin ahlakının da değişmesi; liyakatin, erdemin, hukukun ve kamu kaynaklarına karşı sorumluluğun yeniden esas alınmasıdır.

Trump'ın önüne sandıkta set çekildi; Netanyahu'nun iktidarı da ciddi bir sınavdan geçiyor geçmesine… Peki, bu liderleri ayakta tutan ekonomik güçler ve çıkar ilişkileri ne olacak? Çünkü sandık bir lideri durdurabilir; asıl başarı, o liderin arkasındaki denetimsiz gücü de hukuk ve halk iradesiyle sınırlandırabilmektir.

Demokrasinin Sonu mu, Sermayenin Demokrasisi mi?

Demokrasinin krizini birkaç otoriter lidere bağlamak kolaycılık olur. Trump gider, Erdoğan gider, başkaları gelir. Peki, onları var eden düzen yerinde duruyorsa ne değişir? İsimler değişir, koltuklar el değiştirir, o koltukların arkasındaki güç ise aynı kalır.

Türkiye'de de yıllardır iktidarın değişmesini konuşuyoruz. Elbette değişmeli. Ancak iktidara gelenler aynı rant düzenini, aynı ayrıcalıkları, aynı denetimsizliği sürdürecekse halk ne kazanacak? Belediye başkanından bakana, milletvekilinden parti yöneticisine kadar siyasetin parayla kurduğu ilişki değişmedikçe, yönetim değişse de düzen kendisini yeniden üretip duracaktır.

Aslında Marx'ın Doğu toplumlarındaki despotizm üzerine düşünceleri bugün yeniden anlam kazanıyor. Devletin gücünü denetleyemeyen toplumlarda siyaset, kimin yöneteceğinden çok, kime bağımlı yaşanacağının seçimine dönüşebiliyor…

Demokrasiyi yeniden yaşatmanın yolu, paranın siyasete hükmetmesini önlemekten geçiyor. Bağımsız yargı, şeffaf yönetim, hesap veren siyaset ve kamu kaynaklarının adil paylaşımı olmadan halk egemenliğinden söz etmek giderek güçleşiyor.

Halkın yönettiği söylenen bir düzende, neden hep parası olanın sözü geçiyor? Demokrasinin içine düştüğü açmazı anlamak için bundan daha açık bir çelişki olabilir mi?

Bundan bin yılı aşkın süre önce Fârâbî, Erdemli Şehir adlı eserinde yöneticilerin ve toplumun erdemden uzaklaştığı düzenleri “cahil şehir” olarak tanımlıyordu. Servet edinmenin başlı başına amaç haline geldiği toplumları da bu düzenin bir parçası olarak görüyordu.

Aradan bin yıl geçti. İnsanlık bilimde, teknolojide, ekonomide akılalmaz mesafeler aldı. Ama siyasetin en eski hastalığına hala çare bulunamadı: Gücü ele geçirenin onu kendi çıkarına kullanma tutkusu.

Fârâbî'nin cahil şehrinde zenginlik erdemin önüne geçmişti. Bugünün dünyasında ise zenginlik, erdemin ne olduğuna bile karar verir hale geldi!

Demokrasinin cenazesini kaldırmak için sandıkları kaldırmaya gerek yok. Halk oyunu kullanırken birileri onun geleceğini satın alabiliyorsa, sandık halkın önünde, iktidar paranın emrindeyse demokrasinin çoktan selası verilmiş demektir…

 

Sadık ÇELİK

[email protected]