İstanbul
Parçalı bulutlu
16°
Adana
Adıyaman
Afyonkarahisar
Ağrı
Amasya
Ankara
Antalya
Artvin
Aydın
Balıkesir
Bilecik
Bingöl
Bitlis
Bolu
Burdur
Bursa
Çanakkale
Çankırı
Çorum
Denizli
Diyarbakır
Edirne
Elazığ
Erzincan
Erzurum
Eskişehir
Gaziantep
Giresun
Gümüşhane
Hakkari
Hatay
Isparta
Mersin
İstanbul
İzmir
Kars
Kastamonu
Kayseri
Kırklareli
Kırşehir
Kocaeli
Konya
Kütahya
Malatya
Manisa
Kahramanmaraş
Mardin
Muğla
Muş
Nevşehir
Niğde
Ordu
Rize
Sakarya
Samsun
Siirt
Sinop
Sivas
Tekirdağ
Tokat
Trabzon
Tunceli
Şanlıurfa
Uşak
Van
Yozgat
Zonguldak
Aksaray
Bayburt
Karaman
Kırıkkale
Batman
Şırnak
Bartın
Ardahan
Iğdır
Yalova
Karabük
Kilis
Osmaniye
Düzce
49,8414 %-0.01
55,7025 %0.14
6.474,10 %-0.67
80.316,97 %-0.81

Cumhuriyet'in Kurucu Partisi Neden İktidar Olamıyor?_Bir Asırlık Mirasın Siyasi Sınavı

YAYINLAMA:
Cumhuriyet'in Kurucu Partisi Neden İktidar Olamıyor?_Bir Asırlık Mirasın Siyasi Sınavı

Bu yazı, Cumhuriyet'i namusuyla, erdemiyle, canı pahasına kuran kadrolara; başta Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere, onun düşüncesini, ahlakını ve Cumhuriyet'in kurucu ruhunu bugün de yaşatanlara ithaf edilmiştir.

103 yıl önce, savaşların yıkıma uğrattığı, toprakları işgal edilmiş, yoksulluk ve yokluk içindeki bir ülkede Mustafa Kemal Atatürk'ün önderliğinde tarihin akışını değiştiren büyük bir dönüşüm gerçekleşti. Kurtuluş Savaşı'yla kazanılan bağımsızlık, Cumhuriyet'in ilanıyla yeni bir devlet ve toplum düzenine kavuştu. Yüzyılların saltanat geleneği geride bırakılırken egemenliğin kaynağı değişiyor, millet devletin asli sahibi olarak tarih sahnesindeki yerini alıyordu. Cumhuriyet, aklın, bilimin, hukukun ve yurttaşlık bilincinin şekillendireceği çağdaş bir Türkiye idealinin ifadesiydi.

Cumhuriyet Halk Partisi, bu tarihsel dönüşümün siyasal iradesinden doğdu. Kuruluşuyla Cumhuriyet'in inşası iç içe geçmişti. Atatürk'ün altı okunda ifadesini bulan ilkeler, yeni Türkiye'nin hangi değerler üzerinde yükseleceğini ortaya koyuyordu. CHP'nin tarihsel kimliği ve sorumluluğu da bu kurucu mirastan kaynaklanıyordu.

Cumhuriyet'i Kuran İrade, İktidarın Sırrını Neden Çözemedi?

Ne var ki Cumhuriyet'i kuran iradenin çok partili demokratik hayatta kalıcı bir iktidar gücüne dönüşmesi, sanıldığı kadar kolay olmadı. CHP'nin tarihsel açmazı da burada başladı. Partinin tarihi, büyük mücadelelerin yanında, iç çekişmelerin, ihanetlerin, ahde vefasızlığın ve sabırsızlıkla tüketilen siyasi fırsatların da tarihidir. Üstelik Türkiye'de işçiler, köylüler, dar gelirliler, yoksulluk ve hayat pahalılığı altında ezilen milyonlar, sosyal demokrat siyasetin doğal toplumsal tabanını oluşturabilecek büyüklüktedir. Un var, yağ var, şeker var ama helvayı yapacak usta yok… Peki, emeğiyle geçinen, geçim sıkıntısıyla boğuşan bu milyonlar neden kendilerini savunduğunu söyleyen sosyal demokratlara güvenip oy vermiyor? CHP'nin yıllardır çözemediği asıl mesele budur.

Çok partili hayata geçildikten sonra İnönü’nün devlet adamlığı, Ecevit'in halkla kurduğu güçlü bağ, 1977'de ulaşılan yüzde 41'lik tarihsel oy oranı bile CHP’nin uzun soluklu ve tek başına bir iktidar yaratmasına yetmedi. Parti, kendi liderleriyle vedalaşmayı da başaramadı. İsmet İnönü, 1972'deki kurultay hesaplaşmasının ardından genel başkanlığı bırakmakla kalmamış, kurucusu olduğu CHP'den de kırgınlıkla ayrılmıştı. Bir dönem adı dağlara taşlara yazılan Ecevit de 12 Eylül sonrasında CHP geleneğiyle yollarını ayırdı; yıllarca ağır siyasi hesaplaşmaların hedefi oldu… Erdal İnönü'nün ardından Deniz Baykal dönemi geldi; o da kaset skandalıyla sona erdi. Şimdi Kılıçdaroğlu, bu acı tarihi tersine çevirme, geçmişin vefasızlıklarını ve yıkıcı iç hesaplaşmalarını tekrarlamama, tarihin acı sayfalarını tekerrür ettirmeme sınavıyla karşı karşıya.

Cumhuriyet'i kuran, çok partili hayatın, demokrasinin yolunu açan CHP’nin, demokratik rekabet içerisinde toplumsal çoğunluğu kendi etrafında toplayabilecek siyasal formülü bulmakta zorlanması, 1950'den beri tek başına iktidar olamaması, cevap bekleyen tarihsel ve çok kritik bir sorudur.

1989’da SHP’nin yerel seçim başarısı, 12 Eylül darbesinin yarattığı siyasi düzene karşı halkın birikmiş tepkisinin de sonucuydu. İstanbul'da Nurettin Sözen, Bedrettin Dalan yönetimine yöneltilen “Dalan, yalan, talan!” eleştirilerinin damga vurduğu atmosferde seçimi kazandı. Erdal İnönü'nün Özal'ın hayat pahalılığını hedef alan, halkın “limon gibi sıkılmasına” karşı yürüttüğü kampanya da bu tepkiyi büyütmüştü… Ancak bu güçlü teveccüh, basiretsiz ve yetersiz yerel yönetim kadrolarının elinde heba edildi. İSKİ yolsuzluğu da güven kaybını derinleştirdi; yerel başarı merkezi iktidara taşınamadı. Tarih, 31 Mart 2024'te CHP'ye benzer bir fırsat sundu. Bu kez halk, 1994’ten beri yaklaşık otuz yıldır büyükşehirlerde sosyal demokrat siyasete kapanan kapıları yeniden açtı. Bu başarı, uzun yılların siyasi düzenine yöneltilmiş güçlü bir itirazın ve değişim talebinin sonucuydu. Ne var ki bu fırsat da belediyelere yönelik peş peşe operasyonların, tutuklamaların ve ağır yolsuzluk iddialarının gölgesinde kaldı. Halkın güveniyle kazanılan belediyeler, kişisel nüfuz ve menfaat ilişkilerinin alanına dönüşmemeli, buna fırsat verilmemeliydi. CHP, 1989'dan sonra olduğu gibi 2024'te de yerel yönetimlerde yakaladığı büyük fırsatı merkezi iktidara doğru bir sıçrama tahtası olarak değerlendiremedi. Üstelik bugünkü kırılma çok daha büyüktür ve yarattığı siyasi hasar, 1989 sonrasındakinden çok daha ağır olacaktır. Bunun seçmen güveninde ne kadar derin bir yara açtığını, sosyal demokrat siyasetin önünü kaç yıl kapatabileceğini henüz kestiremiyoruz… Özel'in genel merkezden ayrılmasıyla başlayan süreçte Yeni Parti'ye ilişkin yüzde 40’lara 45’lere yaklaşan oy beklentileri yaratılmıştı. Ancak sonraki araştırmalar bu fazla iyimser tabloyu doğrulamadı. Ekim anketlerinde yüzde 20'lerin altına gerileyen sonuçlar görülüyor…

***

Üstelik CHP’nin tarihsel meşruiyeti, fikri birikimi ve eleştiri gücü tartışılmazdı. Ancak siyaset, haklılığın kendiliğinden çoğunluğa dönüştüğü bir alan değildi. İktidarın yolu, savunulan doğruların toplumun geniş kesimlerinde karşılık bulmasından, farklı beklentilerin ortak bir gelecek düşüncesinde buluşturulmasından geçiyordu.

Türkiye'de sağ siyaset, bütün çelişkilerine rağmen bu gerçeği daha iyi kavradı. Demokrat Parti'den Adalet Partisi'ne, Anavatan Partisi'nden AKP'ye uzanan çizgide, toplumun farklı kesimleriyle ilişki kurabilen, seçmen aidiyetini ve örgütsel bütünlüğü koruyabilen yapılar iktidar üretmeyi başardı. Sol ise çoğu zaman kendi doğrularını anlatmakla, o doğrular etrafında geniş bir toplumsal mutabakat oluşturmak arasındaki mesafeyi kapatamadı.

Bugün Erdoğan'ın siyasi gücünü de bu tarihsel gerçeklik içerisinde değerlendirmek gerekiyor. 94'te İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığıyla başlayan, 2002'den itibaren ülke yönetimine taşınan Erdoğan'ın siyasi hakimiyeti hala devam ediyor ama oy kayıplarıyla birlikte. Erdoğan, kendisini dünya siyasetinin belirleyici liderlerinden biri olarak konumlandırıyor; içeride ve dışarıda güçlü, yön veren, gerektiğinde herkese meydan okuyan bir siyasal otorite görüntüsü sergiliyor. Oysa bu güçlü liderlik görüntüsünün arkasında giderek daralan bir seçmen desteği bulunuyor. AKP’nin 2011'de yüzde 49,8 olan genel seçim oyu 2023'te yüzde 35,6'ya geriledi. 2023'te Meclis çoğunluğunu tek başına sağlayamadı; MHP'nin desteğiyle bu çoğunluğa ulaştı. Üstelik MHP de 2015 Haziran seçimlerindeki yüzde 16'lık oyundan 2023'te yüzde 10’a gerilemişti. Buna rağmen Bahçeli, partisindeki otoritesini ve iktidar üzerindeki siyasi ağırlığını korumaya devam etti.

Sonuç olarak ortaya dikkat çekici bir tablo çıkıyor. Seçmen desteği aşınan iki siyasi yapı, örgütsel bütünlüklerini ve ittifaklarını koruyarak ülke yönetiminde belirleyici olmayı sürdürüyor…

Türk siyasetinde liderlik ve örgütsel bağlılık arasındaki ilişki bu açıdan düşündürücüdür. Bahçeli, uzun yıllardır MHP'nin tartışmasız siyasi merkezinde bulunuyor. Partisinin oyları gerilese de örgüt üzerindeki otoritesini koruyor; zaman zaman yaptığı uzlaşma ve toplumsal barış vurgularıyla ülke siyasetinde belirleyici bir konum üstleniyor. AKP'de ise zaten kuruluşundan bu yana Erdoğan'ın liderliği etrafında şekillenen güçlü bir merkezi yapı hakim. Bu örneklerin hepsinde liderlik, siyasi hareketin bütünlüğünü ve devamlılığını sağlayan temel unsurlardan biri haline gelmiştir.

Sağ siyasette merkezden mahalle örgütlerine kadar uzanan disiplinli yapı, kararların uygulanmasını ve siyasi bütünlüğün korunmasını kolaylaştırıyor. Ancak lider etrafında oluşan bu güçlü bağlılık, parti içi yenilenmeyi ve farklı seslerin yükselmesini de sınırlıyor. Sol siyasette ise liderlik tartışmalarının ve yerel güç mücadelelerinin sürekli gündemde kalması, kurumsal sürekliliği zedeliyor.

Mevcut iktidarın yıpranması da ne yazık ki karşısındaki muhalefetin kendiliğinden iktidara geleceği anlamına gelmiyor…

Eski bir hikayede, yıllarca ülkesini yöneterek büyük servetler biriktirmiş kral, kendisini değiştirmek isteyen halka seslenir: Ben küplerimi doldurdum, artık size hizmet edebilirim. Yerime yenisini getirirseniz önce kendi boş küplerini doldurmak isteyecektir…

Bu hikaye, iktidarın kendisini vazgeçilmez gösterme çabasını ve toplumun değişim karşısındaki tereddüdünü çarpıcı biçimde anlatır. İnsanlar mevcut yönetimin yanlışlarını görseler bile yerine gelecek olanın daha iyi olacağından emin olamayabilirler. Bildikleri sıkıntıyı, bilmedikleri belirsizliğe tercih edebilirler. Türkiye'nin sessiz çoğunluğunun siyasi tercihlerinde de güven, istikrar ve alışkanlıkların önemli bir yeri vardır.

Muhalefetin yıllardır aşamadığı eşik de budur.

Seçmeni iktidarın yanlışlarına ikna etmek yeterli değildir. Ülkeyi daha iyi yönetebileceğine, toplumsal huzuru koruyabileceğine ve herkes için güvenilir bir gelecek kurabileceğine de inandırmak gerekir.

CHP'nin çok partili siyasi hayat boyunca çözemediği temel mesele, tarihsel haklılığını geniş ve kalıcı bir toplumsal çoğunluğa dönüştürememesiydi.

Öte yandan iktidarın bu dayanıklılığı, Türkiye'nin yönetim sorunlarını ortadan kaldırmıyor. Aksine, uzun yıllara yayılan siyasi hakimiyetin devlet kurumları üzerinde yarattığı aşınmayı daha görünür kılıyor.

Bir cıvatayı durmadan sıkarsanız ne olur? Bir noktadan sonra dişleri aşınır, yalama olur; artık tutmaz. Devlet düzeni de böyledir. Gücü sürekli aynı merkezde toplar, bütün kurumları tek bir iradeye bağlar, denetimi ortadan kaldırır, liyakatin yerine sadakati koyarsanız sonunda sistemin işleyişini sağlayan mekanizmaları da aşındırırsınız. Kurumlar yerli yerinde durur ama görevlerini yapamaz hale gelir. Türkiye'de bugün yaşanan, devletin kurumsal yapısındaki bu ağır aşınmadır.

Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi'yle devletin bütün ağırlığı Saray'da toplandı. Meclis'in hükümeti denetleme gücü budandı. Milletvekilleri yasama faaliyetlerinde giderek etkisizleşirken bakanlar, kendi iradeleriyle ülke yöneten siyasi aktörler olmaktan uzaklaştı. Devletin köklü kurumları, Cumhurbaşkanlığı çevresinde şekillenen dar bir karar mekanizmasının uzantısına dönüştü. Halbuki bunca büyük, karmaşık ve ağır sorunlarla karşı karşıya bulunan bir ülke, bir kişinin imzasına, birkaç yakın kurmayın değerlendirmesine teslim edilebilecek bir ülke midir? Yüzyılların devlet birikimini, kurumsal aklı, hafızası ve ortak sorumluluğu böylesine dar bir yönetim anlayışına sığdırmaya çalışmanın bedelini bugün hep birlikte ödüyoruz.

Yasama, yürütme ve yargı neden birbirinden ayrılmıştır? Devlet gücünün bir elde toplanmasını önlemek, keyfîliğin önüne geçmek, yurttaşı hukukun güvencesi altında yaşatmak için. Hele yargı! Bir ülkede mahkeme kararlarının siyasi iktidarın beklentilerine veya ekonomik güç odaklarının nüfuzuna göre şekillendiğine ilişkin düşünce, kuşku sınırını aşıp toplumun geniş kesimlerinde yerleşik bir kanaate dönüşmüşse, hukuk devletinin temelleri ciddi biçimde sarsılmış demektir. Siyasi gücün yargı kararlarını belirleyebileceğine duyulan inanç, devletin meşruiyetini içten içe kemiren ağır bir kurumsal çürümenin göstergesidir. Bugün Türkiye'nin yaşadığı ekonomik ve toplumsal güven bunalımını, devletin kurumsal yapısında meydana gelen bu aşınmadan ayrı düşünemeyiz.

***

Yıllardır süren hayat pahalılığı, gelir dağılımındaki bozulma ve geleceğe ilişkin belirsizlik, geniş toplum kesimlerinin çalışarak hayatını kurabileceğine dair inancını zayıflatıyor. Üretim ve emeğin karşılığını almak giderek zorlaşırken kısa yoldan para kazanma arayışı yaygınlaşıyor. Borsadaki manipülasyon iddiaları, fon skandalları, yasa dışı bahis ağları ve kolay kazanç vaatleri, bu toplumsal kırılmanın farklı yüzleri olarak karşımıza çıkıyor.

Manavından berberine, öğrencisinden emeklisine kadar insanların bir lirasını iki lira yapma telaşına sürüklendiği bir düzende, ekonomik sorun çoktan toplumsal bir meseleye dönüşmüştür. Emek değer kaybettikçe umut da aşınıyor. Finansal skandalların ardından gündeme gelen denetim eksiklikleri ise devletin ilgili kurumlarının görevlerini ne ölçüde yerine getirebildiği sorusunu büyütüyor. Şüpheli para hareketlerinin, olağan dışı işlemlerin ve sistematik usulsüzlüklerin zamanında tespit edilebilmesi, etkin bir kamu yönetiminin temel sorumlulukları arasındadır.

Denetimin, skandallardan sonra hatırlandığı, adaletin tarafsızlığının sorgulandığı, insanların emekleriyle gelecek kurabileceklerine inanmadığı bir ülkede esas kayıp, devlet ile toplum arasındaki güven duygusudur.

Böylesine ağır bir belirsizlik ortamında toplumun liderlik ve istikrar arayışı daha da önem kazanıyor. Ülkenin bugün içinde bulunduğu ekonomik, hukuki ve toplumsal koşullar, farklı kesimleri buluşturabilecek, çatışma yerine uzlaşmayı önceleyen, topluma güven verebilen bir siyasi liderliğe her zamankinden fazla ihtiyaç olduğunu gösteriyor.

Kemal Kılıçdaroğlu'nun tarihsel önemi tam da bu noktada ortaya çıkıyor.

Kılıçdaroğlu, CHP'nin onlarca yıldır aşamadığı bu açmazın temelinde ne olduğunu kavramıştı. Türkiye'de iktidar olmanın yolu, kendi tabanını heyecanlandırmanın ötesine geçmekten, kendisine oy vermeyenlerin de güvenini kazanmaktan, birbirine benzemeyen toplumsal ve siyasal kesimleri ortak bir gelecek etrafında buluşturmaktan geçiyordu.

Siyasette ahlak, ilke ve ülkeye hizmet tutkusu belirleyicidir. Toplumun güven aradığı böylesine ağır bir dönemde Özel'in sert ve sık değişen siyasi üslubuyla Kılıçdaroğlu'nun sakin ve uzlaşmacı liderlik anlayışı arasındaki fark da siyasi olgunluk ve güven meselesini tartışmanın merkezine taşımaktadır.

Kılıçdaroğlu İktidar Olmanın Sırrını Çözmüştü

Kemal Kılıçdaroğlu, çok partili hayata geçişten bu yana CHP'nin neden kalıcı bir iktidar kuramadığını en iyi kavrayan siyasetçilerden biriydi. Sorunun cevabını Türkiye'nin toplumsal dokusunda aradı. Farklı inançların, kimliklerin ve siyasi geleneklerin iç içe yaşadığı bu coğrafyada iktidarın yolunun toplumsal uzlaşmadan geçtiğini anlamıştı. Hoşgörünün, sükunetin ve birlikte yaşama kültürünün bu toprakların mayasında bulunduğunu görüyordu. Helalleşme çağrıları, birleştirici dili ve sakin liderliği bu anlayışın yansımalarıydı.

Altılı Masa, bu siyasetin somut karşılığı olmuştu. Yıllarca birbirine karşı siyaset yapmış kadroları ortak bir yönetim programında uzlaştırdı. Eksiklerine ve krizlerine rağmen böylesine geniş bir mutabakat oluşturmak, Türkiye'nin kökleşmiş siyasi ayrışmalarını aşma bakımından önemliydi. Kılıçdaroğlu, farklılıkları ortak bir iradeye dönüştürmenin yolunu açmıştı.

Ancak CHP'nin kendi iç çatışmaları bu yürüyüşün önündeki en büyük engellerden birine dönüştü. Belediyelerden il ve ilçe örgütlerine uzanan yerel güç odakları, herkesin kendi siyasi hesabını yaptığı, kimi yerel aktörlerin adeta birer derebeyine dönüştüğü, örgütün birilerinin personeli haline geldiği bu yapı, ortak hedefi aşındırıyordu.

2023 Cumhurbaşkanlığı seçiminde Kılıçdaroğlu yüzde 49 oy aldı. Seçimi kaybetti; bunun siyasi sorumluluğu elbette tartışılmalıdır. Ancak yaklaşık 25,5 milyon seçmeni aynı aday etrafında buluşturan ittifakın oluşturduğu toplumsal birikim de görmezden gelinemez. Kılıçdaroğlu'nun sürekli seçim kaybettiği söylenirken, onun asıl stratejisi göz ardı ediliyor: CHP'nin arttırdığı kendi oylarının ötesinde muhalefet cephesini büyütmek, iktidarın karşısındaki siyasi alanı genişletmek, psikolojik üstünlüğü ele almak. 2018'de 15 milletvekilini İYİ Parti'ye geçirerek seçimlere katılımının önünü açması, ardından merkez sağın köklü geleneğini temsil eden ve bir misyon partisi olan Demokrat Parti'yi, Milli Görüş çizgisindeki Saadet Partisi'ni, Babacan'ın DEVA ve Davutoğlu'nun Gelecek partilerini aynı ittifakta buluşturması, bu stratejinin somut adımlarıydı. Kılıçdaroğlu, CHP'nin geleneksel sınırlarını aşarak farklı siyasi gelenekleri ortak bir hedef etrafında birleştirmiş, muhalefet cephesini genişletmiş ve iktidarın karşısında daha güçlü bir siyasi denge oluşturmuştu. Muhalefeti, gündemi ancak takip eden konumdan gündem belirleyen bir siyasi güce taşımayı başardı. İktidar cephesindeki oy kayıpları ve özellikle 2024'te AKP seçmeninin bir bölümünün sandıktan uzaklaşması da bu dönemde değişen siyasi dengelerin parçalarıydı. Kılıçdaroğlu'nun adını siyasetin hafızasından silmeye, itibarını ayaklar altına almaya, adeta ismini betona gömmeye yönelik söylemler, onun öncülüğünde oluşan bu geniş siyasi birikimi ortadan kaldırmıyor.

Nitekim 31 Mart 2024 yerel seçimlerinde CHP, yüzde 38 oyla Türkiye'nin birinci partisi oldu. Bu başarı, birkaç aylık çalışmanın eseri olarak değerlendirilemez elbette. 2019'dan itibaren büyüyen yerel yönetim gücü, yıllara yayılan ittifak siyaseti ve CHP'nin geleneksel tabanının ötesine geçme çabaları, bu sonucun önemli temellerini oluşturmuştur, bu tarihsel birikimin hakkını teslim etmek gerekir.

Cumhurbaşkanlığı seçiminin hemen ardından başlayan parti içi mücadele bu birikimin korunması meselesini geri plana itmişti. Seçimin teri kurumadan kurultay hesapları başladı. Belediyeler etrafında güçlenen siyasi merkezler, genel başkanlık mücadelesi ve giderek sertleşen parti içi ayrışma, Kılıçdaroğlu'nun oluşturduğu iktidar perspektifini akamete uğrattı. CHP, ülkeyi yönetmeye hazırlanması gereken bir dönemde kendi içindeki iktidar kavgasına sürüklendi.

Kılıçdaroğlu'nun 2023 kurultayındaki güvenli liman çağrısı bu nedenle önemlidir. O çağrıyı, CHP'nin evini yıkmayın, yakmayın; yılların emeğiyle oluşturulan birliği ve siyasi gücü dağıtmayın uyarısı olarak okumak gerekir.

Akıl ola başta geleceği bile, göz ola dağın ardını göre.

Kılıçdaroğlu'nun öngördüğü tehlike, liderliğin el değiştirmesinden daha büyüktü. Parti içindeki güç mücadelesinin kurumsal bütünlüğü parçalayabileceğini, kazanılmış siyasi mevzilerin kaybedilebileceğini ve sonunda herkesin bu çözülmenin bedelini ödeyeceğini görüyordu. Sonraki gelişmeler, bu kaygıların ne kadar yerinde olduğunu ortaya koydu.

Kurtların saldırısına karşı sırt sırta vererek boynuzlarını dışarı çeviren bir sürüyü düşünün. Kurtlar önce bu savunmayı bozmaya, sürüden birini koparmaya çalışır. Düzen dağıldığında ortak güç kaybolur, sürü savunmasız kalır. Siyasi hayatta da birliği sağlayan bağlar koptuğunda, yılların emeğiyle oluşturulan güç parçalanır…

CHP Kendi Evini Nasıl Dağıttı?

CHP'deki iktidar mücadelesi, usulsüzlük yapıldığı iddiasıyla öne çıkan 38. Olağan Kurultay'la açık bir hesaplaşmaya dönüştü. Özel ve İmamoğlu çevresinde şekillenen değişim hareketinin arkasındaki belediye gücü, kurultaya ilişkin ağır şaibe iddialarının merkezine yerleşti. Delegelere para ve makam dağıtılması, çeşitli maddi menfaatler sağlanması, yakınlarının belediyelerde işe alınması, yargı dosyalarına kadar taşındı.

Delege iradesinin akçeli ilişkilerle sakatlandığı, kurultaya şaibe karıştığı iddialarının yargıya taşınması, meselenin ağırlığını ortaya koydu. Parti içi demokrasinin kalbi olması gereken kurultayın para, makam ve nüfuz pazarlıklarıyla anılması bile CHP'nin kurumsal itibarında derin bir yara açtı.

Mahkeme kararıyla Kılıçdaroğlu'nun yeniden CHP yönetimini devralmasının ardından, İmamoğlu'nun perde arkasındaki yönlendirmesiyle, Özel’in genel başkanlığında Yeni Parti’nin kurulması ve 91 milletvekilinin ayrılması, bu mücadelenin ulaştığı noktayı gösterdi. Cumhuriyet'in kurucu partisi, kendi içerisinden çıkan büyük bir siyasi ayrışmayla karşı karşıya kaldı. Kişisel siyasi gelecek hesapları parti kimliğinin önüne geçti…

Belediyeler, halka hizmet etmek için vardır. Oysa mevcut belediyecilik düzeni, toplumun ihtiyaçlarına cevap vermekte yetersiz kalırken rant, kayırmacılık, yolsuzluk ve örgütlü çıkar ilişkileri üretmeye açık, çürümüş bir yapıya dönüşmüştür. İhalelerin belirli çevrelerin denetimine girdiği, siyasi ilişkilerin ekonomik ayrıcalığa dönüştüğü, belediye örgütlerinin kişisel nüfuz alanları gibi kullanıldığı iddiaları, hangi partide ortaya çıkarsa çıksın ciddiyetle soruşturulmalıdır. Adrese teslim ihaleler, göstermelik rakip teklifler, şişirilmiş bedeller ve sonradan yapılan maliyet artışlarıyla kamu kaynaklarının belirli çevrelere aktarıldığı iddiaları da bu düzenin en vahim yönlerinden biridir. Üstelik işi zamanında bitirmeyen yükleniciler, döviz üzerinden üstlendikleri projelerde bile maliyet artışlarını gerekçe göstererek yeniden devletin kapısını çalıyor, ek ödeme talep ediyor. Kendi gecikmesinin bedelini bile kamuya ödeten bu anlayışta, hem iş aksıyor hem maliyet büyüyor hem de fatura dönüp dolaşıp milletin sırtına yükleniyor.

Oysa bu kaynaklar eğitim, sağlık, sosyal yardımlar ve toplumun gerçek ihtiyaçlarına ayrılabilirdi. Kamu kaynaklarındaki israfın önlenmesi, devletin borçlanma ihtiyacını ve enflasyon üzerindeki baskıyı da azaltabilirdi. Asıl çürüme, beytülmalin, yani milletin ortak malının, korunması gereken bir emanet olarak değil, kişisel çıkarlar için kullanılabilecek bir kaynak olarak görülmesidir. “Devletin malı deniz, yemeyen domuz” sözü boşuna yerleşmemiş toplumun hafızasına. Bir milletin dilinde böyle bir sözün bulunması bile kamu malına bakışımızdaki ahlaki sorunun ne kadar köklü olduğunu gösteriyor. Özel sektörde zarar eden esnaf kepenk indirir, tüccar iflas eder; kamuda böyle bir şey yok. Belediyeler ve kamu kuruluşları, sürekli kaynak aktarılmasına rağmen borçlarını, çalışanlarının primlerini, vergilerini, hizmet aldıkları kişi ve kurumların alacaklarını ya ödeyemiyor ya da zamanında ödemiyor. Alacakların önemli bir bölümü ise ancak icra takipleri ve hukuki süreçlerle tahsil edilebiliyor. Zarar devletin sırtına yükleniyor, sorumlular çoğu zaman hesap vermiyor. İktidarın ya da muhalefetin yönettiği kurum olması fark etmez. Elbette görevini dürüstlükle yapan yöneticileri tenzih etmek gerekir. Ancak seçilmişlerden bürokrasiye kadar uzanan bu zihniyet, kamu kaynaklarının israfının ve kurumların uğradığı zararın da önemli nedenlerinden biridir. Üstelik bu sorun herhangi bir siyasi partiyle de sınırlı değildir. İktidar kendi belediyelerini de aynı kararlılıkla denetlese, benzer manzaralarla karşılaşılması kaçınılmazdır. Türkiye'nin belediyecilik düzeni tepeden tırnağa yeniden ele alınmalı; başkanların yetkilerinden kadro yapılanmasına, ihale sisteminden mali denetime kadar bütün yapı yeni ve güçlü yasal güvencelerle düzenlenmelidir.

Londra'da Sadiq Khan, New York'ta Zohran Mamdani farklı siyasi kimlikleriyle halkın oylarıyla belediye başkanlığı yapıyor. Trump'ın bütün siyasi gücüne rağmen bu isimlerin ve yönetimlerinin kılına bile dokunamaması kurumsal güvencelerin önemini gösteriyor. Trump, sandıktan çıkan iradeyi kendi kararıyla ezip geçemiyor; çünkü karşısında kişilerin keyfine göre eğilip bükülemeyen bir hukuk düzeni ve kurumsal sınırlar var. Bizde ise düzen lastik gibi; güçlü olan çekip esnetiyor, çıkarına göre şekillendiriyor. Kamu kaynakları ve imkanları da tutanın elinde kalıyor. Kişilerin nüfuzuna göre eğilip bükülmeyen, kamu kaynaklarını koruyan, denetimi ve hesap verebilirliği güvence altına alan köklü bir belediyecilik düzeni bizim için temel ve hayati bir ihtiyaçtır.

İmamoğlu hakkındaki davaların siyasi saiklerle gündeme getirildiği yönündeki itirazlar önemlidir ve doğrudur. İmamoğlu'nun Erdoğan karşısında güçlü bir siyasi rakip olarak öne çıkmasının, hakkındaki adli iddiaların gündeme taşınmasında ve yargı süreçlerinin işletilmesinde belirleyici olduğu yönündeki değerlendirmeler göz ardı edilemez. Ancak yargılananların siyasi kimliklerinin olması, iddianamelerde yer alan rüşvet, irtikap, ihaleye fesat karıştırma ve kamu kaynaklarının usulsüz kullanılması gibi adi suç isnatlarını ortadan kaldırmaz. İmamoğlu bu dosyalarda düşüncelerinden dolayı değil, kendisine isnat edilen somut fiiller nedeniyle yargılanıyor…

Özel ve İmamoğlu çevresi, “seçim kaybedenlerin” koltuklarını bırakması gerektiğini savunurken, kendi siyasi kadrolarının belediyelerde karşı karşıya kaldığı ağır yolsuzluk, irtikap ve çıkar ağı suçlamaları karşısında da aynı siyasi ve ahlaki hesap verme sorumluluğuyla yüzleşmek zorundadır. Uşak'tan Bolu’ya, Denizli’ye, Antalya’ya uzanan soruşturmalarda sorumluluk belediye başkanları ve meclis üyeleriyle sınırlı tutulamaz. Bu kadroları seçen, aday gösteren, göreve taşıyan ve haklarındaki ciddi iddialar karşısında siyasi sorumluluklarını sorgulamayan parti yöneticilerinin de hesap vermesi gerekir. Bu belediye başkanlarının ve meclis üyelerinin belirlenmesinde Özel ve İmamoğlu'nun üstlendiği siyasi rol… Bu kadroların tercih edilmesindeki sorumluluklarını görmezden gelemezler; ortaya çıkan tablonun siyasi ve ahlaki yükü suç işleyenlerle, suçlananlarla birlikte onların da omuzlarındadır. Suçun kişisel sorumluluğu mahkemelerde belirlenecektir. Ancak siyasi sorumluluk için mahkumiyet kararını beklemek gerekmez. Hesap vermesi gerekenler arasında, bu isimleri göreve taşıyanlar da vardır.

***

CHP'deki parçalanmanın en ağır bedellerinden biri yerel yönetimlerde ödendi. Özellikle İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Cemil Tugay'ın AKP'ye geçmesi, sıradan bir parti değişikliği değil, derin bir kırılmadır. Üstelik Kılıçdaroğlu'nun aday gösterilmemesi yönünde önceden uyarıda bulunduğu açıklanan Tugay, eski başkan Tunç Soyer'in yargı sürecindeki rolü nedeniyle de ağır suçlamaların odağındadır. Kılıçdaroğlu'nun bizzat dile getirdiği ihbar iddiası, Soyer'in uğradığını savunduğu haksızlık ve ardından gelen parti değişikliği, bu kırılmanın ahlaki boyutunu daha da ağırlaştırıyor. Sandıkta alınan yetki kişisel mülkiyet değildir. İzmirlinin CHP'ye verdiği siyasi emaneti AKP'ye taşımak, seçmen iradesine sadakat bakımından ağır bir hesap verme sorumluluğu doğurur.

İstanbul'da ayrışmanın etkileri giderek derinleşiyor. Kadıköy ve Maltepe'nin ardından Bakırköy, Küçükçekmece, Çatalca ve Büyükçekmece'deki belediye yönetimleri de Yeni Parti'ye geçti. Bu geçişler sürpriz değil; ayrılan kadroların önemli bölümü zaten İmamoğlu çevresiyle siyasi yakınlık içinde. Yaklaşan kurultay, yeni partide konum kazanma arayışlarını ve güç gösterisini de beraberinde getiriyor. Ancak kurultay sonrasında belediye başkanları, meclis üyeleri ve milletvekilleri düzeyinde CHP'ye dönüşler yaşanabileceği de yoğun biçimde konuşuluyor.

Asıl kritik mesele İBB. Esenyurt, Şişli, Beşiktaş, Beykoz, Beylikdüzü, Büyükçekmece, Gaziosmanpaşa, Bayrampaşa, Avcılar, Beyoğlu, Şile, Ataşehir, Üsküdar, Tuzla, Silivri, Adalar ve Eyüpsultan'da yaşanan adli süreçler, tutuklamalar ve görevden uzaklaştırmalar ve parti değişiklikleri, büyükşehir meclisindeki dengeleri de sarstı. Bazı üyelerin oy kullanamayacak durumda olması, bir kısmının AKP'ye, önemli bir bölümünün de Yeni Parti'ye geçmesi tabloyu daha karmaşık hale getirdi. Siyasi ayrışma giderek bir tür “husumete” dönüşüyor. Olası bir seçimde Nuri Aslan üzerinde uzlaşılamaması ve tarafların birbirlerinin adaylarına oy vermemesi, İstanbul Büyükşehir Belediyesi yönetiminin Cumhur İttifakı'na geçmesi riskini arşa çıkaracaktır. İlçelerde yaşanabilecek yeni geçişler de bu hassas dengeyi değiştirecektir. Üstelik dengeyi değiştirebilecek gelişmeler parti değiştirmelerle sınırlı değil. Yeni tutuklamalar, görevden uzaklaştırmalar ve tahliye edilmesine rağmen görevine dönemeyen, oy kullanamayan, iradesi sakatlanan üyelerin durumu da meclisteki fiili oy dağılımını değiştirebilir.

***

Yeni Parti'ye geçişin hemen öncesinde yaşanan para meselesi de kurumsal sorumluluğun nasıl göz ardı edildiğini gösteriyor. Özel'in grup başkanlığı döneminde, milletvekillerinin maaşlarından CHP Grubu için kesilen aidatlar, partiden ayrılmalarından bir gün önce 100 milletvekiline 57'şer bin lira olarak geri dağıtıldı. CHP yönetimi bu işlemi hukuka aykırı bularak paraların iadesini istedi. Yedi milletvekili ödeme yaparken 5 milyon 301 bin lira geri alınamadı. Mesele paranın miktarı değil; partiye ait mali kaynakların kişisel hesaplara aktarılması, kurumsal sorumluluğun göz ardı edilmesi ve partinin Anayasa Mahkemesi'nin mali denetiminde karşılaşabileceği hukuki sonuçlardır.

***

Türkiye Belediyeler Birliği Başkanvekilliği seçimi de siyasi ahlakın ve kurumsal sorumluluğun sınandığı bir başka örnek oldu. CHP'nin adaylık için düşündüğü Balıkesir Büyükşehir Belediye Başkanı Ahmet Akın yerine Yeni Parti, Ayşe Ünlüce'de ısrar etti. CHP ise Üsküdar ve Ataşehir'de yaşananlardan sonra Cumhur İttifakı'na yeni bir mevzi kazandırmamak için kendi adayından vazgeçerek Ünlüce'yi destekledi. Sonuçta Ünlüce seçildi. Ne var ki Özgür Özel, seçim sonrasında uzlaşmayı kabul etmek yerine, “Çatır çatır TBB'yi aldık” diyerek CHP'nin desteğini küçümsedi. Oysa yapılan uzlaşmayı teslim etmek bu kadar zor olmamalıydı. Ortak başarıyı tek taraflı zafer gibi sunmak, siyasi nezaketten ve kurumsal saygıdan uzak, kibirli bir tutumdur.

***

Türkiye'de siyasi kadroların niteliği, üretkenliği ve kamu sorumluluğu, uzun zamandır yeterince sorgulanmıyor. Demirel'e atfedilen bir söz vardır: “Önlerine beş kuzu katsanız beşini de geri getiremezler.”

Bugün siyasette üretmeden yükselen, topluma kalıcı bir katkı sunmadan makam sahibi olan, siyasi partileri ve belediyeleri kendisine geçim kapısı gören anlayışın sorgulanması gerekiyor. Alın teri, bilgi, tecrübe ve liyakat siyasetin temel ölçüleri olmaktan uzaklaştıkça, kamu yönetiminin niteliği de zayıflıyor.

CHP'nin yaşadığı büyük kırılmadan alınacak ders; siyasi gücün kurumsal sorumluluktan koparıldığında nasıl hızla tüketilebildiğidir. Mahkeme kadıya mülk değildir; bir partinin örgütü kimsenin personeli, belediyeleri kimsenin tapulu malı, seçmeni de kimsenin siyasi sermayesi değildir. Makamlar gelip geçicidir; esas olan kurumların itibarı, halkın iradesi ve siyasetin ahlakıdır.

Cumhuriyet'in kurucu partisinin yeniden güç kazanması, bu anlayışla hesaplaşmasına, kurumsal kimliğini korumasına ve siyaseti yeniden ilke, liyakat ve kamu yararı temelinde örgütlemesine bağlıdır.

Yeniden Sokağa, Yeniden Cumhuriyet'in Kurucu İradesine…

CHP'de yaşanan büyük ayrışmanın ardından şimdi yeni bir dönem şekilleniyor. Kılıçdaroğlu, İstanbul İl Başkanlığına Mehmet Ali Yüksel'i görevlendirirken Gürsel Tekin'i genel başkanlığa bağlı koordinatör olarak atadı. (Bu arada Yüksel, bir televizyon kanalında yaptığı açıklamada Yeni Parti'ye geçen yüzlerce ismin CHP'ye dönmeye hazırlandığını belirtti.) İl ve ilçe örgütlerinde yeniden yapılanma çalışmaları yürütülüyor. Bu sürecin mahallelerden başlayarak kurultaya uzanan demokratik bir örgütlenmeyle tamamlanması, partinin kurumsal geleceği bakımından önem taşıyor.

Kılıçdaroğlu yeniden sahada. Mersin'den Şırnak'a, Cizre'den Gaziantep'e uzanan ziyaretlerinde halkla buluşuyor. Şırnak'taki coşkulu karşılama, Gaziantep'teki kalabalıklar ve Nizip'te yurttaşlarla kurduğu sıcak temas, siyasi hareketliliğinin somut göstergeleri. Yeniden demir çarıkları giyiyor. Kılıçdaroğlu'nun sokağa çıkamayacağını, hakaretlerle ve tepkilerle karşılaşacağını söyleyenler, siyasi eleştiriyi adeta bir psikolojik yıldırma kampanyasına dönüştürmüştü. Yok sayılma, aşağılanma ve kurultay sürecindeki ağır baskıların ardından Kılıçdaroğlu yeniden halkın arasına dönüyor; hakkındaki tehditkar söylemlerin gerçeği yansıtmadığını gösteriyor.

Kılıçdaroğlu'nu iktidarla işbirliği yapmakla suçlayanların, siyasi eleştiriyle itibarsızlaştırma arasındaki sınırı gözetmeleri gerekiyor. Ekonomideki sorunlardan yolsuzluk iddialarına, fon skandallarından Halk TV meselesindeki basın özgürlüğü savunusuna kadar iktidara yönelttiği sert eleştiriler ortadayken, toplumsal barış ve milli meselelerdeki yapıcı tutumunu işbirliği diye yaftalamak siyasi bir çarpıtmadır. Erken seçim tartışmalarında da benzer bir yaklaşım görülüyor. CHP seçim çağrısını sürdürürken, Kılıçdaroğlu'nun mevcut Meclis aritmetiğine ilişkin değerlendirmeleri iktidarın dümen suyuna girmekle suçlanıyor. Yeni Parti'nin erken seçimden uzak durmasının ardında ise kaybettiği toplumsal desteğin sandıkta karşısına çıkacağı endişesi olduğu eleştirisi yer alıyor.

Kılıçdaroğlu'nun “Erken seçim olursa varız” çıkışı, hem iktidarda hem muhalefette yeni bir tartışma başlattı. CHP'nin bittiğini, Kılıçdaroğlu'nun siyaseten tükendiğini söyleyenlere güçlü bir mesaj verdi: “Biz buradayız, seçime de hazırız, gündemi de belirleriz.” Parti üyelerinin önemli bir bölümünü, 91 milletvekilini, belediye başkanlarını ve meclis üyelerini kaybetmiş olmasına rağmen CHP'nin ayakta olduğunu ortaya koyuyor. Kılıçdaroğlu artık kurultay tartışmalarının savunmasında, mutlak butlan suçlamalarının altında kalan bir siyasetçi değil; yeniden siyasi inisiyatif alıyor. Kurultayda yaşadığı ihaneti, hançerlenmeyi, siyasetin karanlık ve çirkin yüzüyle ağır bir hesaplaşma olarak hafızasına kazımış görünüyor. Bu tecrübenin, bundan sonraki siyasi tercihlerini ve kime güveneceğini belirlemesi beklenebilir. Türkiye'de yeni bir siyaset anlayışını devreye soktuğu iddiasıyla hareket ediyor.

“Erdoğan belki aday olmayacak” sözleriyle kamuoyunun önüne yeni bir soru koyuyor, tartışmanın ucunu açık bırakarak siyasi gündemi yönlendiriyor. Ardından hangi çıkışların geleceği de merak konusu. Bu, AKP'ye olduğu kadar Yeni Parti'ye de verilmiş açık bir mesajdır: CHP sahneden çekilmedi. Bir zamanların “Gandhi Kemal”i yeniden sahada; bu hamlelerle CHP'den kopuşları frenlemeyi, Yeni Parti'den dönüşleri hızlandırmayı ve partisini yeniden siyasetin gündem belirleyen aktörlerinden biri haline getirmeyi hedefliyor.

***

Bahçeli'nin öncülüğünde başlayan barış sürecine CHP'nin Meclis'te verdiği destek de ulusal meselelerde sergilenen yapıcı tutumun önemli bir örneğidir. Yeni Parti'nin ise milletvekillerini serbest bıraktığı oylamada 54 vekilinin ret oyu kullanması dikkat çekicidir. Akan kanın durmasından, toplumsal barışın sağlanmasından daha önemli ne olabilir? Bahçeli bile barış için siyasi risk alıp öncülük ediyorsa, kendisini barışın, demokrasinin ve toplumsal uzlaşının temsilcisi olarak tanımlayan sosyal demokratların bu konuda geride kalması nasıl açıklanabilir?

Bu yaklaşımın bir başka örneği Mekke Ortak Savunma Anlaşması'dır. Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan anlaşmaya CHP'nin ulusal çıkarları esas alan koşullu desteği, dış politikada devlet sorumluluğunu öne çıkarıyor. Taraf ülkelerin İran'la Tahran'da diyalog arayışına girmesi de bölgesel işbirliği imkanlarını gündeme getiriyor. Burada belirleyici ölçü, anlaşmanın Türkiye'nin güvenliğine, bölgesel barışa ve uzun vadeli çıkarlarına sağlayacağı somut katkıdır.

Şimdi Kılıçdaroğlu'nun önünde yeni bir siyasi zemin oluşturma fırsatı bulunuyor. Gündemi takip etmekle yetinmeyen, sorunlara somut çözümler ve alternatif politikalar geliştiren bir muhalefet anlayışı, bu arayışın merkezinde yer almalı.

İlkeli bir muhalefet anlayışının gücü, onu ülkeyi yönetme iddiasına taşıyacak siyasi programla ortaya çıkar. Parti içi arınma, geçmişte yaşanan hesaplaşmaları sürekli gündemde tutarak tamamlanamaz; kurumları yeniden işler hale getirmek, yeni kadrolar ve politikalar üretmekle anlam kazanır. CHP'nin bundan sonraki asıl sınavı da buradadır. Çünkü siyasi güven, geçmişte kimin haklı çıktığıyla değil, geleceğe ilişkin ne ortaya konulabildiğiyle güçlenir.

Kılıçdaroğlu'nun partiyi arındırma hedefiyle başlattığı süreç, CHP'nin sınırlarını aşan bir siyasi hesaplaşma tartışmasına dönüştü. Öyle ki iktidar partisi bile kendi içindeki sorunlarla yüzleşmeye, kendisine ayna tutmaya başlamıştır. Arınma, kişilerle hesaplaşmanın ötesine geçerek Türkiye'nin siyaset ve yönetim anlayışını değiştirecek bir ilkeye dönüşmelidir.

Artık CHP'nin enerjisini geçmişin kavgalarında tüketme lüksü yok. Halkın karşısına ekonomik güveni yeniden kuracak, hukuku güçlendirecek, liyakati esas alacak ve toplumun farklı kesimlerini ortak bir gelecek düşüncesinde buluşturacak bir siyasi programla çıkması gerekiyor. Örgütsel yenilenmenin gerçek karşılığı, ancak bu hedefler etrafında oluşacak toplumsal güvende bulunabilir.

***

Dünyada siyasi dengeler sarsılıyor. Sırbistan'da öğrencilerin öncülük ettiği hareket yılların iktidarını sandıkta devirdi; Brezilya'da Lula yeniden kazandı. İsrail'de Netanyahu’nun Likud Partisi, önceki seçimde kazandığı 32 milletvekilliğinden son sayımlara göre 25'e gerilemesine rağmen birinciliğini koruyor. Ancak ne iktidar bloku ne de muhalefet tek başına hükümet çoğunluğuna ulaşabiliyor. Koalisyon pazarlıkları kaçınılmaz görünüyor. Arap partileri ise tarihi bir temsil başarısına doğru ilerliyor. ABD'de Trump'ın halk desteği ciddi biçimde geriliyor. Dünyanın farklı köşelerinde yerleşik siyasi dengeler sorgulanıyor, toplumlar değişim taleplerini yükseltiyor. Peki Türkiye, biriken hoşnutsuzluğunu demokratik bir yenilenmeye dönüştürebilecek mi?

Bugün Cumhuriyet'in 103. yıl dönümü…

Cumhuriyet, bu topraklarda ağır bedeller ödenerek kuruldu. Atatürk'ün Nutuk'ta gelecek kuşaklara bıraktığı tarihsel muhasebe, bir milletin en ağır koşullarda nasıl ayağa kalktığının, bağımsızlığını ve egemenliğini hangi mücadelelerle kazandığının kaydıdır. Gençliğe Hitabe ise Cumhuriyet'in geleceğini emanet ettiği kuşaklara yöneltilmiş, zamanın ötesine uzanan bir sorumluluk çağrısıdır.

Atatürk, Cumhuriyet'in karşılaşabileceği tehlikeleri yıllar öncesinden görmüş; en zor koşullarda bile bağımsızlığa, milli egemenliğe ve Cumhuriyet'in temel değerlerine sahip çıkmanın önemini vurgulamıştır. Bugün bu mirasın anlamı, ülkenin kurumlarını, hukukunu, ahlakını ve toplumsal bütünlüğünü koruma sorumluluğunda karşılığını buluyor.

CHP açısından bu sorumluluk daha da büyüktür. Cumhuriyet'in kuruluşuyla tarihsel kimliği iç içe geçmiş bir partinin, Atatürk'ün kurucu ilkelerini kendi siyasi hayatında da yaşatması gerekir. Cumhuriyet'in mirası, geçmişle övünmenin ötesinde, bugünün sorunları karşısında akıl, cesaret, dürüstlük ve toplumsal sorumlulukla hareket etmeyi gerektirir.

103 yılın ardından Cumhuriyet'in kurucu partisinin önündeki tarihsel soru hala önemini koruyor: Bu büyük miras, milletin güvenini kazanacak, toplumsal bütünlüğü sağlayacak ve ülkenin sorunlarına çözüm üretecek bir siyasal iradeye dönüşebilecek mi?

Peki bu Cumhuriyet kimin Cumhuriyeti? Kimsesizlerin kimsesi, erdemlilerin Cumhuriyeti… Savaşın ateşinden, barut kokusundan, dökülen kanlardan doğan Cumhuriyet; birilerinin kamu malına el koyması, belediyeleri arpalığa çevirmesi, halkın hakkını kendi çıkarına kullanması için kurulmadı. Hukuk, adalet, liyakat, fırsat eşitliği ve millet egemenliği için kuruldu. Hiçbir kişinin, zümrenin veya siyasi gücün mülkü değildir. Cumhuriyet, bu milletin haysiyeti, özgürlüğü ve onurudur.

Cumhuriyetimizin 103. yılı kutlu olsun.

Atatürk'e, Cumhuriyet'in kurucu kuşağına ve bağımsızlık uğruna bedel ödeyenlere sonsuz minnet ve özlemle…

Cumhuriyet hepimizin onuru; Cumhuriyet Halk Partisi ise bu büyük mirasın tarihsel emanetçisidir.

 

Sadık ÇELİK

[email protected]