Bereketli toprakların yoksulluk hikayesi
(DÜNYA GIDA GÜNÜ VE YOKSULLUKLA MÜCADELE GÜNÜ)
Dünyada yüz milyonlarca insan açlık çekerken milyarlarcası sağlıklı beslenmenin maliyetini karşılayamıyor. Buna karşılık her yıl bir milyar tonu aşkın gıda israf ediliyor. Açlıkla israfın, bollukla yoksulluğun yan yana var olabildiği bir düzenden söz ediyoruz.
16 Ekim Dünya Gıda Günü ile 17 Ekim Dünya Yoksullukla Mücadele Günü'nün art arda gelmesi, bu bakımdan düşündürücü. Gıda meselesi artık ne yalnızca tarımsal üretimin ne de mutfak harcamalarının konusu. Halk sağlığından gelir dağılımına, eğitimden sanayiye, çevreden ulusal güvenliğe kadar uzanan devasa bir beka meselesi.
Peki soru şu: Bu kadar zengin toprağın üzerinde, üreticisi de tüketicisi de neden yoksullaşıyor?
HAFIZASI KAYBOLAN TOPRAK
Anadolu, binlerce yıl önce insanlığa toprağı işlemeyi, tohumu çoğaltmayı, ürününü saklamayı öğreten; tahılın ve baklagillerin yetiştiricilik tarihinde önemli yeri olan coğrafyalardan biriydi. Göbeklitepe'de tahılların işlendiği taş aletler bulundu. Hemen yakınındaki Karacadağ ise buğdayın ilk evcilleştirildiği merkezlerden biri olarak kabul ediliyor… Bugün aynı topraklarda ekilmeyen, bakımsızlıktan çalılığa dönüşen tarlaları, üretimden uzaklaşan köyleri, dışarıdan ithal ettiğimiz tohumları, hububatı, bakliyatı ve hayvansal ürünleri konuşuyoruz. Kanada'dan İsrail'e, Orta Asya'dan Güney Amerika'ya kadar dünyanın pek çok ülkesinden tarımsal ürün ve üretim girdisi temin ederken kendi topraklarımızın potansiyelini yeterince değerlendiremiyoruz. Eskilerin dediği gibi, bakarsan bağ, bakmazsan dağ oluyor…
Anadolu'nun kendine özgü tohumları, iklime uyum sağlamış bitki çeşitleri, kuşaktan kuşağa aktarılan yetiştiricilik bilgisi giderek aşınıyor. Hububattan bakliyata, yemden damızlık hayvana kadar pek çok alanda dış kaynaklara bağımlılık önemli bir sorun haline geldi. Bir yanda verimli araziler işlenmeden beklerken diğer yanda üretim maliyetleri ve gelecek kaygısı çiftçiyi toprağından uzaklaştırıyor.
Köylerde nüfus yaşlanıyor. Gençler tarımda gelecek göremiyor. Hayvanlarını meraya çıkaracak çoban bulamayan üreticiler, Afganistan, Türkmenistan, Özbekistan ve Kırgızistan gibi ülkelerden gelen işgücüne yöneliyor. Anadolu'dan ayrılan insanlar ise büyükşehirlerde çoğu zaman asgari ücretle, barınma ve geçim mücadelesi veriyor. Toprağında tutunamayanın kentte de rahat bir hayat kuramaması ise kalkınma anlayışımızın üzerinde, çok boyutlu olarak ve derinlemesine düşünülmesi gereken çelişkilerinden biridir.
Oysa Cumhuriyet'in ilk yıllarında köylüyü yaşadığı yerde eğiterek, üreterek kalkındırmayı hedefleyen bambaşka bir anlayış vardı. Atatürk'ün “Köylü milletin efendisidir” sözü, Hasan Ali Yücel ve İsmail Hakkı Tonguç'un öncülüğündeki Köy Enstitüleri’nde somut karşılık bulmuştu. Eğitim, hayatın ve üretimin içindeydi. İpekböcekçiliğinden arıcılığa, pamuk yetiştiriciliğinden küçükbaş hayvancılığa, tarımdan zanaata kadar bilgi, köyün gündelik yaşamıyla buluşuyordu. Köyü terk etmeden gelişmenin, üretirken öğrenmenin imkanları yaratılıyordu. Biz ise bu okulları kapattık; zamanla köyde üretimi ve yaşamı destekleyen eğitim anlayışından da uzaklaştık.
Bugün yeniden ihtiyaç duyduğumuz şey, o dönemin kurumlarını aynen geri getirmekten ziyade, üretimle eğitimi buluşturan anlayışını çağın bilimsel ve teknolojik imkanlarıyla canlandırmak. Ziraat mühendislerini, veteriner hekimleri ve gıda mühendislerini üreticiyle buluşturmak gerektiğini konuşuyor oluşumuz bile bu mirasın ne kadar uzağına düştüğümüzü gösteriyor.
GELENEĞE SIKIŞAN TARIM
Geçen yıl zirai don, Türkiye'nin birçok bölgesinde meyve bahçelerini vurdu. Kayısıdan fındığa, elmadan üzüme, incire kadar pek çok ürün zarar gördü. Üretici aylarca emek verdiği toprağından beklediği mahsulü alamadı.
Bu yıl ise bazı ürünlerde bolluk var. Ne var ki bolluk da çiftçinin yüzünü güldürmeye yetmiyor. Mazot, elektrik, gübre, ilaç, tohum ve işçilik maliyetleri yükselirken satış fiyatları aynı ölçüde artmadığında, kimi zaman mahsulü toplamanın masrafı bile karşılanamıyor. Çiftçi bir yıl doğanın, ertesi yıl piyasanın insafına kalıyor.
Üstelik ürün yetiştirmek kadar onu koruyabilmek de önemli. Hasat edilen fındık, geleneksel olarak güneş altında sergilere serilerek kurutuluyor. Ancak bu yıl yoğun yağışlar nedeniyle sergilerde kurumaya bırakılan fındıklar ıslandı, bir kısmı zarar gördü. Oysa üreticinin hasat ettiği ürünü yağmurdan ve nemden koruyacak modern kurutma tesislerine erişebilmesi gerekir. Bir yıllık emeğin birkaç günlük yağışla heba olması kabul edilebilir mi?
Süt zamanında işlenemediğinde değerini yitiriyor; meyve ve sebze uygun koşullarda saklanamadığında çürüyor. Bir tarafta ihtiyaç fazlası ürün ziyan olurken diğer tarafta kıtlık ve yüksek fiyat endişesi yaşanıyor.
Modern tarım tarlada yüksek verim elde etmekten ibaret değil. Hasat sonrası kurutma, soğuk zincir, depolama, işleme ve pazarlama aynı üretim sürecinin ayrılmaz parçaları. Ne var ki çağın bilimsel ve teknolojik imkanlarından yeterince yararlanamıyoruz. Anadolu'nun pek çok yerinde üretim hala geleneksel, çoğu zaman da sağlık ve hijyen standartlarından uzak koşullarda sürdürülüyor. Ürünün nasıl işlendiği, hangi ortamda saklandığı, nasıl ambalajlandığı konusu hak ettiği özeni görmüyor. Daha da düşündürücü olan, yıllardır süregelen bu uygulamaların olağan karşılanması. Oysa geleneksel üretim kültürünü korumakla çağın gerisinde kalmayı kabullenmek aynı şey değil. Her ürünün gerektirdiği teknolojik altyapıyı oluşturmak, üreticiyi bilimsel bilgiyle buluşturmak, kooperatifleri ve üretici birliklerini güçlendirmek bir tercih değil, zorunluluktur.
Bir de gelecek yılların belirsizliği var. Kuraklık, don, aşırı yağış, salgınlar, hatta savaşlar… Gıda, ihtiyaç duyulduğunda kolayca yerine konulabilecek sıradan bir ticaret malı değil. Geçmişte seferberlik stokları ve olağanüstü dönemler için tutulan gıda rezervleri vardı. Bugün de Toprak Mahsulleri Ofisinin olağanüstü hal stoklarına ilişkin yasal düzenlemeler mevcut. Peki bu stoklar ne ölçüde yeterli? Olası bir kıtlıkta, savaşta veya büyük bir üretim krizinde halkın temel gıda ihtiyacını ne kadar süre karşılayabilecek durumdayız? Amerika, petrol arzındaki kesintilere karşı onlarca yıl öncesinden stratejik rezerv sistemi kurmuş. Bizim de gıda için aynı ciddiyetle hazırlık yapmamız gerekiyor. Tek başına siloları doldurmak da değil amaç; ürünlerin bozulmadan korunmasını, stokların düzenli yenilenmesini ve ihtiyaç anında halka ulaştırılmasını sağlayacak bir organizasyon kurmak. Böyle bir hazırlık, tarım politikasının ayrıntısı değil, ulusal güvenliğin temel koşullarından biridir.
Gelişmiş tarım ekonomileri doğanın koşullarını değiştiremiyor; fakat bilimsel öngörü, uygun çeşit seçimi, erken uyarı sistemleri, koruyucu teknolojiler ve risk yönetimiyle kayıpları sınırlayabiliyor. Tarım ve hayvancılığı bütünüyle tabiatın insafına bırakmak kabul edilemez. Doğanın belirlediği koşullar kadar, insanın bilgi, teknoloji ve yatırımla kontrol edebileceği alanlar da var. Önemli olan bu dengeyi kurabilmek, öngörülebilir ve yönetilebilir bir üretim sistemi oluşturmak. Bizim de her don olayında, her kuraklıkta aynı çaresizliği yaşamaktan kurtulmamız gerekiyor.
Önemli olan kötü yılda da üreticiyi ayakta tutabilecek, iyi yılda da ürünün değerini koruyabilecek bir düzen kurabilmek.
ÜRETİYORUZ, DEĞERİNİ BAŞKALARI YARATIYOR
Ürettiğimizin kıymetini bilmemek konusunda üstümüze yok. Anadolu'nun dağlarında, yaylalarında yetişen keçilerin sütünden dünyanın en değerli peynirlerini üretebilecekken, üreticiyi elindeki sütü yok pahasına satmaya mahkum ediyoruz. Fransa ve İtalya, özel üretim keçi peynirlerini kilogramı onlarca euro’ya ulaşan fiyatlarla pazarlıyor. Bizdeyse aynı potansiyeli taşıyan ürünler çoğu zaman birkaç yüz liraya alıcı buluyor. Üstelik üretim ve saklama koşullarındaki yetersizlikler yüzünden kalite ve gıda güvenliği sorunları da yaşanıyor. Yazık değil mi bu topraklara, bu emeğe? İtalya'nın pek çok bölgesi bizim coğrafyamıza benziyor. Onlar doğanın sunduğunu markaya, sanayiye, ihracata dönüştürürken biz hala sütü nasıl değerlendireceğimizi tartışıyoruz. Modern süt işleme tesisleri kurmak, üreticiyi kooperatiflerle güçlendirmek, teşvikleri doğru kullanmak bu kadar mı zor? Üstelik yetişmiş ziraat mühendislerimiz, gıda mühendislerimiz, veteriner hekimlerimiz var. Bu insanları üretimle buluşturmak, hem istihdam yaratmak hem de sağlıklı, nitelikli, yüksek katma değerli ürünler elde etmek mümkün. Bunca doğal zenginliğin ortasında üreticinin yoksullaşması, ürünün değerini bulamaması kader değil. Yıllardır giderilemeyen bir yönetim ve organizasyon eksikliğinin sonucu.
Et ve hayvancılıkta ise yıllardır başka bir yanlışın bedelini ödüyoruz. Et fiyatlarını düşürmek için çözümü sürekli ithalatta arıyoruz. Karkas et getiriyoruz, canlı hayvan getiriyoruz, besilik hayvan getiriyoruz. Peki sonuç? İngiltere'de, Fransa'da tüketici kırmızı ete daha ulaşılabilir fiyatlarla erişebilirken Türkiye'de kıymanın kilosu marketlerde bile bin lira bandında, hatta üzerine çıkıyor. Avrupa’daki marketlerde dana kıymanın kilosu 6-8 euro dolaylarında satılabilirken bizde yerli etin fiyatı 20 euro’ya dayanıyor. Üstelik bu fiyatlara rağmen kendi besicimiz de kazanamıyor! Yem, enerji ve bakım maliyetleri altında ezilen üretici, bir de ithalat baskısıyla karşı karşıya kalıyor. Kısa vadede piyasayı rahatlatmak için başvurulan bu yöntem, kalıcı bir üretim politikasının yerini aldığında yerli hayvancılığın gelişmesi mümkün olabilir mi? Elbette damızlık ve ıslah amacıyla hayvan ithal edilebilir; gerektiğinde arz açığını kapatacak önlemler de alınabilir. Ancak dört mevsimin yaşandığı, böylesine zengin iklim ve coğrafi koşullara sahip bizim gibi bir ülke, kendi hayvan varlığını, yem üretimini ve besicisinin rekabet gücünü artırmadan ithalata dayanarak hayvancılığını sürdüremez.
Fındıkta da benzer bir tablo var. Dünya üretiminde böylesine büyük paya sahip bir ülkenin, uluslararası ölçekte güçlü markalar yaratma konusunda çok daha ileride olması beklenirdi. İtalyanlar fındığı çikolatadan kremaya, çeşitli gıda ürünlerinden sanayi girdilerine kadar değerlendiriyor; kabuğundan bile ekonomik yarar sağlıyor. Biz ise üretimin önemli bölümünü hammadde olarak pazarlıyoruz. Fındığı yetiştirmek için harcanan emekle onu işleyip markalı bir ürüne dönüştürerek elde edilen kazanç arasındaki fark, üzerinde durulması gereken önemli bir mesele.
Domates ve ketçapta da aynı çelişkiyle karşılaşıyoruz. İngiltere, Hollanda, Belçika gibi ülkeler, domatesi başka coğrafyalardan temin ederek dünya çapında pazarlanan sos markaları yaratabiliyor. Biz ise domates üretimindeki gücümüze rağmen bu alanda uluslararası marka değerimizi yeterince büyütemiyoruz. Üstelik bazı ketçap ve soslarda domatesin niteliğinden çok nişasta, şeker ve çeşitli katkı maddeleri öne çıkıyor…
Çayda da benzer bir değer kaybı yaşanıyor. Londra'da Çin'in, Sri Lanka'nın özel üretim çayları kilogramı yüzlerce sterline ulaşan fiyatlarla alıcı bulabiliyor. Peki bizim Rize çayımız neden aynı yüksek değerli pazarlarda hak ettiği yeri alamıyor? Karadeniz'in iklimi, toprağı, yetiştiricilik birikimi mi yetersiz? Hayır. Burada daha fazla ürün almak uğruna toprağı aşırı kimyasal gübrelemeyle yoran, çayın aromasını ve niteliğini geliştirmeye yeterince önem vermeyen anlayışı sorgulamak gerekiyor. Nitekim bölgedeki çay topraklarında aşırı asitlenmenin ciddi bir sorun olduğu bilimsel araştırmalarla da ortaya konulmuş durumda. Oysa toprak analizine dayalı dengeli gübreleme, uygun organik gübre kullanımı, özenli hasat ve nitelikli işleme yöntemleriyle çok daha değerli ürünler elde edilebilir. Mesele daha çok çay toplamak değil; daha kaliteli çay üretip dünya pazarında daha yüksek fiyatla satabilmek. Bunun kazananı da öncelikle üretici olmalı.
Zeytinyağında ise nitelikli üretimi ve markalaşmayı geliştirmeye çalışırken bir yandan da taklit ve tağşişle mücadele etmek zorundayız. Üstelik bu sahtekârlıklar kimi zaman tanınmış markalarda bile karşımıza çıkıyor. Denetimlerde yakalanıp ceza alan işletmelerin başka kişiler veya aile üyeleri üzerinden faaliyete devam edebiliyor olması ise haliyle yaptırımların caydırıcılığını sorgulatıyor. Oysa insanların sağlığıyla oynayanlara para cezası kesmek yetmez; tekrarlanan ihlallerde üretimden men ve ruhsat iptali gibi ağır yaptırımlar etkili biçimde uygulanmalıdır. Türkiye'nin gıda işleme sektöründe atıl kapasite ve teknolojik yetersizliklerin yanında, ilkel ve sağlıksız koşullarda faaliyet gösteren merdiven altı işletmeler de ciddi bir sorun.
Örneğin bazı ürünlerimizin değeri doğrudan yetiştikleri coğrafyadan geliyor. Taşköprü sarımsağının aroması, Malatya kayısısının kendine özgü nitelikleri rastlantı değil. Toprağın, iklimin, yerel çeşitlerin ve üretim kültürünün ortak sonucu. Coğrafi işaretlerin anlamı da bu özgünlüğü korumak. Başka bölgelerde yetişen ürünleri aynı isimle pazarlamak tüketiciyi yanıltmakla kalmıyor; gerçek üreticinin emeğini ve yöresel ürünün itibarını da zedeliyor.
***
Hollanda örneği oldukça çarpıcı. Konya büyüklüğündeki bu ülkenin topraklarının önemli bir bölümü deniz seviyesinin altında. Türkiye'nin geniş yüzölçümüne, dört mevsimine, iklim ve ürün çeşitliliğine karşılık Hollanda'nın doğal koşulları çok daha sınırlı. Buna rağmen 2025 yılında 137,5 milyar euro’luk tarımsal ürün ihracatına ulaştı. Bu rakamın bir bölümü yeniden ihracattan oluşuyor; ancak ülkenin tarım teknolojisinde, seracılıkta, tohum geliştirmede, gıda işlemede ve lojistikte ulaştığı düzey ortada. Dünyaya sadece ürün değil, bilgi, teknoloji ve patent de satıyor. Çünkü doğanın kendisine sunduklarıyla yetinmemiş; bilimle, yatırımla, planlamayla üretimin sınırlarını genişletmiş. Biz ise bir yıl don vurduğunda kayısımızı, elmamızı, incirimizi koruyamamaktan yakınıyoruz. Oysa iklime uygun çeşit seçimi, örtü altı yetiştiricilik ve koruyucu teknolojiler bunun için var. Hollanda'nın başardığını tek başına coğrafyayla açıklamak mümkün olmadığı gibi, bizim yapamadıklarımızı da yalnızca iklime bağlamak mümkün değil.
Fransa'ya, Kanada'ya, Amerika'ya, Hollanda'ya baktığımızda tarım ve hayvancılığın yalnızca gıda üreten sektörler olmadığını görüyoruz. Bu ülkelerde tarımsal üretim, sanayiyi besleyen büyük bir ekonomik güce dönüşmüş durumda. Hayvanın etinden sütüne, derisinden kemiğine, kanından tırnağına kadar değerlendirilebilen her parçası uygun tesislerde işlenerek farklı sanayi kollarına hammadde sağlıyor. Dericilikten ilaç ve kozmetik sanayisine, gübre üretiminden çeşitli endüstriyel ürünlere kadar uzanan bir değer zinciri kuruluyor. Biz ise hayvanın derisini bile gerektiği gibi koruyamadığımız, işleyemediğimiz durumlarla karşılaşıyoruz. Entegre kesim ve işleme tesislerindeki eksiklikler yüzünden ekonomik değeri olan yan ürünleri de yeterince değerlendiremiyoruz. Oysa bunlar sadece yeni fabrikalar değil; yeni meslekler, istihdam alanları ve ihracat imkânları demek. Tarımı geliştirmeden tarıma dayalı sanayiyi, sanayiyi geliştirmeden de üreticinin kazancını büyütmek kolay değil. Asıl kayıp, sahip olduğumuz kaynakların tüm ekonomik değerini ortaya çıkaramamakta.
Sorunlara kalıcı çözüm getirebilmek için yeni fabrikalar kurmanın yanında, kalite standartlarını yükselten, küçük üreticiyi örgütleyen, mühendislik bilgisini sahaya taşıyan ve yerel ürünleri uluslararası pazarlarda rekabet edebilir hale getiren uzun vadeli bir sanayi ve tarım politikası gerekiyor.
Toprağın bereketi önemli; fakat bir ülkenin zenginliği, o bereketten ne kadar değer üretebildiğinde saklı.
YEDİKLERİMİZ BİZİ TÜKETİYOR
Eskiler, “Can boğazdan gelir” derdi. Bugün ise neredeyse can boğazdan gidiyor.
Gereğinden fazla kullanılan tarım ilaçları, bilinçsiz gübreleme, uygun olmayan saklama koşulları… Bütün bunların bedelini doğayla birlikte insan sağlığı da ödüyor.
Hayvancılıkta da daha fazla et, daha çok süt, daha hızlı büyüme hedefiyle başvurulan yoğun üretim yöntemlerinin insan sağlığı üzerindeki etkilerini yeterince sorguluyor muyuz? Hayvanların beslendiği yemlerden kullanılan veteriner ilaçlarına, antibiyotik kalıntılarından üretim ortamlarının hijyenine kadar her aşama, soframıza ulaşan gıdanın güvenilirliğini doğrudan ilgilendiriyor. Üstelik Türkiye'de GDO'lu ürünlerin gıda amaçlı kullanımına izin verilmezken, GDO’lu soyaların hayvan yemi olarak ithalatı ve kullanımı serbest. İnsan tüketiminde izin verilmeyen bir ürünün hayvan beslenmesinde kullanılmasına neden izin veriliyor? Bu bir çelişki değil midir ve bu ayrımın gerekçesini ve denetimlerin yeterliliğini sorgulamak gerekmez mi?
Arıcılık ise bu üretim anlayışının en çarpıcı örneklerinden biri. Neredeyse çiçekten değil, şekerden bal üretmenin yollarını arıyoruz! Arıya şeker şurubu, nişasta bazlı şuruplar, besleme kekleri veriliyor; kimi zaman bunların bala karışması bile umursanmıyor. Elbette arı kolonilerinin zor dönemlerde beslenmesi gerekebilir. Ancak destek amaçlı beslemeyle, daha fazla bal elde etmek uğruna doğal üretim sürecine müdahale etmek aynı şey değil. Bir kovandan beş kilo yerine elli kilo bal alma hırsı, işin doğasını da ahlakını da bozuyor. Üstelik şekerle yapılan tağşişi ileri laboratuvar yöntemleriyle bile tespit etmek her zaman kolay değil. Peki tüketici neye güvenecek? Doğal bal diye aldığı ürünün gerçekten çiçeklerin nektarından üretildiğini nasıl bilecek? Koloninin sağlığını, arının biyolojik ihtiyaçlarını, doğanın dengesini hiçe sayan bu anlayış, uzun vadede arıcılığın geleceğini de riske atıyor. Sonra dönüp dürüstlükten, ahlaktan, denetimden söz ediyoruz.
Bir de gözle görülmeyen tehlikeler var. Uygun koşullarda kurutulmayan veya depolanmayan fındıkta, Antep fıstığında ve yer fıstığında, tahılda; özellikle pul biber, karabiber gibi baharatlarda oluşabilen aflatoksinler ciddi sağlık riskleri taşıyor. Üstelik kayıt dışı ve merdiven altı üretim, bu tür riskli ürünlerin piyasada dolaşmasını kolaylaştırıyor. Tüketicinin ambalaja bakarak aflatoksin olup olmadığını anlaması mümkün değil; bunu ancak laboratuvar analizleri ortaya koyabiliyor. Peki, büyük ya da küçük ambalajlarda, ürünün aflatoksin açısından analiz edildiğini ve güvenli sınırlar içinde bulunduğunu gösteren açık bir bilgilendirme neden zorunlu olmasın? Tüketicinin gözle tespit edemediği böylesine ciddi bir tehlike karşısında, yalnızca denetim yapmak değil, analiz sonuçlarını şeffaf biçimde ortaya koymak da gerekmez mi? Denetim ve izlenebilirlik bu yüzden hayati önemde. İhracatta pestisit kalıntısı, aflatoksin veya diğer gıda güvenliği ihlalleri nedeniyle geri çevrilen ürünler de ciddi bir uyarı. Yurt dışına gönderilen bir üründe aranan güvenlik standardı, kendi yurttaşımızın sofrası için de eksiksiz uygulanmalı.
İncir gibi son derece kıymetli bir ürünümüzde de benzer sorunlar var. Küflerin oluşturduğu, kanser riski taşıyan aflatoksin ve okratoksinler. Özellikle kuru incirde yıllardır mücadele edilen bu sorun, uygun kurutma ve saklama koşullarının ne kadar hayati olduğunu gösteriyor.
Sonra kuru kayısı… Sarı kuru kayısının rengini korumak, küflenmesini önlemek ve dayanıklılığını artırmak amacıyla kükürt dioksit gazı kullanılıyor. Belirlenen sınırlar içinde uygulanan bu işlemden sonra kayısının güneşte veya modern kurutma tünellerinde uygun nem düzeyine kadar kurutulması ve doğru koşullarda saklanması gerekiyor. Aşırı kükürt kullanımı da yetersiz kurutma da kansorejen küflenmeye neden oluyor. Özellikle ürünün fazla nemli bırakılması, uygun olmayan depolama koşullarında küf gelişimine, toksin üretimine zemin hazırlayabiliyor.
Daha da vahimi, kimi kuru kayısıların satış öncesinde yeniden ıslatılması. Daha fazla kazanç uğruna kuru kayısıyı suyla ağırlaştırmak, tüketiciyi düpedüz aldatmaktır. Ürünün ağırlığını artırıp daha yüksek bedelle satmak için yapılan bu fırsatçılık, uygun olmayan saklama koşullarında küflenme ve sağlık risklerini de beraberinde getiriyor. Kuru olarak satılması gereken bir ürüne su yükleyip bunu pazarlamak hangi ticaret ahlakına sığar? Bu, yalnızca haksız kazanç değil, insan sağlığını hiçe sayan bir açgözlülüktür.
Kayısı ve incir gibi son derece değerli ürünlerimizi daha fazla kazanma hırsıyla ve kendi ellerimizle bu şekilde değersizleştiriyoruz.
Bu nedenle gerek ambalajlı gerekse açıkta satılan kuru meyvelerde ürünün nem oranı, kükürt dioksit kullanımı ve saklama koşulları tüketicinin anlayabileceği biçimde belirtilmeli. Uygun nem ve sıcaklık koşullarını sağlamayan, sağlık riski taşıyan ürünlerin satışına kesinlikle izin verilmemeli. Tüketici kuru kayısı satın alırken kayısının yanında ne kadar suya, ne kadar katkı maddesine para ödediğini de bilmeli.
Sütten şarküteri ürünlerine, undan yumurtaya kadar pek çok üründe son tüketim veya tavsiye edilen tüketim tarihi belirtilirken üretim tarihi, ürünün hangi yılın mahsulü olduğu tüketiciye her zaman açıklanmıyor. Neden? Tüketici yalnızca ürünün ne zamana kadar tüketilebileceğini değil, ne zaman üretildiğini ve ne kadar süredir beklediğini de bilmek zorunda. Özellikle tüketim tarihi yaklaşan ürünlerin indirimlerle satışa sunulduğu bir piyasada bu bilgi daha da önemli. Üretim tarihiyle tüketim tarihi arasındaki makas açıklığı neden tüketiciden gizli kalsın? Örneğin bir paket nohutun üzerinde 2025 paketleme tarihi yazıyor. Tüketici doğal olarak bunun 2025 hasadı olduğunu düşünebilir. Oysa nohut 2024, hatta 2023 mahsulü olabilir; bir süre depoda bekledikten sonra paketlenmiş olabilir. Aradaki farkı nasıl anlayacak? Her gıdanın yalnızca bir tüketim ömrü değil, bir de nitelik ömrü vardır. Depolama koşullarına ve geçen zamana bağlı olarak besin değerinde, lezzetinde ve kalitesinde kayıplar yaşanır. Bu nedenle hasat yılı ve paketleme tarihi birbirinden ayrılarak açıkça belirtilmeli. Çimentonun bile raf ömrünü önemsiyoruz; insan sağlığını doğrudan ilgilendiren gıdaların nitelik ömrünü neden aynı ciddiyetle ele almıyoruz?
Şeker konusu zaten başlı başına önemli. Bir zamanlar önemli bir tarımsal ve sınai üretim alanı olarak gelişen şeker pancarı yetiştiriciliği, bugün üretim kotaları ve değişen piyasa koşullarıyla karşı karşıya. Öte yandan mısırdan elde edilen nişasta bazlı şekerler, hazır gıdalardan içeceklere kadar pek çok üründe kullanılıyor. Peki bunun toplum sağlığına maliyetini yeterince sorguluyor muyuz? Sorun şekerin pancardan mı mısırdan mı elde edildiği değil; hangi gıdalara, ne miktarda katıldığı ve insanların ne kadar tükettiği. Aşırı şeker tüketiminin obezite, diyabet ve kalp-damar hastalıklarıyla ilişkisi ortada. Üstelik çocukların beslenme alışkanlıkları da giderek şekerli ve yoğun işlenmiş ürünlerle şekilleniyor. Kendi tarımsal üretimimizi korumakta zorlanırken sağlıksız beslenmenin ekonomik ve toplumsal bedelini de ödüyoruz.
Gıda etiketlerindeki yanıltıcı ifadelere karşı az da olsa atılan olumlu adımlar ise sevindirici. Yıllarca “şeker ilavesiz”, “meyveyle tatlandırılmış” gibi ifadelerle tüketicinin kafası karıştırıldı. Meyve suyu konsantresiyle tatlandırılan ürünlerde artık “şeker ilavesiz” denilememesi önemli bir gelişme. Çünkü şekerin kaynağının meyve olması, ürünü şekersiz yapmıyor. Aynı şeffaflığı hasat yılı ve paketleme tarihi konusunda da bekliyoruz. Tüketiciye ne yediğini açıkça söylemek neden bu kadar zor olsun ki?
Koruyucu ve katkı maddelerinde de aynı açıklık sağlanmalı. Tüketici, karşısına çıkan teknik ifadelerle yetinmek zorunda bırakılmamalı; kullanılan maddenin ne olduğunu, hangi amaçla eklendiğini ve miktarını anlaşılır biçimde öğrenebilmeli. Gıda etiketleri yalnızca yasal bir zorunluluğu yerine getirmek için değil, tüketiciyi gerçekten bilgilendirmek için hazırlanmalı.
Gıda ambalajlarında gramaj ve içerik bilgileri de tartışmalı. “Yaklaşık” gibi ifadelele geçiştirmek yerine ürünün net miktarı açıkça belirtilmeli. Ayrıca etiketlerdeki yazılar çoğu zaman öylesine küçük ki, hele ki belli bir yaştan sonra, ambalajın üzerindeki yazıları okuyabilmek için gözlük de yetmiyor; neredeyse mikroskop gerekiyor. İnsan sormadan edemiyor: Bu etiketler tüketici okusun diye mi, okuyamasın diye mi hazırlanıyor?
Beyaz ekmekten şekerli içeceklere, yoğun biçimde işlenmiş atıştırmalıklardan sağlıksız yağlara kadar gündelik beslenmemizi yeniden düşünmemiz gerekiyor. Özellikle rafine beyaz un yerine lif, vitamin ve mineral bakımından daha zengin olan tam buğday ekmeğinin üretimini ve tüketimini yaygınlaştırmak, sağlıklı beslenme adına atılabilecek önemli adımlardan biri.
Endüstriyel trans yağlar meselesi de tam bir halk sağlığı sorunu. Türkiye'de mevzuat, 100 gram yağda 2 grama kadar endüstriyel trans yağa izin veriyor. Peki tüketici ambalajda “trans yağ içermez” ifadesini gördüğünde bundan ne anlıyor? İçinde belirli miktarda trans yağ bulunabilen bir ürünün trans yağsız olarak tanıtılabilmesi, tüketicinin açıkça bilgilendirilmesi açısından ciddi bir sorun değil mi? Gıda sektörünün ticari çıkarları halk sağlığının önüne geçmemeli. Endüstriyel trans yağların ortadan kaldırılması, etiketlerin hiçbir tereddüde yer bırakmayacak biçimde düzenlenmesi ve denetimlerin sıkılaştırılması gerekiyor. Tam tahıllı ekmeği, kaliteli protein kaynaklarını, sebzeyi, meyveyi ve zeytinyağını herkes için erişilebilir kılmak da bu mücadelenin ayrılmaz parçası.
En ağır bedeli de çocuklar ödüyor. Büyüme çağındaki bir çocuğun yeterli protein, vitamin ve mineral alamaması bedensel gelişimini, öğrenmesini ve gelecekteki yaşamını da etkiliyor. Karnı doyan her çocuk yeterince beslenmiş olmuyor.
“Ne yiyorsak oyuz” sözü, sanıldığından çok daha derin bir gerçeğe işaret ediyor. Çünkü soframızdaki gıda bedenimizin yanında, toplumun geleceğini de şekillendiriyor. Bir yandan kanserle, diyabetle, kalp-damar hastalıklarıyla mücadele için milyarlar harcarken diğer yandan bu hastalıkların bir kısmına zemin hazırlayan beslenme alışkanlıklarına ve sağlıksız üretim koşullarına yeterince müdahale etmiyoruz. İnsanları hastalandıktan sonra iyileştirmeye ayırdığımız kaynakların bir bölümünü, sağlıklı beslenmelerini sağlamaya ayırsak nasıl bir tabloyla karşılaşırdık?
Yetersiz beslenen çocukların gelişimi, çalışma çağındaki insanların üretkenliği, toplumun yaşam kalitesi… Kötü beslenmenin bedelini hayatın her alanında ödüyoruz.
Gıda sektöründe margarinden kuruyemişe, sütten yumurtaya kadar pek çok alanda son derece güçlü üretici ve sanayici örgütleri, etkili lobiler var. Gıda güvenliğini, etiketlemeyi veya üretim standartlarını ilgilendiren bir düzenleme gündeme geldiğinde bu çevreler hemen harekete geçiyor. Siyasetle ve karar alma mekanizmalarıyla kurdukları yakın ilişkiler sayesinde kendi ekonomik çıkarlarını korumak için ciddi bir etki gücüne sahipler. Peki aynı masada tüketici ne kadar temsil ediliyor? Tüketici örgütleri yeterince güçlü değil; gıda mühendislerinin, ziraat mühendislerinin ve veteriner hekimlerin meslek örgütlerinin bilimsel görüşlerine de karar süreçlerinde gerektiği kadar ağırlık verilmiyor. Böyle olunca etiket bilgilerinden katkı maddelerine, trans yağlardan aflatoksin ve GDO düzenlemelerine kadar insan sağlığını doğrudan ilgilendiren konularda ticari çıkarların kamu yararının önüne geçmesi işten bile değil. Oysa gıda mevzuatı, sektörün karlılığını değil, öncelikle insan sağlığını korumak için vardır. Avrupa'da gıda güvenliğine ilişkin mevzuat, bilimsel gelişmeler ve değişen koşullar doğrultusunda düzenli olarak güncelleniyor. Bizde de aynı anlayış benimsenmeli.
Bir başka mesele de gıda işletmelerinin ruhsatlandırılması. İşletme bir kez ruhsat aldı diye bu belgeyi ömür boyu yeterlilik güvencesi olarak görmemeli. Üretim koşulları, kullanılan teknoloji, hijyen ve gıda güvenliği standartları değişirken yıllar önce verilmiş bir ruhsatın tek başına yeterli sayılması düşünülemez. İşletmeler düzenli denetlenmeli; ruhsatları da beş veya on yıl gibi belirli aralıklarla yeniden değerlendirilmeli, gerektiğinde yenileme ya da vize şartına bağlanmalı. Ruhsat bir kez alınmış, ömür boyu geçerli bir ayrıcalık değil; sürekli korunması gereken bir yeterliliğin belgesi olmalı.
Kanunları sektörün çıkarlarına göre şekillendirmeye kalkarsanız tüketiciyi kimin koruyacağı sorusu öksüz ve yetim kalır. Üstelik hiçbir düzenleme değişmez değildir; kanun dediğimiz şey ayet değil! İnsan sağlığı söz konusuysa gerektiğinde yeniden yazılır.
İnsanlar mezarlarını çatallarıyla kazıyor. O çatala gelen yiyeceği kimin, hangi koşullarda ürettiği ve bütün bunları denetlemekle yükümlü kurumların görevlerini ne ölçüde yerine getirdiği bıkıp usanmadan sorgulanmalıdır.
DENİZİN BEREKETİNİ DE TÜKETİYORUZ
Üç tarafı denizlerle çevrili bir ülkeyiz. Hamsiden palamuda, lüferden sinarite kadar zengin bir balık çeşitliliğimiz var. Ne var ki karada yaptığımız yanlışları denizde de tekrarlıyoruz. Balık yetiştiriciliğinde verimi artırmaya çalışırken denizlerin taşıma kapasitesini, doğal yaşamı ve ekolojik dengeyi yeterince gözetmiyoruz.
Kıyılarımızda giderek yaygınlaşan balık çiftliklerinin deniz ekosistemi üzerindeki etkileri ciddi biçimde sorgulanmalı. Yem artıkları, organik atıklar, su kalitesindeki değişimler ve çiftliklerin çevresinde toplanan yabani balıklar… Bunların hiçbiri önemsiz ayrıntılar değil. Elbette yetiştiricilik yapılacak. Ancak her koy, her körfez üretim tesisi kurulabilecek bir alan değildir. Çiftliklerin kıyıya uzaklığını, derinliğini ve çevresel etkilerini düzenleyen kurallar var. Bunların ne ölçüde uygulandığı ve denetlendiği ise muamma… Kısa vadeli kazanç uğruna denizin geleceğini tehlikeye atmanın bedelini sonunda hepimiz ödüyoruz.
Üstelik kaybettiklerimizin farkında bile değiliz. Bir zamanlar İstanbul Boğazı'nda kılıç balığı avlanırdı. Marmara, uskumrunun önemli avlaklarından biriydi. Bugün kılıç balığı neredeyse kaybolmuş, uskumru avcılığı büyük ölçüde gerilemiş durumda. Kalkan, sinarit, karagöz gibi balıklar da eskisi kadar kolay ulaşılabilen türler değil; bazıları giderek pahalılaşıp ancak varlıklı sofralara konuk olabiliyor. İstanbul Üniversitesi araştırmacılarının 1970–2021 dönemini inceleyen çalışmasında, Marmara'da değerlendirilen 24 türün 23'ünün av miktarında belirgin düşüş saptanması, kaybın boyutunu göstermeye yetiyor.
Marmara Denizi'nin durumu ise başlı başına bir felaket. Yıllardır kirlilik, atık yükü ve aşırı avcılık baskısı altında kalan bu iç deniz, aynı zamanda Karadeniz ile Ege arasında önemli bir biyolojik geçiş koridoru ve pek çok balığın üreme alanı. Ne yazık ki kıyısındaki kentlerin evsel ve endüstriyel atıklarıyla Marmara'yı adeta bir foseptik çukuruna çevirdik. Yeterince arıtılmadan denize bırakılan atıklar yalnızca deniz yaşamını değil, insan sağlığını da tehdit ediyor. Balıklarda tespit edilen mikroplastikler de bu tehlikenin bir başka boyutu. Artık bütün kıyı yerleşimlerini kapsayan, arıtılmamış atıkların denize deşarjını önleyecek, denetimi ve yaptırımları güçlü bir ulusal acil eylem planı gerekiyor. Çünkü Marmara'nın geleceği yalnızca balıkların değil, çocuklarımızın da geleceği. Unutmayalım, biz bu dünyayı çocuklarımızdan ödünç aldık.
Avcılıkta da durum düşündürücü. Özellikle dip trolünün deniz tabanında yarattığı tahribat, balıkların yaşam alanlarını ve üreme ortamlarını tehdit ediyor. Küçük balıkların büyümesine fırsat tanımayan avcılık baskısı ise gelecek yılların balık varlığından tüketmek anlamına geliyor.
Av yasakları bu nedenle hayati önemde. Akdeniz ile Karadeniz'in su sıcaklığı, ekolojik özellikleri ve türlerin üreme dönemleri aynı değil. Yasakların başlangıç ve bitiş tarihleri sadece takvime bakılarak değil, her denizin ve balık türünün bilimsel verilerine göre belirlenmeli. Lüferde asgari av boyu uygulamasının yararını da zaman içinde gördük. Küçük balıkların büyümesine ve üreme şansı bulmasına imkan tanıyan bu tür önlemler, balık varlığının korunmasında önemli bir rol oynuyor. Demek ki doğru kurallar konulup uygulandığında sonuç almak mümkün.
Gerekli görülen bölgelerde av sezonunun kısaltılması, yavru balıkların korunması ve denetimlerin sıkılaştırılması tartışılmalıdır.
Denizleri korumak balıkçılıktan vazgeçmek değil, balıkçılığın geleceğini güvenceye almaktır. Bugünün kazancı uğruna balığın üreme imkanlarını tüketirsek yarın ne avcının geçimini ne de halkın sofrasını koruyabiliriz.
ÜRETİCİYİ EZEREK TÜKETİCİYİ KORUMAK
Türkiye'de tarım ve hayvancılığın en büyük sorunlarından biri de tüketici popülizmi. Ekmek ucuz olacak, et ucuz olacak, süt, yumurta, tavuk ucuz olacak… Elbette herkesin temel gıdaya uygun fiyatlarla ulaşabilmesi gerekir. Ancak bunun bedelini neden sürekli üretici ödesin? Çiftçinin maliyetlerini karşılayamadığı, besicinin zarar ettiği bir düzenin uzun süre ayakta kalması mümkün mü?
Bir dönem kiralardaki artışın yüzde 25'le sınırlandırılmasında da benzer bir anlayış vardı. Kiracıyı korumak amacıyla getirilen düzenleme, konut piyasasında yeni sorunlar ve dengesizlikler yarattı. Bugün kiralar pek çok yerde asgari ücretin birkaç katına ulaşırken, dar gelirli için uygun konut bulmak giderek zorlaşıyor. Üstelik kira hukukunun kiracıyı koruyan düzenlemeleri karşısında mülk sahipleri de haklarını kullanmakta güçlük çekebiliyor. Tahliye davalarının yıllarca sürmesi, yargılama süreçlerinin uzaması ve hukuki belirsizlikler kiralama ilişkilerindeki güvensizliği daha da artırıyor. Oysa ne kiracı ev sahibinin insafına ne de mülk sahibi sonuçlanmak bilmeyen davalara mahkûm edilmeli. Barınma krizinin yükünü taraflardan birinin sırtına bırakarak çözüm üretilemez. Gıdada da fiyatı baskılayarak tüketiciyi koruyabileceğimizi sanıyoruz. Oysa üretim maliyetlerinin altında tutulan fiyatlar çiftçiyi üretimden uzaklaştırdığında, sonunda tüketici de daha pahalı ve daha zor erişilebilir bir gıdayla karşı karşıya kalıyor. Üstelik bu baskı, kimi işletmeleri kaliteden ödün vermeye, hileli üretime yöneltiyor.
Devletin görevi dar gelirliyi çiftçinin sırtından doyurmak değil; yurttaşın alım gücünü artırmak, ihtiyaç sahiplerini doğrudan desteklemek ve üretimin devamlılığını güvenceye almaktır. Bunun yolu da öncelikle emeğin hakkını vermekten, Türk lirasının değerini ve fiyat istikrarını korumaktan, ekonomiyi yolsuzluktan, talandan, kayıt dışılıktan arındırmaktan geçiyor. Vergi adaleti de bunun temel koşullarından biri. Her yurttaşın vergi sisteminde kayıtlı olduğu, kazancın gizlenmediği, gelir ve ödeme gücüne göre vergilendirmenin esas alındığı, verginin tabana yayıldığı bir düzen kurmak gerekiyor. Biz ise doğrudan vergilendirmede kayıt dışılıkla yeterince mücadele edemezken dolaylı vergilere yükleniyoruz. En düşük gelirli yurttaşla en yüksek gelirli kişi, aynı ekmeği, şekeri veya başka bir ürünü satın aldığında aynı tüketim vergisini ödüyor. Oysa aynı vergi, yoksulun bütçesinde çok daha ağır bir yük oluşturuyor…
Asgari ücretin geçinmeye yetmediği, üstelik pek çok iş kolunda istisnai bir alt sınır olmaktan çıkıp yaygın bir temel ücrete dönüştüğü bir düzende, insanları nasıl sağlıklı besleyeceksiniz? Çalışanın emeğinin karşılığını alamadığı, üreticinin maliyetlerini karşılayamadığı bir ekonomide ucuz gıda politikalarıyla refah yaratılabilir mi? İnsanların gelirini yükseltmek yerine üreticinin kazancını baskılayarak yoksulluğu yönetmeye çalışmak, sorunu çözmek bir yana, daha da derinleştiriyor.
Ucuzluk kaygısı bir tek üreticinin kazancını değil, soframıza gelen gıdanın niteliğini de ikinci plana itiyor. Ekmek bunun en çarpıcı örneklerinden. Beyaz undan üretilen, hacmiyle göz dolduran ama lif ve besin değeri bakımından yerlerde kalan ürünlerle halkı doyurmayı yeterli görüyoruz. Oysa ekmeğin fiyatının yanında, ununa, mayalanmasına, üretim yöntemine ve besleyiciliğine de bakmak gerekiyor. Matador tipi endüstriyel fırınlardan çıkan ekmeğin çokluğu değil, niteliği esas alınmalı; geleneksel taş fırıncılığın iyi örnekleriyle tam buğday ekmeği üretimi teşvik edilmeli. Diyabet, obezite ve kalp-damar hastalıklarının toplum sağlığına yükü ortadayken, beslenmenin Alzheimer ve Parkinson gibi nörolojik hastalıklarla ilişkisi de ortaya konuyor… Özellikle bazı tarım ilaçlarına, pestisitlere, GDO’ya maruz kalmanın bu hastalıklara yakalanma riskini artırabildiği biliniyor. Aflatoksinlerin toksik etkileri, endüstriyel trans yağların zararları ve gıdada yoğun biçimde kullanılan plastik ambalajlar… Artık mikroplastik parçacıklarının insan kanında, hatta beyin dokusunda bile tespit edildiğini biliyoruz. Bu parçacıkların sinir sistemi üzerindeki etkileri, beyin iltihaplanması, beyin sisi, bilişsel bozukluklarla olası ilişkileri dünya çapında araştırılıyor.
İnsanları hastalandıktan sonra tedavi etmek için büyük bütçeler ayırırken daha sağlıklı beslenmeleri için neden aynı kararlılığı göstermiyoruz? Halbuki ucuz olsun diye besin değerinden vazgeçmenin toplumsal maliyeti, ekmeğin etiketindeki fiyatla ölçülemez.
Geçmişte Toprak Mahsulleri Ofisi, Et ve Balık Kurumu, Süt Endüstrisi Kurumu (SEK), tarım satış kooperatifleri ve üretici birlikleri, çiftçinin ürününü tüccarın insafına bırakmamak amacıyla önemli işlevler üstlenirdi. Destekleme alımları ve taban fiyatlar üreticiye belli bir güvence sağlardı. Özellikle SEK, süt üreticisinin önemli dayanaklarından biriydi. Ancak 1995'te özelleştirilmesiyle kamunun sütü doğrudan işleme ve piyasada dengeleyici rol üstlenme kapasitesi zayıfladı. Oysa hayvancılıkta süt ve et üretimi birbirini besleyen iki temel alan. “Süt olmazsa et olmaz, et olmazsa süt olmaz” sözü boşuna değildir. Süt üreticisini ayakta tutamaz, hayvan varlığını koruyamazsanız besiciliğin geleceğini de tehlikeye atarsınız. Mevcut kurumlar ve destekleme mekanizmaları bu dengesizliği giderebiliyor mu? Açıklanan fiyatlar gerçek maliyetleri karşılıyor mu? Kooperatifler küçük çiftçiyi gerçekten güçlendirebiliyor mu? Tarımın stratejik öneminden söz ederken asıl bunların hesabını sormak gerekiyor.
Kamu yönetiminin sorumluluğu destek vermekle de sınırlı değil. Yıllar önce, 2011'de ticaret ve sanayi odası bünyesinde düzenlediğimiz arama konferanslarında tarımın, hayvancılığın ve gıda sektörünün sorunlarını bütün taraflarla masaya yatırmıştık. Ziraat odaları ve veteriner hekimler odasının başkanlarından Tarım Bakanlığı müsteşarına, maliye ve vergi denetim birimlerinden üniversite öğretim üyelerine kadar ilgili kurumların temsilcileri bir araya gelmişti. İki yılda beş arama konferansı düzenledik. Kayıt dışılıkla mücadelede son derece somut öneriler geliştirdik. Örneğin, gıda üretim izni verilirken vergi mükellefiyeti aranmalı, maliye birimleri de ilgili faaliyetlerin üretim izinlerini kontrol etmeliydi. Kurumlar birbirinden habersiz çalışmamalı, ruhsatlandırma ve vergilendirme süreçleri karşılıklı denetimle yürütülmeliydi. Bunları konuşmakla yetinmedik, yazılı önerilere dönüştürdük. Üstelik bütün paydaşların katılımıyla tartışarak… Peki ne oldu? Yıllar öncesinden dile getirdiğimiz bu öneriler kalıcı bir uygulama sistemine dönüşemedi, çalışmalar sonuçsuz kaldı. Bunca uzmanı, kamu görevlisini, bilim insanını bir araya getirip çözüm üretmek için emek harcıyorsunuz; ardından bütün bu birikimin kurumsal karşılığını göremiyorsunuz. Üretilen çözümleri hayata geçirecek bir irade bulunamıyor…
Tarım politikası günü kurtaran müdahalelerle, değişen yönetimlerle birlikte yön değiştiren tercihlerle sürdürülemez. Bu alanın üç temel sac ayağı vardır: Üretici, tüketici ve devlet. Üretici, tüketici ve devlet. Üretici sağlıklı, güvenilir ve nitelikli gıda üretmekle; tüketici ise ne satın aldığını, neyle beslendiğini sorgulamakla sorumludur. Tüketici yalnızca satın alan değil, bilinçli tercihleri, şikayetleri ve hak arama yollarıyla piyasanın en önemli denetleyicilerinden biri olmalıdır. Devlet ise yine denetleyen, gıda yasalarını etkin biçimde uygulayan, piyasayı düzenleyen ve gerektiğinde dengeleyici, yapıcı müdahalelerde bulunan en büyük kamusal otoritedir. Üçünün de birbirini tamamladığı, siyasi dönemlerin ötesine geçen milli bir tarım, gıda ve beslenme politikası oluşturulmalı. Üretim bölgeleri bilimsel ölçütlerle planlanmalı, gerektiğinde ürün bazlı kotalar uygulanmalı, çiftçi eğitilmeli ve ne ekeceğini, ne kadar üreteceğini, ürününü hangi koşullarda satabileceğini öngörebilmeli. Böylesine zengin bir coğrafyada yetiştirdiğimiz ürünleri yeterince işleyememek, katma değer kazandıramamak, ihracatta gıda güvenliği sorunlarıyla karşılaşmak ve kendi tüketicimize güvenilir gıda sunmakta zorlanmak kabul edilebilir değil. Bütün bunları düzenlemek, denetlemek ve üretimin geleceğini güvenceye almak öncelikle devletin sorumluluğudur.
Tarımın stratejik öneminden söz etmek kolay. Asıl güç olan, bu önemin gerektirdiği uzun vadeli, bilimsel ve siyasi dönemlerin ötesine geçen politikaları kararlılıkla uygulayabilmektir.
YOKSULLUK SOFRADA BAŞLAR
Tarım ve hayvancılık yıllardır ülkenin en stratejik alanlarından biri olarak tanımlanıyor. Peki bu stratejik önemin gereği ne ölçüde yerine getiriliyor? Üretici neden hala makus talihini yenemiyor? Diğer tarafta tüketici neden yeterli, sağlıklı, nitelikli ve yeterli gıdaya erişmekte zorlanıyor? Bu kadar zengin bir üretim potansiyeline sahip ülkede neden ne üretenin ne de tüketenin yüzü gülüyor? Bir tarafta temel gıda fiyatlarını baskılama anlayışı, diğer tarafta yanlış politikalar, yetersiz planlama ve devletin üstlenmesi gereken yönlendirici rolü gerektiği gibi yerine getirememesi… Tarımın önemini her fırsatta dile getirirken üreticiyi kendi kaderine terk eden bu çelişkinin artık sorgulanması gerekiyor.
Yıllar boyunca çiftçinin sorunlarını yazan, üreticinin sesini duyurmaya çalışan Sadullah Usumi'nin yazılarını bugün yeniden okusak, ne kadar tanıdık meselelerle karşılaşırız kim bilir? Tarımı tek başına ekonomik rakamlarla değil, insanın emeği ve geçim mücadelesiyle birlikte ele alan bir gazetecilik anlayışıydı onunki. Bugün bu alanda yeni fikirler geliştiren, yerleşik anlayışları sorgulayan seslere ne kadar alan açıyoruz? Gerçekleri dile getirenlerin dışlandığı, eleştirinin rahatsızlık olarak görüldüğü bir ortamda düşünce üretmek de giderek güçleşiyor. Oysa yanlışları yıllarca tekrarlamanın bir nedeni de uyarıların duyulmaması, farklı düşünenlerin bir biçimde susturulmasıdır.
Her yıl Dünya Gıda Günü'nde toplantılar düzenleniyor, mesajlar yayımlanıyor, üretimin ve sağlıklı beslenmenin önemi anlatılıyor. Fakat bütün bunlar birkaç günlük tanıtım ve kutlama faaliyetinden ibaret kaldığında ne değişiyor? Bir yanda milyonlarca insan yeterli beslenemezken diğer yanda büyük miktarlarda gıdanın israf edilmesini önleyememek bile üretim, tüketim ve kaynak yönetimi anlayışımızı yeniden sorgulamamız için yeterli.
Üstelik hemen ertesi gün, 17 Ekim'de yoksullukla mücadeleyi konuşuyoruz.
Oysa bu iki meseleyi birbirinden ayırmak mümkün değil. Yoksulluk sofraya yeterince yiyecek koyamamaktan fazlasıdır. Çocuğuna et, süt, yumurta alamamak; taze sebze ve meyveyi hesaplayarak tüketmek; sağlıklı olanı değil, bütçenin yettiğini seçmek zorunda kalmaktır. İnsan bazen aç kalmadan da yetersiz beslenir. Karnı doyar ama bedeninin ihtiyacı karşılanmaz. Bunun çocukların gelişiminden toplumun üretkenliğine kadar uzanan ağır sonuçları vardır.
Dahası, yoksulluk yalnızca tüketicinin yaşadığı bir sorun da değil. Üreten çiftçi de yoksul, besici de geçim derdinde. Emeğinin karşılığını alamadığı için toprağını terk eden insan, kentte başka bir yoksulluğun içine sürükleniyor.
Bu nedenle yoksullukla mücadeleyi sosyal yardımlara, gıda kolilerine veya ucuz ürün kampanyalarına indirgemek büyük bir yanılgı. İnsanın emeğiyle geçinebildiği, sağlıklı besine ulaşabildiği, çocuklarının geleceğinden endişe etmediği bir ekonomik ve toplumsal düzen kurmak gerekiyor.
Dünya Gıda Günü ile Yoksullukla Mücadele Günü'nün bize hatırlatması gereken de bu.
Bizim en acı çelişkimizdir budur; toprağımız bereketli, soframız yoksul. Üreten de geçinemiyor, tüketen de.
Konfüçyüs’e atfedilen bir söz vardır, bilirsiniz: “Bir yıl sonrasını düşünüyorsan tohum ek. Ağaç dik, on yıl sonrasıysa tasarladığın, ama düşünüyorsan yüz yıl ötesini; halkı eğit o zaman.”
Bir uygarlığın geleceği, toprağına ve insanına bugün gösterdiği özenle şekillenir. Biz ise toprağı tüketiyor, üreticiyi yoksullaştırıyor, çocuklarımızı yeterince besleyemiyor, geleceği günübirlik politikalarla yönetmeye çalışıyoruz. Yüz yıl sonrasını düşünmek bir yana, gelecek yılın hasadını bile güvence altına almakta zorlanıyoruz…
Toprağını, üreticisini ve çocuklarını koruyamayan bir ülkenin asıl kıtlığı, sofrasında değil, geleceğindedir.
Sadık ÇELİK