İstanbul
Kapalı
14°
Adana
Adıyaman
Afyonkarahisar
Ağrı
Amasya
Ankara
Antalya
Artvin
Aydın
Balıkesir
Bilecik
Bingöl
Bitlis
Bolu
Burdur
Bursa
Çanakkale
Çankırı
Çorum
Denizli
Diyarbakır
Edirne
Elazığ
Erzincan
Erzurum
Eskişehir
Gaziantep
Giresun
Gümüşhane
Hakkari
Hatay
Isparta
Mersin
İstanbul
İzmir
Kars
Kastamonu
Kayseri
Kırklareli
Kırşehir
Kocaeli
Konya
Kütahya
Malatya
Manisa
Kahramanmaraş
Mardin
Muğla
Muş
Nevşehir
Niğde
Ordu
Rize
Sakarya
Samsun
Siirt
Sinop
Sivas
Tekirdağ
Tokat
Trabzon
Tunceli
Şanlıurfa
Uşak
Van
Yozgat
Zonguldak
Aksaray
Bayburt
Karaman
Kırıkkale
Batman
Şırnak
Bartın
Ardahan
Iğdır
Yalova
Karabük
Kilis
Osmaniye
Düzce
49,2206 %0.03
55,2572 %0.23
6.531,94 %0.45
83.020,01 %-1.24

Fon krizi, Kolay para iştahı ve Kaf Dağı'na giden Kuçuradi

YAYINLAMA: | GÜNCELLEME:
Fon krizi, Kolay para iştahı ve Kaf Dağı'na giden Kuçuradi

 

Bazı şeylerin yanlış olduğunu biliyoruz. Üstelik çoğu zaman neyin yanlış olduğunu da açıkça söyleyebiliyoruz. Adaletsizlik, kayırma, şiddet, yoksulluk, cezasızlık… Kelimeler elimizin altında. Ancak hayat başka türlü akıyor. İnsanın doğru bildiğiyle yaşadığı şey arasına görünmez bir mesafe giriyor. Önce küçük bir kayıtsızlık. Sonra alışkanlık… Bir süre sonra yalnız yanlışa değil, doğruyla yanlış arasındaki o açıklığa da alışıyoruz. Artık insanı, bütün değeriyle karşımızda duran biri olarak görmek zorlaşıyor…

Aslında bugün tam manasıyla değerlerden yoksun bir toplumda yaşamıyoruz. Tam tersine, adaletin, eşitliğin, liyakatin, insan onurunun öneminden sürekli söz ediyoruz. Siyasetin de, kurumların da, gündelik hayatın da dili bu kavramlarla dolu. Tabii bir kavramın sık tekrarlanması, onun hayatta mutlak bir karşılığı olduğu anlamına gelmiyor.

Adaletin dillere pelesenk olduğu yerde adaletsizlik gündelik bir deneyime dönüşebiliyor. Liyakat deniyor fakat insanlar ne bildiklerinden çok kimi tanıdıklarının belirleyici olduğuna inanıyor. İnsan hayatının değeri sözde tartışmasız kabul ediliyor ama önlenebilir ölümler, şiddet, yoksulluk, güvencesizlik hayatın olağan akışıymışçasına kabul görüyor.

Doğru olduğuna inandığımızla içinde yaşadığımız düzen arasındaki mesafe ürkütücü boyutlarda. Yani etik mesafe…

İnsan kendi ahlaki ölçüleriyle kamusal hayatın fiilen nasıl işlediği arasındaki farkı sürekli görmeye başladığında, öncelikle kurumlara duyduğu güven aşınıyor elbette. Daha sessiz ve derinden ise başka bir mekanizma işliyor; insan beklentisini küçültüyor. Önce değişmesini istediği şeylerden umudunu kesiyor, sonra onlara katlanmayı öğreniyor. Bir süre sonra katlanmak da hayatın olağan biçimlerinden biri haline geliyor. 

Yanlışın yanlış olduğunu bilmeye devam ediyoruz ama ona verdiğimiz tepkinin şiddeti azalıyor. Ahlaki ölçümüz tümüyle kaybolmaktan ziyade, etkisizleşiyor. Bilgi yerinde duruyor, duygu yerinde duruyor, hatta öfke de zaman zaman yerinde duruyor. Fakat bunların hayat üzerinde bir karşılık üreteceğine dair inanç zayıflıyor.

Bir noktadan sonra insan kendini korumak için de geri çekiliyor, normal. Her acıya aynı açıklıkla bakmak yorucu çünkü. Her haksızlığa karşı aynı öfkeyi duymak sürdürülebilir değil. Böylece mesafe hem insanla kurumlar arasında, hem de insanla kendi vicdanı arasında açılmaya başlıyor.

Kötülük artık bizi eskisi kadar yerimizden etmiyor…

Belki de bu yüzden insan haklarından bu kadar çok söz edilen bir çağda, insanın kendisi bu kadar kolay gözden kaybolabiliyor. Haklar yerli yerinde, kavramlar yerli yerinde; adalet, eşitlik, onur… Ama bir de gerçek insan var. Hayatı daralan, hakkı yenen, sesi duyulmayan, çoğu zaman yalnızca bir rakama dönüşen…

Ioanna Kuçuradi’nin yıllar boyunca dönüp dolaşıp “insanın değeri” üzerinde durması boşuna mıydı? İnsan hakları yalnızca birtakım hukuki güvenceler değil, insanın öz değerinin teminatı olmalıydı çünkü. Kâğıt üzerindeki hakla o hakkın bir insanın hayatında gerçekten korunması arasında koca bir dünya vardı halbuki, hala var, hep var…

İnsan onurundan söz etmek kolay. Bir insanın onurunun hangi anda zedelendiğini fark etmek zor. Hele bu, büyük ve görünür bir zulümle değil de yavaş yavaş oluyorsa; yoksullaştırarak, bekleterek, susturarak, çaresiz bırakarak, sıradanlaştırarak…

Kuçuradi’nin düşüncesinde insanın değeri böyle bir dikkat talep ediyordu. Bir tek bakmayı değil; gördüğümüz şeyin ne anlama geldiğini ayırt etmeyi…

***

Etik, biraz da emeğin, hakkın ve fırsatın dağılış biçiminde sınanıyor. Bugün sıradan gördüğümüz pek çok şey, birilerinin hiç de sıradan olmayan emeğinin üzerinden yükselmiştir. 

Otuz, kırk yıl çalışan; madende, fabrikada, şantiyede ömrünü bıraktığı halde emekliliğinde başını sokacak bir eve ulaşamayan insanlar var bu ülkede. 

Bir de kısa yoldan servet edinmenin, bağlantıyla kapı açmanın, piyasayı kendi lehine eğip bükmenin yollarını bulanlar, bilenler, kullananlar… Son haftalarda yüz binlerce yatırımcıyı ve milyarlarca dolarlık fon varlığını içine çeken piyasa manipülasyonu soruşturmasını düşünün sadece…

Ya da yerel yönetimleri… İhale, imar, ruhsat, rüşvet, nüfuz ticareti artık tek tük belediyelerin değil, peş peşe açılan soruşturmaların konusu. Elbette iddia ile hüküm aynı şey değil; ama kamusal kaynağın nasıl kullanıldığına dair kuşkunun bu kadar yaygınlaşması bile başlı başına ağır bir tablo.

Yerel yönetimlerden sermaye piyasalarına kadar yolsuzluk, rüşvet ve manipülasyon iddialarının eksik olmadığı bir yerde fırsat eşitliği yalnızca ve ancak hoş bir seda olarak kalıyor.

131 fon tasfiye ediliyor. SPK’nın kendi verisine göre bu fonlarda 455 bin yatırımcı var. Şüpheli hisse işlemleri, olağan dışı kazançlar, para transferleri, örgütlü manipülasyon… Çok kısa sürede çok yüksek kazanç beklentisiyle, ne aldığını yeterince sorgulamadan, “nasıl olsa daha da gider” diye manipülatif hisselerin peşinden koşan ciddi bir kitle var. Piyasanın en eski tuzaklarından biri bu: Kolay para iştahı, risk duygusunu bastırıyor; sonra oyun tersine döndüğünde herkes kendisini yalnızca mağdur olarak görüyor. Oysa burada “büyük yatırımcı”, “küçük yatırımcı” ayrımından önce başka bir şeyi konuşmak gerekiyor: kısa yoldan kazanmayı, başkasının kaybından pay çıkarmayı, sistemin açığını kollamayı normalleştiren bir zihniyet. Yatırımcılıktan çok fırsatçılığa yaklaşan bir davranış biçimi bu. Borsa İstanbul, yatırım yapılan bir piyasa olmaktan ziyade bir kumarhane gibi görülüyor; önemli bir kesim de uzun vadeli değer üretmekten çok, kısa sürede vurup çıkma hesabıyla hareket ediyor.

Yine de bir tarafta piyasaya herkesle aynı koşullarda girdiğini sanan yurttaş; karşılarında ise piyasayı herkes için eşit bir alan olmaktan çıkaran; bilgiye daha erken ulaşan, kimin alacağını, ne zaman yükseleceğini, ne zaman çıkılacağını bilen; ilişkileri sayesinde kapı açabilen, örgütlü hareket ederek fiyatı ve akışı kendi lehine çevirebilen çevreler. Birileri herkes gibi ekrana bakıp hisse almıyormuş belli ki…

Aslında burada üç ayaklı bir yapıdan söz etmek gerekir. İlki hisselerin arkasındaki şirket ve ortaklık yapıları; ikincisi bu hisselerde fonlar üzerinden örgütlü hareket eden piyasa aktörleri ile sisteme güvenerek bu hisselere ya da fonlara giren sıradan yatırımcılar ve üçüncüsü de SPK.

Birileri kuralına uyarak parasını korumaya çalışırken, birileri kuralın nerede gevşediğini, kimin göz yumacağını, hangi kapının hangi ilişkiyle açılacağını biliyor ve ona göre arsızca hareket ediyorsa ortada manipülasyonla birlikte, düpedüz bir düzen, sistem ve ahlak sorunu var demektir. Burada artık az kazandı, çok kazandı diye ayrım yapacak bir durum yok. Bilgi asimetrisi, örgütlü hareket ve denetim zaafının iç içe geçtiği bir düzen… Sorumluluk da kazancın büyüklüğüne göre değil, bu düzenin içinde üstlenilen role göre belirlenmeli.

Ölçek büyüdükçe, ilişkiler genişledikçe ve denetim mekanizmalarının neyi ne zaman bildiği sorgulandıkça mesele sistemin tepesine kadar uzanan bir sorumluluk zincirine dönüşüyor. Birileri bir koyup bin kazanıyorsa, üstelik bunu birbirinden haberdar çevrelerin örgütlü hareketiyle yapıyorsa, burada piyasa suistimalinin yanında, kamusal gücün ve siyasi nüfuzun kimlerin lehine çalıştığından da söz etmek gerekir.

Devlet Denetleme Kurulu fon krizini incelemek üzere görevlendiriliyor ama kurulun başındaki ismin, incelemenin muhataplarından biri olan Borsa İstanbul’un yönetiminde de yeri olduğunu görüyoruz… Olacak iş değil; kimi kime denetletiyoruz?

Bu tablo bir gecede ortaya çıkmadı elbette. Mehmet Şimşek bir yıl önce bazı fonlar üzerinden manipülasyon yapıldığını bildiklerini, usülsüzlükler tespit edildiğini açıkça söylüyordu. Ama sözünü geçiremedi…

Adalet Bakanı Gürlek de hakeza. Fonlar üzerinden iyi niyetli yurttaşların yıllarca biriktirdiği paraların istismar edildiğini söylüyor.

Peki tehlike görülmüşse, uyarılar yapılmışsa, kurumlar haberdarsa bu çapta bir krize nasıl gelindi?

“İzliyorduk”, “biliyorduk”, “düzenleme hazırlıyorduk” sözleri yüz binlerce insanın birikimi söz konusu olduğunda teselli değil, tam tersine daha ağır bir sorumluluk doğuruyor. Çünkü devletin görevi sadece usulsüzlüğü fark etmek değil, büyümeden önünü kesmektir.

Bir düzenleyici kurumun çalışanı ya da yöneticisi gücünü hukuktan ve kurumsal bağımsızlıktan değil, siyasi yakınlıktan devşirmiş, bürokrasi siyasallaşmışsa uyarının kime kadar uzandığı da müdahalenin nerede durduğu da tartışmalı hale gelir.

Üstelik bunlar ilk kez konuşulmuyor ülkemizde. Daha birkaç yıl önce, Ali Fuat Taşkesenlioğlu’nun SPK başkanlığı döneminde kendisi, ailesi ve yakın çevresi hakkında sermaye piyasalarıyla bağlantılı ciddi iddialar kamuoyuna yansımış, Meclis gündemine taşınmıştı. Taşkesenlioğlu bu suçlamaları reddetti; ancak o dosyaların bıraktığı kuşku bugün yaşanan krizle birlikte yeniden hatırlanıyor…

“Balık baştan kokar” sözü bazen fazla eski, fazla tanıdık gelir. Ama kurumların bağımsızlığı aşındığında, denetleyenle denetlenen arasındaki mesafe kapandığında ve siyasi yakınlık hesap vermenin önüne geçtiğinde, kokunun nereden yayıldığını anlamak da zor değildir.

İnsan ister istemez hikayenin sonunu da tahmin ediyor. Bir süre sonra bu mesele de soğutulur, zamana yayılır, sorumluluk dağıtılır; hukuki boşluklar bulunur, yeni düzenlemelerle bugün hesap vermesi gerekenlerin yolu açılır. Türkiye’nin cezasızlık hafızası, iyimser olmayı zorlaştırıyor…

Nasıl olsa gündem değişir, başka bir kriz gelir, fon dosyası da yavaş yavaş geriye çekilir. Oysa burada mesele birkaç yüz bin yatırımcının zararından çok daha büyük. Ortaya çıkan tablo, sermaye piyasalarının ne kadar güvenilir(!) olduğu kadar, onları düzenlemek ve denetlemekle görevli kurumların ne durumda olduğunu da gösteriyor. Piyasa, bilgiye ve ilişkiye sahip olanların vurup çıktığı, geride kalanın zararı üstlendiği bir yere dönüştüğünde kaybeden yalnızca yatırımcı değil ne yazık ki. Yaşananlar bir tür “fonzede” meselesinin çok ötesinde. Öyle bir piyasa görüntüsü var ki, konuşulanlara bakılırsa yabancı yatırımcı zaten kalmamış durumda, içeride kalanlar da çıkış kapısını arıyor. Son yıllardaki dalgalanmalar, fon krizleri ve ağır kayıplar güveni ciddi biçimde aşındırmış durumda; kimi hisseler yıllar önceki seviyelerinin altına gerilemiş, bazı yatırımcılar ise büyük zararları realize etmeden çıkamadıkları için adeta kilitlenmiş halde.

Ülkenin itibarı, yabancı sermayenin güveni ve milli ekonominin kendisi kaybediyor, hem de derinden! 

Böyle bir düzenin bedeli de öyle ya da böyle toplumun önüne gelir. Bazen doğrudan tasarruf kaybı olarak, bazen sermayenin kaçışıyla, bazen daha yüksek vergiler, enflasyon, hayat pahalılığı ve bozulan gelir dağılımıyla… Bu yüzden yaşananı yalnızca bir “fon krizi” diye küçültmek mümkün değil. Kuralların işlemediği, denetimin gerektiği anda devreye giremediği bir yerde ortaya çıkan şey aynı zamanda bir devlet ve kurum krizidir.

Piyasadaki her kaybın devlet tarafından karşılanması da kabul edilemez. Kısa yoldan yüksek kazanç peşinde koşanların üstlendiği riskin faturası, hayatı boyunca borsaya tek kuruş yatırmamış yurttaşa kesilemez. Hele böyle bir ülkede, zaten geçim derdiyle boğuşan insanların sırtına yeni yükler bindirilerek…

Ama bütün sorumluluğu manipülatörlerin ve fon şirketlerinin üzerine yıkıp dosyayı kapatmak da aynı ölçüde vahim olur. Asıl hesaplaşma, bu yapının büyümesine imkan veren, uyarılara rağmen gereken müdahaleyi yapmayan, denetim görevini yerine getirip getirmediği sorgulanan kurumlarla olmalı. Manipülatörleri cezalandırıp onları mümkün kılan ilişkiler ağına dokunmamak, yangını söndürdüğünü söyleyip için için yanan binayı olduğu gibi bırakmaktır.

Daha ağır olanı, böylesine büyük bir krizin siyasi sorumluluğunun sahipsiz kalması ihtimali. Başka ülkelerde hükümetleri sarsabilecek ölçekteki bir skandalın burada (belki) birkaç görev değişikliği, birkaç soruşturma ve zamanla dağılan bir kamuoyu ilgisiyle geçiştirilmesi ihtimali yüksek ve üzücüdür. 

“Bu da gelir, bu da geçer” denir. Geçer elbette. Ama deveyi hamuduyla götürenler geçip giderken, geride kalan hesabı yine bu ülkenin insanları öder.

 

***

Bir tarafta insan onurunu vazgeçilmez sayan ilkeler, öte tarafta insanın hayatını küçülten koşullar. Aradaki boşluk büyüdükçe değerler ortadan kalkmıyor; tuhaf bir biçimde varlıklarını sürdürüyorlar. Söyleniyorlar, yazılıyorlar, törenlerde hatırlanıyorlar. Hayatsa başka bir yerden akıyor…

Kuçuradi için insan hakları, ihlal olduktan sonra devreye giren bir hukuk başlığı değildi. Asıl mesele, insanın nasıl bir hayat yaşayabildiğiydi. Ezilmeden, hakkı yenmeden, değersizleştirilmeden, sürekli korku ve yoksunluk içinde bırakılmadan…

***

Belki de değerlerle ilgili en eski yanılgılarımızdan biri, onları hep uzağa koymamız. Kaf Dağı’nın ardına…

Kuçuradi’nin Simurg hikayesine dönmesi de boşuna değildi. Simurg’u aramak için yola çıkan kuşlar, yolun sonunda karşılarında kendilerinden başka bir şey bulamaz. Aradıkları, bütün o yol boyunca onlardan bütünüyle ayrı bir yerde değildir aslında.

İnsanın değeri de böyle. Büyük sözlerde, bildirgelerde, törenlerde değil. Bir insanla karşı karşıya kaldığımız o küçük anda; onu görüp görmediğimizde, hakkını koruyup korumadığımızda, kolayca gözden çıkarıp çıkarmadığımızda… 

Kaf Dağı sandığımız kadar uzakta değil yani. 

Birkaç gün önce Ioanna Kuçuradi’yi kaybettik. Ardından haklı olarak çok şey söylendi; felsefeye, insan haklarına, eğitime bıraktıkları anlatıldı. 

Kuçuradi bize yeni değerler icat etmeye çalışmadı. Zaten bildiğimizi sandığımız şeylere daha dikkatli bakmaya zorladı. Adalet kimin hayatında adaletti? İnsan onuru hangi anda korunuyor, hangi anda zedeleniyordu? Bir hakkın varlığı, o haktan gerçekten yararlanamayan insan için ne ifade ediyordu?

Bugün doğruyla yanlışı ayırt edemiyor değiliz. Fakat doğru bildiğimiz şeylerle sürdürdüğümüz hayat arasındaki açıklık giderek büyüyor ve insan, uzun süre bir uçurumun kıyısında yaşadığında, bir süre sonra uçurumu değil manzarayı görmeye başlayabiliyor…

***

ALTIN ÇOCUK’A VEDA

 

Göksel Arsoy, artık çok uzağımızda duran bir Türkiye’nin zarafetinden, sesinden, siyah-beyaz ışığından kalan o yüzlerden biriydi. Perdeden çekileli yıllar olmuştu ama hafızadaki yeri hiç kararmadı. 

Altın Çocuk ışıklar içinde uyusun. 

 

 

Sadık ÇELİK

[email protected]