Sinir uçları
İsrail’in Suriye’nin kuzeybatısındaki, Türkiye sınırına yaklaşık 70 km mesafedeki Ebu Zuhur Askeri Hava Üssünü hedef alan saldırısının doğrudan Türkiye’ye verilen bir mesaj olduğu bizzat İsrail Başbakanı Netanyahu tarafından açıklandı. İsrail’in savunma doktrinine göre Suriye İsrail’in hegemonyasında olmalı, bölgede İran’ın yerini alabilecek herhangi bir güç İsrail’in çıkarlarını tehdit etmemeli.
Türkiye’nin sinir uçları ile açıkça oynayan bu saldırı ve açıklamalar karşısında gerçekliği tartışılır komplo teorileri de hemen üredi. Buna göre 27 Ekim’de yapılacak İsrail seçiminde kan kaybetmesi kaçınılmaz olan Netanyahu, Türkiye ile gerginliği tırmandırarak oy kazanmanın peşinde. Keza Türkiye’deki olası bir erken ya da öne çekilmiş seçimde iktidarı kaybetme endişesinde olan Cumhur ittifakının işine de gelecek bu tür bir gerilim, aslında perde arkasında desteklenen bir durum. Seçim demişken yine 3 Kasım’da yapılacak ABD seçimlerini de hesaba katmak gerekiyor. Özellikle ABD’de topal ördek konumuna düşmek istemeyen Trump rejimi, İsrail lobisinin etkisini son raddeye kadar hesaba katmak zorunda.
Hani komplolara inanmayın ama komplosuz da kalmayın sözü ne kadar geçerli tam olarak bilememekle birlikte, özellikle son NATO Zirvesinde Trump’ın Erdoğan’a verdiği sözlerin hangi ölçüde tutulduğuna bakıldığında, ne CAATSA yaptırımları ortadan kalktı, ne F35, ne de F16 dosyalarında bir ilerleme oldu, keza verileceği beklenen uçak motorları konusunda herhangi bir gelişmeye tanıklık edemedik. Diğer ifadesi ile seçimler bitmeden Trump’ın müjdeleri askıda kalmaya devam edecek.
Peki seçimler bittikten sonra durum değişir mi? Pek değişecek gibi durmuyor. Trump topal ördek haline gelse bile ABD’nin dış politika önceliği her ne pahasına olursa olsun İsrail’i desteklemek olduğu oranda, İsrail lobisi eğer Türkiye karşıtlığında bu denli ısrarcı olursa değişecek bir şey yok gibi. Netanyahu giderse İsrail’in Türkiye yaklaşımı değişir mi? İsrail’in savunma doktrini değişmediği sürece ve Netanyahu’nun yerine gelebilecek olası isimlere bakıldığında o noktaya da fazlaca ümit bağlamamalı.
Peki Türkiye hem ABD hem de İsrail tarafından bu kadar gözden çıkarılacak, itip kakılabilecek bir ülke mi? Nesnel verilere bakıldığı zaman hayır ama mevcut siyasetçilerin çılgınlık seviyesine varabilen yaklaşımlarına kulak verildiği zaman tehlike hep mevcut.
Bu tehdit algısını sürekli akılda tutmanın yanı sıra sinir uçlarımızla oynayan sadece İsrail mi? sorusunu sorduğumuzda Yunanistan’ı ve Kıbrıs Rum kesimini de ihmal etmememiz gerekiyor. İsrail’in bu ülkelerle ittifak kurmanın peşinde olduğunu özellikle Yunanistan’ın (başta Ege adaları olmak üzere) ve Güney Kıbrıs’ın bir ABD silah yığınağı haline dönüştürüldüğünü dikkate aldığımızda, sinir uçlarımızın daha da tahrik edildiğine tanıklık ediyoruz.
Bitti mi? Maalesef hayır. Karadeniz’de süre gitmekte olan ve giderek çıkarlarımızı daha da fazla etkilemeye başlayan Rusya – Ukrayna savaşının içine çekilmemizi isteyenler çok da azımsanacak gibi değil. Özellikle Karadeniz’de Rusya’ya karşı hakimiyet alanı kurmak isteyen başta İngiltere ve ABD’nin 1936 Montreux Boğazlar Sözleşmesini geçersiz kılmak için hamle yapmaları ne yazık ki ihtimaller içinde.
Bütün bu iç karartıcı görüntü içinde şu ana kadar ağır tahriklere kapılmamış olmamız olumlu olarak değerlendirilebilir. Peki yeni tahrikler karşısında aynı hikmet-i devleti (kendisinden sual olunmayan devlet aklı) sürdürebilecek miyiz? Ne yazık ki bu noktada da endişeler var. Cephede olabilecek anlık bir olup bitti (örneğin yeni bir İsrail saldırısına karşı havalanan bir Türk uçağının karşılık vermesi ya da kasıtlı olarak Türkiye sınırları içinde patlayan bir füze, vs.) angajman kurallarını devreye sokarsa, önlenemez ve savaşa kadar gidebilecek bir senaryo ile bizi baş başa bırakır mı? Umarız olmaz ama büyük savaşların küçük olaylarla başladığı gerçeğini de unutmamak gerekiyor.
Sözlerini hep kuşkuyla karşıladığımız ABD Büyükelçisi Barrack’ın bile gelinen durumdan endişelendiğini ve kendisinden beklenmeyecek ölçüde sağduyulu mesajlar verdiğine bakılırsa bölgemizde cadı kazanı kaynıyor. Her zamankinden daha fazla sağduyulu diplomatik yaklaşımlara ve girişimlere ihtiyaç olduğu bir gerçek.
Doğal olarak bu olumsuz görünümü yeni enerji oyunları ve tedarik zincirinin güvenliği meseleleri ile de ayrıca değerlendirmek gerekiyor.
Daha fazla içinizi karartmadan bu yazıyı burada sonlandırıp, biraz nefes almak için kısa bir tatile çıkacağım.
Dönüşte tekrar yazılarımla ve daha iyimser Türkiye/Dünya koşulları ile buluşmak umuduyla…