ABD’nin muhteşem yalnızlığı
ABD, İkinci Dünjya Savaşı sonundan beri kendini hegemon güç olarak tarif edip dünyanın jandarmalığını yapmaya kalkışıyor. Her hamlesinin sonunda işleri yüzüne gözüne bulaştırıp çekilmek zorunda kalıyor. İsterseniz 1950’deki Kore Savaşı’ndan başlayalım. Ardından 1960’lı yıllarda Vietnam bataklığına saplanması geliyor. Yetmiyor, sürekli “müttefik” dediği ülkelerin iç siyasetine burnunu sokuyor. Yakın geçmişte de Afganistan ve Irak’ı işgal ettikten sonra nasıl arkasına baka baka kıtasına çekilmek zorunda kaldığını hatırlatalım. Arap Baharı sloganıyla Kuzey Afrika ülkeleri ve Suriye’yi perişan hale getirmesine ne demeli?
Son marifetleri, biliyorsunuz Venezuela Devlet Başkanı Maduro’yu ülkesinden kaçırıp yerine kendine bağlı bir kukla yönetimi oturtması, Gazze’nin yerle bir edilmesinde İsrail’e arka çıkması... Son olarak da İran Savaşı!
Bu ABD’nin, diplomatları da bir alem. Kaçık Başkanları Donald Trump Yönetimi’nde çoğu meslek memuru olmayan, diplomasiden bihaber bir takım zevat büyükelçi olarak atandı. Bu büyükelçilerin kadın olanlarının bir kısmı sadece cinsel özelliklerini kullanmakla ünlendiler. Erkek olanlarının o tarafını bilmiyoruz. Bildiğimiz, onların diplomasiyi bir tür ticari sektör gibi görüp tüccar misali davrandıkları. Tüccarın da zarifi vardır ama bu hazretler kaba saba, ağzından çıkanı kulağı duymaz takımından.
Onlara en güzel örnek Ankara Büyükelçisi ve ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi olan Tom Barrack. Adam modern tefecilikten yetişmiş, daha sonra da inşaat işine girip müteahhitlikten epeyce para vurmuş. Aslen Lübnanlı Maruni olduğu için Ortadoğu’yu iyi bildiği algısı yaratılmış. Ama konuşmalarından hiç bir halt bilmediği anlaşılıyor; cehaleti kabak gibi sırıtıyor.
Bu hazret geçenlerde yapılan Antalya Diplomasi Forumu’ndaki konuşmasında gene inciler yumurtlamış. Zaten çakma diplomat olarak ortaya çıktığından beri her ağzını açışta gaf üstüne gaf yapıyor. Türkiye’de başka bir hükümet olsa derhal persona non grata ilan edilip ülkesine geri gönderilirdi. Söyledikleri hakkında çok yazıldı çizildi ama ben bir kaç cümlesini bu yazıda hatırlatayım dedim. Adam diyor ki:
“Ortadoğu’da işe yarayan tek şey güçlü liderlik rejimleri oldu; ya merhametli monarşiler ya da meşruti monarşi türü yapılar. Demokrasi pelerini giyen, insan hakları adına üzerine gidilen ülkeler ise başarısız oldu.”
Bir başka cümlesi de şu:
“Türkiye’yle İsrail arasında tırmanan gerilim büyük ölçüde retorik düzeyindeki polemiktir.”
Barrack böylece patronunun dikta rejimlerini savunduğunu, Ankara’yla Tel Aviv arasındaki gerginliğin hakiki değil, göstermelik olduğunu söylüyor. Daha önceki bir konuşmasında bu Barrack efendi, sömürge valisi edeasıyla, “Başkan Trump Cumhurbaşkanı Erdoğan’a meşruiyet verecek,” demiş, Ankara’dan tepkinin “t”si gelmemişti.
ABD’nin yakın tarihte dünyada gerçekten nefret edilen bir hegemon güç olduğu apaçık ortadaydı. Ancak şu son bir buçuk yılda, kaçık Trump’ın başkan seçilmesiyle birlikte ABD giderek yalnızlığa itiliyoır; gönülsüz müttefikleri bile sırtlarını Washington’a çeviriyor. Bunun en çarpıcı örneğini, Trump Hürmüz Boğazı’nı ablukaya almayı kafasına koyduğunda NATO müttefiklerinin hiç birisinden yüz bulamaması sırasında görmüştük.
ABD İsrail’le birlikte gözle görülür biçimde İran’da bataklığa saplanıyor. Belki savaşı kesinlikle kaybetmeyecek; ancak kazananı da olmayacak.
Gelişmeleri okuyabildiğim kadarıyla ABD bu son İran hamlesinden sonra kıtasına kapanıp muhteşem yalnızlığına (splendid isolation- Ondokuzuncu yüzyılda Muhafazakar Partili Başbakanlar Benjamin Disreali ve Lord Salisbury önderliğinde İngiltere’nin Avrupa’yla ittifak yapmaktan kaçınma ve yalnızlaşma politikaları) gömülecek. Arada bir belki Çin’e sataşır. Eh, doğasında var. Mahalle kabadayısı yerinde rahat duramaz ki!