Evrensel haydutun mikrofonu
Yeniden merhaba. Türkiye ve dünyanın bu çalkantılı döneminde biraz dinlenmek ve yazılarıma ara vermek istedim. Eski zindeliğime kavuşmuş olarak yeniden sizlerle birlikteyim. Dilerim bu uzun tatil beni unutmanıza yol açmamıştır. Kendi adıma söyleyeyim, ben sizleri unutmadım.
ABD’de Bradley Martin isimli bir zat var. Bu zat-ı muhterem ABD Merkezi Haberalma Örgütü CIA’yle bağlantılı olduğu bilinen Rand Corporation’da görev yaptıktan sonra şimdi de Near East Center for Strategic Studies (Ortadoğu Stratejik Araştırmalar Merkezi) isimli düşünce kuruluşuna başkanlık ediyor. Ayrıca da Pentagon’un danışmanlarındanmış. Bu zat-ı muhterem ABD’nin etkili gazetelerinden Wall Street Journal’a bir yazı yazmış. Martin özetle demiş ki:” Ey ABD ve İsrail, İran’ı hallediyorsunuz. İran’ın hallolmasından sonra Ortadoğu’da bir güç boşluğu oluşacak. Bu boşluğu zinhar Türkiye’nin doldurmasına izin vermeyin.” Yani bir anlamda diyor ki:” İran’dan sonra halledilme sırası Türkiye’ye geldi.”
Martin bununla da kalmıyor. Hızını alamayıp Türkiye’nin NATO üyeliğinin tartışmaya açılmasını istiyor. Neden olarak da ABD-İsrail ortak saldırılarında öldürülen İran’ın ruhani lideri Ali Hamaney için Ankara’nın baş sağlığı mesajı yayınlamasını gösteriyor.
Washington mahfillerinde Türkiye ne zaman ABD’nin istemediği bir adım atsa ya ambargolarla cezalandırılmak ya da NATO’dan atılmak tehditleriyle karşı karşıya kalır. Hatırlatırım, 2000’li yılların başında Washington’daki Neo-Con-Evanjelist şebekesi Irak’ı işgal planları yaparken Türkiye’den bir kara harekatı için topraklarını ABD askerlerine açmasını istemiş, ancak 1 Mart 2003’de TBMM buna izin verecek bir tezkereye ret oyu vermişti. 1 Mart tezkeresinin reddedilmesi üstüne Washington mahfillerinde Türkiye’nin NATO üyeliği yaygın olarak tartışmaya açılmış, bir kaç yıl sonra da Ergenekon-Balyoz davalarıyla Türk Silahlı Kuvvetleri’nin başına olmadık çoraplar örülmüştü.
Gene hatırlayalım. Neo-Con-Evanjelist şebeke, demokrasi götürme safsatasıyla 2003’ten başlayarak önce Irak, ardından Afganistan, sonra da Libya’yı hallaç pamuğu gibi attırmış, bu ülkeleri bellerini doğrultamaz hale getirmişti. Aynı tiyatro bugün İran’da sahneye kondu. Ancak galiba İran’ın Arap ülkeleri halkları ya da Afganistan’a benzemediği yavaş yavaş anlaşılıyor. Türkiye mi? Türkiye hiç birine benzemez beyler. Kör topal da olsa Türkiye yüz yıla yakın bir zamandır demokrasinin tadını aldı. Kolay yutulacak lokma değil. Arada bir siyaseten patinaj yapsa bile “Cumhuriyet” temelleri sağlam bir devlet olduğunu ispatladı.
GRAHAM FULLER ÖLDÜ
Bu yazıda Graham Fuller’ın ölümünden söz etmesem olmazdı. Fuller, bu yıl Ocak ayında, 90 yaşında dünya değiştirdi. Onlarca yıl CIA’de Yeşil Kuşak projesiyle ilgili operasyonları yürüten, ilgi alanı özel olarak Türkiye olan Fuller ilginç bir kişilikti. Türkiye’nin başına siyasal İslam çorabını örenlerin başında geliyordu, demem abartı olmaz. Fuller’la zaman zaman uluslararası toplantılarda karşılaşırdık. Pek çoğunun aksine, CIA görevlisi olduğunu hiç bir zaman gizlemedi. Unutmuyorum, 1999’da İtalya’da düzenlenen, “Yeni Binyılda Türkiye’nin Önündeki Fırsatlar ve Tehditler” konulu toplantıda, bir gazeteci arkadaşımızın, “CIA ajanı olduğu söylenen Graham Fuller da oturumlara katılıyor,” diye yazı yazması üstüne Fuller çok kızmış, arkadaşımızı azarlayarak,”Ne demek CIA ajanı olduğu söylenen? Ben CIA’in ta kendisiyim,” diye bağırmıştı.
CIA’ın, Ortadoğu politikalarında önde gelen üç isimden birisi olan Fuller’ın günahları saymakla bitmez. Öbür iki isim kim mi? Birisi Ruzi Nazar, öbürü Paul Henze. Paul Henze 12 Eylül 1980 askeri darbesi sırasında CIA’in Türkiye istasyon şefiydi. Fuller, Nazar ve Henze...Üçü de öldü. Yetiştirdikleri öğrencileri bakalım onlar kadar başarılı olabilecek mi?