Beynimiz yanarken dünya da ısınıyor
Sabah uyanır uyanmaz elimiz telefona gidiyor. Geceleri gözlerimiz kapanırken son gördüğümüz yine bir ekran ışığı. Kaydırıyoruz. Yeniliyoruz. Tüketiyoruz. Bitmeyen bir akışın içindeyiz.
Bir yandan zihnimiz yoruluyor, dikkatimizi toparlayamıyoruz, derinleşemiyoruz. Öte yandan dünya sessizce ısınıyor. Belki de ilk kez insanlık tarihinde aynı anda hem beynimizi hem gezegeni bu kadar hızla tüketiyoruz.
“Brain rot” — Oxford’un yılın kelimesi (2024) seçtiği bu ifade, kelime anlamıyla “beyin çürümesi.” İnternette çok fazla zaman geçirmenin zihinsel etkilerini sorguluyor bu kelime. Uzmanlar bunun tıbbi bir teşhis olmadığını söylüyor ama araştırmalar uyarıcı. 2025’te Translational Psychiatry dergisinde yayımlanan geniş kapsamlı bir çalışma, uzun ekran sürelerinin özellikle gençlerde dikkat, karar verme ve dürtü kontrolüyle ilişkili beyin bölgelerinde “kortikal incelme” ile bağlantılı olabileceğini ortaya koydu. Yani mesele sadece “çok telefonla oynamak” değil; düşünme ve odaklanma biçimi değişiyor olabilir.
“Brain rot” aslında yeni bir kelime değil. 19. yüzyılda Henry David Thoreau, insanların yüzeysel bilgiyle beslenmesini eleştirirken bu ifadeyi kullanmıştı. Ama bugün kavram bambaşka bir bağlamda geri döndü. Tıbbi bir teşhis olmadığını belirtmiştim kelimenin, ama bir ruh hâlini tarif ediyor. Brain rot belki de sadece bireysel bir mesele değil. Bu, kolektif hafızanın zayıflaması.
Sürekli akan içerikler, saniyeler içinde değişen görüntüler, bitmeyen bildirimler…Beynimiz evrimsel olarak bu kadar yoğun uyaran için tasarlanmadı.
Uzun metinlere tahammül edememek, bir makaleyi yarıda bırakmak, aynı anda beş sekme açıkken hiçbirine tam odaklanamamak… Bunlar sadece alışkanlık değil; yeni bir zihinsel düzen. Brain rot, beynin çürümesinden ziyade, dikkatin aşınması.
Burada sormamız gereken bir soru daha var; Sadece beynimiz mi etkileniyor?
İnternette geçirdiğimiz her dakika aslında görünmez bir makineyi çalıştırıyor. Veri merkezleri. Sunucular. Soğutma sistemleri. Kablolar. Bir saat video izlemek yalnızca zaman değil, enerji de tüketiyor.
Uluslararası Enerji Ajansı’na göre veri merkezleri ve dijital ağlar küresel elektriğin yaklaşık %2-3’ünü tüketiyor. Bu oran hızla artıyor. Ve elektriğin önemli bir kısmı hâlâ fosil yakıtlardan geliyor.
Yani biz kaydırdıkça, bir yerlerde kömür yanıyor olabilir.
Ve İklim krizi bir karbon meselesi olduğu kadar bir dikkat meselesi artık. Dikkatimiz dağınıksa, uzun raporları okumuyorsak, karmaşık meseleleri sindiremiyorsak, kolektif çözüm üretmemiz de zorlaşıyor. Dijital kültür sabırsız, İklim mücadelesi ise uzun vadeli sorumluluk istiyor. Bu ikisi aynı hızda ilerlemiyor. Bir tarafta zihinsel yorgunluk, diğer tarafta karbon yükü.
İklim krizini konuşurken genelde bacalara, egzozlara, termik santrallere bakıyoruz. Ama belki biraz da avuç içimize bakmalıyız. Çünkü ekranı kaydırırken, dünya da ısınıyor. Belki de bu yüzden iklim krizi bir yandan bu kadar görünür, bir yandan bu kadar uzak. Her gün rekor sıcaklık haberleri görüyoruz. Her gün bir sel, bir yangın, bir kuraklık.
Ve hemen bir sonraki videoya geçiyoruz.
Telefonlarımızı iki yılda bir yeniliyoruz. Her cihazın içinde lityum, kobalt ve nadir toprak elementleri var. Bu madenler çıkarılırken ormanlar kesiliyor, sular kirleniyor.
O zaman sizlere bir soru; Biz dijital dünyayı mı kullanıyoruz, yoksa dijital dünya bizi kullanarak, dünyayı mı bitiriyor?