Yabancı
9-11 Ocak tarihlerinde, BirFilm 11! Seçki kapsamında izlediğimiz, YABANCI, Albert Camus’n 1942 yılında yayınlanan eserinden uyarlama.
Cezayir’de, bir tesadüf sonucu öldürülen Arap’n sürecinden ve yalnızlığı, yalınlığı seçmiş Fransız Meursault’n, dünyasından yansıması.
Ölümde suçlu, güneş mi?
Olağan hale gelen, bir Arap ise öldürülen ve cezalandırılan, yok hükmünde sayılırken. Sömürgenin sahibi, Fransa yasaları ve insanlarının hakimiyetinde suçlu bile olsanız suçsuz ilan edilebilirken; annesinin cenaze töreninde tepki vermediniz(gözyaşı dökmediniz) diye Fransız bile olsanız, “herkes” gibi davranmadığınız için yargılanan Meursault’n hikayesi ibretlik ve ders çıkarılası.

Esas neden ise doğruluktan şaşmaması!
-Neden yalan söyleyeyim ki? Buna ne gerek var, demesinde erdem. Dünyanın kayan şirazesini yeniden sorgulatıyor.
Zira Cezayir doğumlu Albert Camus’n, Meursalt karakteri üzerinden dünyanın neresinde olursanız olun. İnsanda olması gereken erdemleri uygulamaya başladığınızda, sistem dışı kalacağınızı, kendi ülkesini de eleştirel bakış açıyla sunmakta.
Sinema salonuna yerli giremez diye tabela asan Fransa, Cezayir de kendi vatandaşını ne ile yargılıyor?
Daha önce Marcello Mastoianni’nin 1967 yapımından belki de daha iyi tam Fransız yaklaşımı ile siyah beyaz karelerde, Cezayir’n kavurucu sıcağında, genç oyuncu Benjamin Voisin, devleşmesinde saklı birazda.
Aşkın, denizden yüzerek yağmur altında ya da kavurucu sıcakta bir dubaya çıkarken, âşıkların, kaçınılmaz şekilde -kendi adalarını oluşturmak- zorunluluğunu.
Sevmek için sürekli göstermek yahut söylemlerde bulunmaktan öte her şeyde olduğu gibi dürüst olunması gerektiğini, sonra ne olursa olacağının altını ısrarla çizen.
Dost denilenlerin çıkarları doğrultusunda neleri ortaya sunabildiklerini.
Çoğu kez susmanın, asıl olayı anlamaktan geçtiğini ve insanın doğru olduktan sonra çok şey anlatması, konuşması gerekmediğini vurgulayan.
Aidiyet kavramlarının geçersiz olabileceğini, nereye gidersen esasen o yükleri taşıdığını.
Mesela Cezayir halkının bir kısmının Fransızlar yol yaptı, yenilikler getirdi, derken sömürge olmayı, yönetilmeyi kabul ederken.
Bir kısmının, Fransa da yaşamanın daha cazip olacağına inanışları ile yazarın tarafsız ve ırkçı olmayan bakışını yeniden burada görmekteyiz.
“Ne var ki Fransa da simsiyah ve beyaz insanlar. Bir de güvercinler”
Yaşadığın yeri cennete çevirebilmenin zenginliğini, varoluşçuluğun temsilcisi olarak gösterilse de o tüm etiketlerden uzakta, sadece üretimi ile sürdüren, Camus’n eserine, filmi yöneten François Ozon senaryoda katkıda bulunuyor.
Kim suçlu?
Başkalarını bu kadar yargılarken insan, niye önce kendine bakmayı bilmez? Bilse de konu kendi çıkarları ve yüzleşemedikleri ise neden susar?
Neden-sonuç ilişkisini direk doğruluk ve dürüst olmanın faydasının hafifliği üzerinde kesinlikle duran yazar.
Bu filmi izledikten sonra yine festival kapsamında yer alan Nürnberg filminde eleştirilen Fransa’yı daha iyi görme imkânı bulacak. Ve gerçekte de, II.Dünya Savaşı sırasında Nazi karşıtı gazete çıkarıp editörlüğünü yapan. Sonra iş ticarileşince ayrılan Albert Camus’n gözünden “İNSAN OLMA” sanatını, yormamayı, tüketmemeyi, satır satır çizen bir başyapıt çıkarıyor.
Demek ki sadece dürüst olabilirsek, bu savaşlar neden yaşansın?
Kendine Yabancı olanların hikayesi apaçık ortada.
Kaçırmayın!