Ve Atlas vazgeçti
Hayır yorulmamıştı. O kanlı savaşa girerken, eğer kazanamazsa galipler tarafından cezalandırılacağını biliyordu zaten. Savaşı kaybetmiş ve kendisine verilen cezayı çekmeye başlamıştı işte. Savaşı hatırladı. Tam on bir yıl süren o korkunç, kanlı savaşı.
Sancılı bir geçişin ‘sergüzeşt’i
Karaköy rıhtımına gelince faytondan indi. İçine birkaç giyim eşyası, kitap ve yazı müsveddelerini doldurduğu tahta bavulunu alıp, rıhtımı caddeden ayıran alçak demir parmaklıklara doğru yürümeye koyuldu. Heyecanlı ve korkuluydu.
“Akbaba Dergisi”ni hatırlamak…
Vapurdan inip, meydanı geçti ve Cağaloğlu yokuşunun başında biraz soluklandı. Sonra ceketinin eteklerini savurarak yukarı doğru çıkmaya koyuldu. Temmuz sıcağı iyice artınca, kolalı yakasındaki boyunbağını gevşetti. Hadım Hasan Paşa Medresesi’nin bahçesinde kısa bir mola verdi.
Çileli, acılı ama onurlu yaşadı
Küçük tahta masaya karşılıklı olarak yerleştirilmiş gri boyalı sandalyelerde yüz yüze oturuyorlar. Her tarafı beyaza boyanmış bir oda. Duvarlar çıplak. Resim, şu bu yok. Pencere de yok. Tavanda ağır ağır dönen bir pervane. Onun yanında da tel bir kafesle örtülmüş büyük bir floresan lamba.
Abdülhamid Düşerken
Çamur. Vıcık vıcık, balçık gibi bir çamur. Sarı kireç taşından yapılmış küçücük istasyon binasında trenden iner inmez bastığı, istasyondan geceyi geçireceği handan bozma otele kadar yürüdüğü sözüm ona ana caddenin üzerini kaplamış, tek göz, karanlık ve derme çatma evlerin ötesine berisine sıvaşmış...