Masal masal matitas
Gece olmuş, Bağdat Sarayı’nın altın kaplı abanoz kapıları kapanmıştı. Nöbetçiler karanlığın arkasından belli belirsiz görünen İpek Yolu’nu gözlüyorlardı. Koca Bağdat şehri derin bir sessizliğe bürünmüştü. Ara sıra bir baykuş ötüyor, Dicle kıyısındaki kamışlıklarda yanık bir bülbül sesi duyuluyordu.
“Leylim ley”…
Gece karanlık. Yıldızsız ve aysız bir gök. Büyücek bir fenerin ölgün ışığının üstünkörü aydınlattığı karanlık bir tepenin önüne sıralanmış insanlar. Kimi gözünü, kimi kulağını kapatmış, bir tanesi de son bir umutla bir şeyler anlatmaya çalışıyor.
Topaçtır, döner
Aslında çarşıdaki öteki üç beş oyuncakçı dükkanından bir farkı yoktu o dükkanın. Rengi solmuş krepon kağıtları, kedi minareleriyle sözüm ona süslenmiş ufak bir vitrin.
Kamyonlar kavun taşır ve ben boyuna onu düşünürdüm
“Etrafımda olup biten başka hiçbir şeyle ilgilenmiyorum. Sadece ve doğruca sana bakıyorum. Oysa yanı başımdan kamyonlar geçiyor ve durmadan kavun taşıyor. Taksiler kurşun gibi gelip geçiyor, troleybüsler salınıyor. Ben sana bakıyorum. Akşamın alacakaranlığı çökmüş bile.
Nereye gitti o güzel kadınlar?
Anne,Her zamanki gibi üç beş kuruş ekmek parası uğruna koşturup durduğum yorgun bir günün gecesinde, resmine bakıyorum. Hani 1946'da, Bahariye Caddesi'ndeki fotoğrafçı Niko'nun Hayat Fotoğraf Atölyesinde çekilmiş siyah - beyaz fotoğrafına. Bay Niko stüdyo ışığını soldan vermiş.