Kenan’lar ve Nalan’lar…
Tokatlıyan Oteli’nin kapısına geldi. Otelin pastanesinin geniş pencerelerine baktı. Pencereler, içerisinin tam görülmemesi için büzgülü tüllerle kaplıydı.
Ada vapuru yandan çarklı…
Ayakkabı boyacısını her zamanki yerinde göremeyince, kahvehanenin önünden hızla geçtim. “Onu da kaybettik işte” diye düşündüm. Sıra belki de bana geldi korkusuyla adımlarımı hızlandırdım. Sabahın sessizliğinde yükselen o bildiğim ıslık sesini duyunca durdum.
“Sizin hiç babanız öldü mü?”
Oğlum. Ben kaderime yürüyorum. Vasiyetimi söylüyorum. Büyük ev, 420 somun has ekmeklik arpa tarlası ve ak göğüslü dört öküz, sana. Kızkardeşini evlendir. Çeyizini ver. Mirastan alacağı kadar arpa, yağ ve yün hakkını ver. Onu gözet. Onun gönlünü hoş et.
“Aç kaldım susuz kaldım, terk etmedi sevdan beni”
Gece karanlık. Yıldızsız ve aysız bir gök. Büyücek bir fenerin ölgün ışığının üstünkörü aydınlattığı karanlık bir tepenin önüne sıralanmış insanlar. Kimi gözünü, kimi kulağını kapatmış, bir tanesi de son bir umutla bir şeyler anlatmaya çalışıyor.
Cadılar nasıl avlanır?
Yargıç yerine oturdu. Tahta tokmağı masaya iki kez vurup, duruşmanın başlamasını emretti. Gümüş rengi peruğu ve yakaları iyice kalkık simsiyah cübbesiyle gerçekten ürkütücü bir görünümü vardı. Sekiz dokuz yaşlarındaki beş kız çocuğu tanık sırasına yan yana oturdular. Gözlerini sımsıkı yumdular.