"Sarı"
Hacı İshak Sokağı’nın, Karaköy’e inen Zembilciler Caddesi ile bitiştiği küçük meydandaki çoktan terkedilmiş Gregoryen Kilisesi’nin taş basamaklarından birine kıvrılmış, öylece hareketsiz yatıyordu. Köpeği, yani daha sonra ona verdiğim isimle Sarı’yı ilk kez böyle gördüm. Geceydi. Saat kaçtı bilecek halde değildim. Sağlığım yerinde değildi. İşsizdim. Parasızdım.
Köpeğe doğru yürüdüm. Ondan biraz uzakta durup oturdum. Hala vücudumu kavuran ateş, kafamdaki bütün düşünceleri birbirine karıştırıyordu ve ben dalgalı bir denizde boylu boyunca batıp çıkıyordum.
En son girdiğim Mavi Haliç birahanesini hatırlıyordum. Her zamanki gibi tek başıma oturmuş, karşıdaki aynadan akseden duvar resmine uzun uzun bakmıştım. Resimdeki manzara tuhaf bir şekilde değişip durmuştu. Hangisi resim, hangisi gerçek bilememiştim.
Resimde beyaz bir tavşan, Bertrand Russel’a benzeyen kısa boylu bir adam, sırıtan bir kedi ve eski İrlanda şarkıları söyleyen kızıl saçlı bir kadın vardı. Kadın bir kazığa bağlanmıştı ve bir sürü iblis ona işkence ediyordu. Her şey o kadar gerçekmiş gibi görünüyordu ki, nerede olduğumu sormak için kediye doğru dönmüştüm. Ama o hala yüzünde gezdirdiği sırıtışla solmaya başlamış ve sonra tümüyle yok olmuştu.
Sonra da kendimi burada, bu terkedilmiş kilisenin önünde, sarı tüylü köpeğe bakarken bulmuştum. Gittikçe koyulaşan gecede bir kristal tipisi vardı. Zehir yeşili dev bir tırtıl, havaya menekşe moru dumanlar üflüyordu. Biraz sağımda mavi bir ay yükseliyordu. ‘’Sarı’’ da vişne renkli mermer basamaklardan birinin üzerinde, uyumuş ya da ölmüş gibi hareketsiz yatıyordu.. Gümüş harelerle çevrili mavi aya bakarken, ‘’Bize bir mavi kalır büyür gider / Ara yerde bir hüzün büyür gider’’ dizelerini mırıldanıyordum.
İlk dokunuş
Sonra benim kokumu alan Sarı başını kaldırdı, ayağa kalktı ve yaklaşmaya başladı. Korkak ve çekingendi. Başını okşamak için elimi kaldırdım. Böyle bir dostluğa alışkın olmadığı belliydi. Hemen geri çekildi. Sonra yine sokuldu. Bir an için ‘’sakın kuduz olmasın’’ diye düşündüm. Kuyruğu sarkıktı. Kaburgaları sayılıyordu. Dişlerinden ve ağzından ürkütücü bir salya akıyordu.
Kaybedecek hiçbir şeyim kalmamış olmasına rağmen, yine de korktum. Kalktım, basamaklardan aşağıya inmeye başladım. Sarı da peşime düştü. Ama kendisine taş atılmasına alışık gibi uzakta kalıyor, ben eğilip yerden bir taş alıyormuş gibi yaptığım zaman ise dönüp biraz uzağa kaçıyordu.
Tek bir odadan ibaret evimin bulunduğu sokağa girinceye kadar peşimden geldi. Yıkıldı yıkılacak apartmanın önünde durdum. Yaklaştı. Kim bilir kaç sokak kavgasının, kaç atılan taşın derin yara izleri bıraktığı yüzünde sadece gözleri seçiliyordu. Mavi ayın donuk donuk aydınlattığı gecede, tuhaf bir şekilde parlayan, kandil sarısı gözleri. Ceplerimi karıştırdım. Birahaneden aldığım birkaç fıstık buldum. Fıstıkları yavaşça yere bıraktım ve geri çekildim. Sarı, kuyruğunu sallayarak yaklaştı. Fıstıkları kokladı. Sonra da kehribar sarısı gözleriyle bana baktı. Elimi uzattım. Başını öne eğdi. Usul usul okşadım. Gözlerini yumdu. Sonra da zayıflıktan iyice küçülmüş başını paçalarıma sürmeye başladı. Üstüm başım o kadar kirliydi ki, salyalarının pantolonuma bulaşmasına hiç aldırmadım. Başını son bir kere daha okşadım, kapıyı itip, hiçbir zaman ampul takılmadığı için hep karanlık olan leş kokulu koridorda kayboldum.
Sarı’lı günler
Ertesi gün öğleye doğru uyanıp Mavi Haliç’e yürürken yine kilisenin önünden geçtim ve Sarı’yı yine aynı yerde, aynı şekilde hareketsiz kıvrılıp kalmış buldum. Aramızda en az 50 adımlık bir mesafe bulunmasına rağmen kokumu aldı. Gözleri yine yıldız yıldızdı. Yavaşça geldi ve başını ayaklarıma sürtmeye başladı.
Kısa bir para hesabı yaptım. Sonra da Mavi Haliç’te içeceğim biralardan vazgeçip, meydanın aşağısındaki bakkala doğru yürüdüm. Sıcak bir ekmek, kaşar peyniri ve en ucuzundan biraz salam aldım. Dışarı çıktığımda Sarı kapıda durmuş beni bekliyordu. Terkedilmiş kilisenin basamaklarına geldik. Oraya atılmış bir gazete parçası buldum. Ekmeği, kaşar peynirini ve salamı ellerimle parçalayıp, eşit bir şekilde iki küme yaparak gazetenin üzerine koydum. Günlerdir aç olduğu her halinden belli olmasına rağmen, Sarı yiyeceklere saldırmadı. İlk lokmayı benim almamı bekledi. Sonra da çekingen bir şekilde yemeye başladı.
Yemek bittikten sonra yan yana oturmaya devam ettik. Ateşim yine yükselmişti ve sarhoş gibiydim. Hiç ara vermeden Sarı’ya bir şeyler anlatmaya başladım. Anlattım, anlattım. Sarı hareketsiz duruyordu. Sanki söylediklerimi anlıyormuş gibiydi.
Sonra gece oldu. Yine mavi bir ay yükseldi. Tırtıl bu kez Van Gogh sarısı bir renge büründü ama havaya üflediği dumanlar yine mor renkte kaldı.
Eve birlikte döndük. Benim gibi ipsiz sapsızların, alkoliklerin, travestilerin, berduşların son barınağı olan o köhne apartmandaki odamda, gündüz ve gecelerimizi paylaşmaya başladık.
Başını dizime dayar, gözlerini yumardı. Ben bir yandan onu okşarken, bir yandan da durmadan konuşurdum. Uğradığım kalleşlikleri, beni acımasızca terk eden kadınları, içimde bir köpek gibi havlayan yalnızlığımı, bir zamanlar elimden düşürmediğim gitarımı, müzik sevdamı anlatırdım Sarı’ya.
Bir gece sabaha kadar ona Leonard Cohen’i anlattım. Cohen’in şarkılarını, onun, bazı şeyleri ancak yaşamış olan ve kendi kendine bunun nedenini soran birisinin söyleyebileceği şeylerin şarkısını yaptığını anlattım. Sevmiş olan ve kendisine kimi sevdiğini, niçin onu sevdiğini soran ve bu soruları sorduktan sonra cevabını, bir tek cevabını bile bulamayan birisinin, oysa bütün cevapların var olduğunu ve yalnızca sorularımızı nasıl dile getireceğimizi öğrenmemiz gerektiğini bilen birisinin şarkılarını söylediğini anlattım.
Sarı sessiz ve kımıltısız bir şekilde dinlerdi beni. Sadece ara sıra başını dizlerimden kaldırır ve kandil sarısı ışıklarla donatılmış gözleriyle yüzüme bakardı. Kaburgaları görünen, belkemiğindeki tüm eklemleri seğiren Sarı’ya anlatmayı sürdürürdüm.
İlahi konulara da girerdim. Her şey için tanrıları suçladığımızı, oysa her kötülüğü yapıp edenin biz insanlar olduğunu, sonra da büyük bir yüzsüzlükle dönüp bağışlanmamızı istediğimizi, çileli yıllarında bir köpekten yardım gören Aziz Roch’un öyküsünü anlatırdım.
Kuşatma günlüğü ve ayrılık
Bilmiyorum, belki de Sarı uğurlu geldi ve işler yavaş da olsa düzelmeye yüz tuttu. Sağlıklı günlerimde güzel yazılar yazdığımı hatırlayan bir yayınevi yöneticisi kibar bir mektup yazarak, basmayı düşündükleri bir kitabın editörlüğünü üstlenmemi önerdi. Yayınevine gidip, kabul ettiğimi bildirdim. Avans olarak verilen biraz parayla eve döndüm ve Sarı’yla kendimize güzel bir ziyafet verdik.
Kitap, İstanbul’un fethedildiği günlerde Bizanslıların safında savaşan ve kentin düşmesinden birkaç gün önce kaçıp memleketine dönen Katalan bir paralı askerin tuttuğu günlüklerden oluşuyordu. İstanbul’un fethini anlatan ne kadar kitabım varsa çıkarttım ve çalışmaya koyuldum. Yazım hatalarının yanı sıra, tarihi gerçeklikleri de kollayarak yazıp çiziyordum. Olabildiğince titiz bir şekilde çalışıyordum ama ta lisedeki tarih derslerinden beri kafama takılmış olan o uğursuz soru da beynimi oyup duruyordu. Bizans İmparatoru, Yeniçerilere karşı Cenevizlilerin yardımını istediğinde aldığı cevap tam olarak neydi?
Bütün tarih kitapları Cenevizlilerin bu yardımı kabul ettiklerini yazıyordu ama ben kendimce bazı nedenlere dayanarak bunun böyle olmadığını düşünüyordum.
Katalan paralı asker de günlüğünde Cenevizlilerin şefi ‘’Uzun Kılıç’’la Bizans İmparatorunun bu yardım konusunda tam olarak anlaştıklarını yazıyordu.
Sarı’ya bunun doğru olamayacağını, Cenevizliler yardım etselerdi İstanbul’un bu kadar kısa bir sürede fethedilemeyeceğini, Yeniçeriler kente girerken limanda bir tek Ceneviz kalyonunun bile görülmediğini anlattım. Her zamanki gibi anlıyormuşçasına beni dinledi.
Sonra da o büyük hatayı yaptım. Günlüğün o bölümünü Cenevizlilerin yardım etmeyi reddettikleri şeklinde değiştirdim. İkinci hatayı da yaptım ve kitabı yayınevine teslim ederken, yaptığım bu büyük değişiklikten hiç söz etmedim.
Tabii durum kısa sürede anlaşıldı. Çünkü yayınevinin son okumacıları da vardı ve hepsi de konularında uzman olan bu kişiler, kitapta yaptığım değişikliği hemen fark edip, durumu yayınevine bildirmişlerdi.
Yöneticiden kısa bir mektup geldi. Mektupta, ‘’tarihi yeniden yazmaya kalkışmanız affedilemez’’ deniyordu ve anlaştığımız paranın ödenmeyeceği gibi, avans olarak verilen paranın geri alınması için dava açılacağı da bildiriliyordu.
O gece üzüntü ve hırstan kendimi kaybettim. Sarı sanki teselli etmek istiyormuş gibi, durmadan bana sokuluyordu. İyice sinirlendim. Onu önce ittim, uzaklaşmayınca da kaptığım gibi dışarı çıkıp, ilk kez karşılaştığımız kilisenin önünde yere fırlattım.
‘’Seni sevmiyorum, seni istemiyorum, anlıyor musun sarı kafa, seni istemiyorum’’ diye bar bar bağırıyordum. Kandil sarısı gözleriyle inanmıyormuş gibi yüzüme bakıp duruyordu.
Aslında ona bağırmıyordum. Kendime, yalnızlığıma, hep kaybetmeye mahkum oluşuma bağırıyordum ben. Sarsılıyordum. Sarı son bir kez yüzüme baktı ve arkasını dönüp, kilisenin arkasındaki bir sokağın karanlığında kaybolup gitti.
Sabah yataktan fırlayıp koşarak kilisenin önüne gittim. Sarı yoktu. Günler ve geceler boyu aradım onu. Issız sokaklarda, gece karanlığındaki ürkütücü Cihangir ve Haliç parklarında, balıkçı barınaklarında, otçuların, iğnecilerin, şarapçıların ve tinercilerin mekan tuttuğu köprü altlarında durmadan Sarı’yı aradım. Yoktu. Kime sorsam ‘’görmedim’’ diyordu.
Aylar sonra onun hayatımdan temelli çıkıp gittiğine kendimi inandırmayı başardım. Ama onsuzluğa hiçbir zaman alışamadım. Hangi köpeğe baksam, kandil sarısı bir çift göz gördüm. Ne zaman salam ekmek yesem, lokmalar boğazımda düğümlendi kaldı.
Bunca yıl geçti. Sarı’yı hiç unutmadım. Ara sıra aynı yatakta birlikte uyuma lütfuna eriştiğim kadınlar, gecenin en olmadık bir saatinde ‘’Sarı’’ diye haykırıp, yataktan fırladığımı söylüyorlar...