İstanbul
Kapalı
15°
Adana
Adıyaman
Afyonkarahisar
Ağrı
Amasya
Ankara
Antalya
Artvin
Aydın
Balıkesir
Bilecik
Bingöl
Bitlis
Bolu
Burdur
Bursa
Çanakkale
Çankırı
Çorum
Denizli
Diyarbakır
Edirne
Elazığ
Erzincan
Erzurum
Eskişehir
Gaziantep
Giresun
Gümüşhane
Hakkari
Hatay
Isparta
Mersin
İstanbul
İzmir
Kars
Kastamonu
Kayseri
Kırklareli
Kırşehir
Kocaeli
Konya
Kütahya
Malatya
Manisa
Kahramanmaraş
Mardin
Muğla
Muş
Nevşehir
Niğde
Ordu
Rize
Sakarya
Samsun
Siirt
Sinop
Sivas
Tekirdağ
Tokat
Trabzon
Tunceli
Şanlıurfa
Uşak
Van
Yozgat
Zonguldak
Aksaray
Bayburt
Karaman
Kırıkkale
Batman
Şırnak
Bartın
Ardahan
Iğdır
Yalova
Karabük
Kilis
Osmaniye
Düzce
49,4241 %0.04
55,5608 %0.72
6.584,93 %0.99
81.321,44 %-2.57

Saime Abla’nın Fırsatçılığından Fon Skandalına

YAYINLAMA: | GÜNCELLEME:
Saime Abla’nın Fırsatçılığından Fon Skandalına

O mahallemizin gedikli çiçekçisiydi. Apartmana olur olmaz uğrar, yalvar yakar elindeki çiçekleri satmaya uğraşırdı. Tekirdağlı olduğunu söylerdi. Rumeli’nin Roman güzelliği yaşlanmış yüzünde, “h” harfini yutan şivesi dilindeydi. Mutlaka sızlanacak bir konu bulur ve bir şeyler isterdi. Bazen karnı aç olurdu, bazen çok susamış. Yağmur yağıyorsa eski bir yağmurluk, kar yağıyorsa bir çift eski bot, kapıdan yüzünde sevinç, dudaklarında küçük bir dua ile ayrılmasına neden olurdu. Bize ya akşamüzerleri geç veya hafta sonları sabah uğrar, “aydi al bu demeti. Bak bu son. Sana sakladım. Al bak daha Kuştepe’ye eve gidecem. Ağıza atacak bir lokma yok. Ne yaparım ben? Aydi güzelim bir ekmek parası esirgeme Saime Ablandan” diye vicdan sömürüsü yapardı. Tabii söylediklerinin büyük bir kısmı gerçekti. Ne yer, ne içerdi bu kadın? Kuştepe’deki gecekonduda onun eline kaç ağız bakardı? İşte böyleydi Saime Abla. O bizim için İstanbul’un geçkin yaştaki sevimli  “Çiçekçi Kız Violettera”sıydı[1].

Gölcük Depremi Mağduru

O yaz yine çok sıcak olmuştu. Güneş tutulmasından birkaç gün sonra 17 Ağustos 1999 da sabaha karşı Marmara bölgesi 7.4 şiddetiyle sarsıldığında, başta Gölcük olmak üzere, bütün bölge afetten nasibini almıştı. Türkiye’yi sarsan bir başka felaketti bu. Gölcük depreminde, 18 bini aşan can kaybı yanı sıra 70 bin konut ve 11 bin iş yerinin yıkıldığı açıklandı. Deprem, İstanbul’un en zayıf bölgelerinden biri olan Avcılar’ı da vurmuştu. Merkez üssünden 160 kilometre uzaktaki bu ilçe büyük zarar görmüş, İstanbul’da 500 e yakın insan hayatını kaybetmişti. Sonbahara yine bir başka keşmekeş içinde girmiştik. Yer kabuğu huzursuz, insanlar daha huzursuzdu. Ardı ardına gelen deprem fırtınaları yüreklere korku salarken bir akşamüzeri Saime abla yine elinde çiçeklerle kapıda belirdi. Bu defa bütün çiçekleri bizim apartmanda satmaya kararlıydı. Hepsini almak zorundaydık. Bu artık bir insanlık görevi ve merhamet ölçüsüydü. Üstelik evde kullanılmayan kap, kacak, soba, ocak, palto, çorap her şeyi almaya hazırdı. Kapıda bir triportörün beklediğini söyledi. Ne olduğunu sorduğumuzda, evinin tamamen yıkıldığını, artık çadırda yaşadığını söylediğinde pek hayret etmiştik. Kuştepe’de hiçbir yer yıkılmamıştı ki! “Ne Kuştepe’si?” dedi Saime Abla. “Ben Avcılar’da oturuyordum. Şimdi zar zor bir çadıra sığındım”.

Deprem Mağduriyetinden, Mali Depremlere

Rahmetli Saime Abla depremle bir fırsat yakalamış, yine vicdan sömürüsü yapıyordu. Evet, o dezavantajlı bir vatandaşımızdı.  Yaşamı hiç kolay değildi. Ahlak anlayışında bulduğu her fırsatı değerlendirmek, onun yaşama tutunma yöntemiydi. Bir deprem ülkesi olanTürkiye’de, çürük inşaatlarla on binlerce yaşamı söndüren müteahhitlerin, 4 katlı binanın alt katlarındaki kolonları keserek veya sağlam olmayan temeli üzerine kaçak kat çıkarak nice cana mal olanların da ahlak anlayışı böyle. Ya olanlara göz yuman kamu yöneticilerine ne demeli? Öte yandan Türkiye 30-40 yıldır bankalarının içini oyan sanayicilerin, tanıdıklarına geri ödenmeyeceğini bildikleri halde yüksek komisyonlu krediler vererek bunların batmasına neden olan yöneticilerin ülkesi[2]. Hayali ihracat yapanların, halktan hayır amaçlı yardım toplayarak zimmetlerine geçiren Mercimek gibi, Deniz Feneri (2008) gibi deneyimlerin yaşandığı coğrafya. Banker Kastelli’yle (1980’ler) başlayan furyanın, Çiftlik Bank (2018) ve Thodex Kripto vurgunuyla (2021) sürdüğü, milyonlarca liranın toplandığı ve on binlerin kendi rızalarıyla mağdur olduğu ülke. Bunların yanında Saime Ablanın yaptığı ne kadar masum bir fırsatçılık kalıyor değil mi?

Denetim ve Cezalandırma

Eski Fed Başkalarından Alan Greenspan, ABD’ndeki kurumsal iflasların ardından 2002’de Kongre’deki konuşmasında, insanların her zaman açgözlü davranmaya eğilimli olduğunu, ancak günümüzde tamahkârlık çok arttığı için, ekonomik ve toplumsal dengelerin derinden bozulduğunu anlatmıştı. Şirket yöneticilerinin bilançoları ve hisse senetlerini şişkin göstererek elde ettikleri veya içeriden bilgi sızdırarak birilerine sağladıkları olağanüstü kazançların mutlaka cezalandırılması gerektiğini söylemişti. Enron ve WorldCom gibi devlerin iflasından sonra, şirket hesaplarının sıkı bir şekilde denetlenmesi gerektiğini kabul etmiş, hatta 2008 küresel mali krizinden sonra yaptığı konuşmada, finansal kurumların gerçek ve makul öz kaynak oranlarını korumasının önemini savunmuştu. Türkiye de, 2001 krizinden IMF ve AB çıpalarının yardım ve denetimiyle mali sisteminde yeni düzenlemeler yaparak kurtulmayı başarmış, TMSF ve BBDK gibi kurumları güçlendirilerek özerkleştirmişti. TCMB ve SPK ehil ekiplere teslim edilmiş ve üzerlerindeki siyasi vesayet sonlandırılmıştı. Yasa ve kuralları ihlal eden kişi ve kurumlar büyük ölçüde cezalandırılmış, böylece küresel krizin artçı dalgalarına karşı da tekneyi su üstünde tutma başarılmıştı. Ancak iktidar gücünü perçinleyip, özerk kurumlar üzerindeki siyasi vesayeti yandaşlarının emrine verince katı açılmamış yolsuzluklar gündemimize girdi. Şimdi “en yakını bile” mükâfatlandırma değil, cezalandırma zamanı. Eskiden “az tamah, çok zarar getirir” denirdi. Çok tamahın maliyeti ülkeye, ahlaka ve toplumsal güvene.

“En Yakınımız bile Olsa” Sözüne Dikkat  

Türkiye 17-25 Aralık 2013 de yaşanan, rüşvet, kara para aklama, altın kaçakçılığı ve kamu ihalelerinde fesat soruşturmalarını unutmadı. Zahrap ve Halkbank Türkiye’de değil ABD de yargılandı. Dört Bakan istifa etti. Para kutuları, cepleri döviz dolu takım elbise ve pahalı kol saati hediyeleri de unutulmadı. Bütün bu ahlak çöküntüsüne karşı bazılarına verilen terfi-i rütbe ve dış görevlerle taltif hala vicdanları zorluyor. İhtikâr, yapanların yanına kaldı. Dosyalar açılıp kapandı. Ama bunların siyasette yarattığı bulaşıcı tamah, 13 yıl sonra bir eski bakanın karıştığı ve adı açıklanmayan birkaç bakanın da aralarında yer aldığı fon skandalına uzandı. Yüzleri kızarmıyor. Utanma duyguları yok. Ar damarları çatlamış. TC’nin en yüksek mevkilerinde bulunmanın onuru onlara yetmiyor.  Tasfiyesi başlayan 131 fonda, 456 bin bireysel, 72 adet de kurumsal yatırımcı mağdurmuş. Şimdi sosyal medya mizah üretiyor. Toplumda hala ahlak ve onuru yücelten kesim, bunlara tutunarak gülümsemeye çalışıyor. Bu kaçıncı üstü kapatılacak ve siyasilerin ceza almayacağı skandal? Ya içerden aldıkları bilgiyle elde ettikleri haksız kazancı iade ettiği söylenenler de mağdur sıfatıyla bunları geri alma sırasına girmişse ne olacak? Siyasete duyulan güven tamamen çöktü. Tabii şimdi sahte mağdurlardan da sakınmak, mağduriyetin telafisinde özen ve verilen sözlerin tutulması gerek.

[1] « La Violetera (1958) » Yönetmen Luis Cesar Amadori’nin hoş bir filmiydi.  Başrol oyuncuları, Raf Vallone, Sara Montiel ve Felix Fernández’di. Filmin tematik şarkısı uzun yıllar radyolarda da çaldığı için hala kulağımdadır.

[2] Türkbank Skandalı (1998), 2001 Batık Bankalar Skandalında ekonomik kriz öncesinde ve sırasında, içi boşaltılan veya yükümlülüklerini yerine getiremeyen 20'den fazla özel banka Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu'na (TMSF) devredilmişti.

Yorumlar
Yorum yazma kurallarını okumuş ve kabul etmiş sayılırsınız