Büyük Savaşın Eşiğinde Bir Dünya ve Geri Çekilmeyen İran
Batı, İran’ın neden geri çekilmediğini sorgularken muhtemelen cevabı onu irrasyonel olarak tanımlamakta buluyor. Oysa belki de asıl irrasyonel olan bu beklentinin kendisi.
İran’ı yalnızca bugünün rejimiyle, bugünün liderleriyle, bugünün kriz başlıklarıyla okumak; bir ülkeyi değil, bir başlığı analiz etmektir. Oysa İran bir başlık değil, bir hafızadır. Tahran’ın verdiği her karar, sadece bugünün maliyet hesabıyla değil, geçmişin kırılmaları ve geleceğin dağılma korkusuyla birlikte alınır.
1979’da İran’da yaşanan sadece bir devrim değildi. Bir yön değiştirme, bir kopuş, bir reddedişti. İran halkı sadece bir şahı devirmedi; aynı zamanda bir bağımlılık ilişkisini, bir yönelim biçimini, bir dış politika refleksini de devirdi. Bu yüzden bugünkü İran’ı sadece “İslam Cumhuriyeti” olarak okumak eksik kalır. O yapı, aynı zamanda “bir daha dışarıdan dizayn edilmeme” hedefi üzerine kurulmuş bir savunma psikolojisinin ürünüdür.
Bu yüzden İran’ın sertliği sadece ideolojik bir inat değil. Aynı zamanda öğrenilmiş bir refleks. Travmatik bir deneyimin tekrarını engelleme çabası. Psikolojide bir görüş vardır: Bir kez yaşanan şey, ikinci kez yaşanma ihtimali yüzünden daha büyük bir korkuya dönüşür. İran’ın dış politikası da biraz böyle çalışıyor.
Batı’nın İran’ı anlamakta zorlandığı yer, aslında en basit görünen yer, yani rasyonellik. Çünkü Batı, rasyonelliği hâlâ maliyet hesabı üzerinden tanımlıyor. Kayıp ne kadar, kazanç ne kadar… Risk büyürse geri adım atılır…vs. Bu denklemde İran’ın çoktan geri adım atmış olması gerekirdi. Ama atmıyor. İşte tam bu noktada analiz kırılıyor. Çünkü İran için rasyonellik, maliyeti azaltmak değil; zayıflığın görünür hale gelmesini engellemektir ve bazen bu ikisi birbirine tamamen zıt şeylerdir.
İran’ın bugün daha açık, daha riskli ve daha görünür hamleler yapması bir tercih değil, bir sıkışmanın sonucu. İran için caydırıcılık artık sadece karşı tarafı durdurmak değil, aynı zamanda içeride, kontrol hala bizde mesajını verebilmek. Bu mesaj kaybolduğunda artık mesele sadece dışarıyla ilgili değildir. İçeriye de sirayet eder ve bir devlet için en tehlikeli an, dışarıdaki tehdidin içeride bir güvensizlik duygusuna dönüşmeye başladığı andır. İran tam da bu eşiğin farkında. Bu yüzden attığı adımlar, dışarıdan bakıldığında riskli görünüyor olabilir. Ama içeriden bakıldığında, risk almamak daha büyük bir risk gibi duruyor.
Sonuçta ortaya garip bir durum çıkıyor: Batı, İran’ı risk aldığı için irrasyonel buluyor. İran ise risk almadığı durumda daha büyük bir çöküş ihtimali gördüğü için risk alıyor.
Aynı gerçeklik, iki farklı akıl yürütme.
***
İran meselesi hiçbir zaman sadece İran meselesi olmadı. Bu coğrafya, sadece ideolojilerin değil, aynı zamanda enerjinin de kalbi. Bugün yaşanan gerilim bu yüzden bir sınır çatışması gibi okunamaz. Hürmüz Boğazı’ndan geçen her tanker, aslında sadece petrol taşımıyor; küresel düzenin kırılganlığını da taşıyor. İran’ın elindeki en büyük kozlardan biri bu: Coğrafya. Zira coğrafya, bazen ordulardan daha güçlüdür.
Bugün savaşın sahası genişledikçe, etkisi de genişliyor. Enerji tesislerine yönelik tehditler, boğazın kapanması, fiyatların dalgalanması… Bunların her biri birer psikolojik baskı aracı. Çünkü modern dünyada enerji, sadece bir kaynak değil; bir güvenlik duygusudur.
İran’ın bu denklemdeki rolü bu yüzden kritik. Çünkü İran, sadece direnen bir aktör değil; aynı zamanda dengeyi bozma kapasitesine sahip bir aktördür. Bu kapasite, onu daha da tehlikeli değil, daha da vazgeçilmez kılıyor. Batı’nın İran’la kurduğu ilişkinin bu kadar karmaşık olmasının nedeni de budur. İran’ı dışlamak kolay ama etkisizleştirmek neredeyse imkânsız.
***
İsrail’in nükleer kapasitesi konusunda yıllardır izlediği “ne doğrulama ne de yalanlama” siyaseti, Ortadoğu’daki en büyük çifte standartlardan birini görünür kılıyor. Tel Aviv yönetimi resmi olarak susuyor ama Dimona tesisinin 1950’lerin sonundan itibaren İsrail’in nükleer programında belirleyici rol oynadığı artık yeni bir iddia değil, onlarca yıldır uzman raporlarında ve uluslararası analizlerde yer alan bir gerçeklik. İsrail nükleer silaha sahip olduğunu açıkça kabul etmese de, tekstil fabrikası adı altında sürdürdüğü üretimle, 80 ila 200 arası savaş başlığına sahip olduğu yaygın biçimde değerlendiriliyor.
Buna karşılık İran söz konusu olduğunda kıyamet kopuyor, füze menzilinden uranyum zenginleştirmeye kadar her başlık küresel alarm konusu haline geliyor. Aynı dünya, İsrail’in, Pakistan’ın, Hindistan’ın sahip olduğu kapasiteye sessiz kalabiliyor. Burada belirleyici olan yalnızca teknik kapasite değil; coğrafya ve siyasal konum. İran’ın elinde uranyumun olmasının istenmemesinin arkasında, İsrail’e olan yakınlığı ve bu kapasitenin yaratacağı doğrudan etki var. Diğer yandan Pakistan ve Hindistan, küresel sistemle belirli bir uyum içinde hareket eden daha doğrusu ABD’nin boyunduruğuna girmiş aktörler olarak tolere edilirken, İran 1979’dan bu yana bu “uyduluk” ilişkisini reddetmiş, kendi yolunu ve çizgisini korumayı seçmiş bir ülke. İşte tam da bu yüzden, bir ülkenin kapasitesi “stratejik belirsizlik” olarak normalleştirilirken, diğerinin aynı arayışı doğrudan “küresel tehdit” olarak çerçeveleniyor.
İran rejimi elbette eleştirilir; hatta sert biçimde eleştirilmelidir. Ama aynı anda şu hakkı da teslim etmek gerekir: 1979’dan beri dışarıdan çizilen rotaya bütünüyle teslim olmayı reddeden, bedel ödeyerek de olsa kendi karar alanını korumaya çalışan bir devlet refleksi vardır orada. Bu coğrafyada Amerika’yla mesafesini en net koruyan ülkedir İran. Körfez’de birçok ülke Amerikan askeri varlığına kapı açarken, İran bu çizginin dışında kalmayı tercih etmiş ve bunu başarmıştır.
İsrail’in sert müdahale stratejisi uygulanmaya başladığında, başlangıçta temel beklenti İran içinde hızlı bir çözülme yaşanacağı yönündeydi. Sert saldırılar düzenlendiğinde, liderler ortadan kaldırıldığında halk sokağa dökülecek ve rejimi değiştirecekti, ancak öyle olmadı. Şu ana kadar ortaya çıkan tablo bunun tersine işaret ediyor: Dış baskı arttıkça İran toplumunun daha fazla kenetlendiği görülüyor. Bu, İran’ın tarihsel refleksiyle de uyumlu bir durum. İran, bu süreçte sadece askeri bir direnç göstermiyor; aynı zamanda bölgedeki varlığını ve ağırlığını da yeniden hatırlatıyor. Körfez’de yükselen finansal ve mimari gücün karşısında, daha eski, daha köklü bir devlet aklının hâlâ sahada olduğunu gösteriyor. Bugün Hürmüz’ün anahtarının İran’ın elinde olduğu gerçeği, Körfez’deki o görkemli kulelerin ardındaki güvenlik algısını bir anda sorgulanır hale getiriyor. Çünkü o yüksekliklerin gölgesinde, yanı başlarında İran gibi bir gerçek duruyor.
Bu gerçeği yalnızca onlar değil, biz de hissediyoruz. İran’ın Türkiye’ye doğalgaz ihracatını durdurması, coğrafi yakınlığın ve enerji akışındaki kırılganlıkların ne kadar hızlı somut sonuçlar doğurabildiğini açıkça gösteriyor.
***
Bugün Trump bir yandan “İran’la iyi görüşmeler yapıyoruz” diyerek diplomasi kapısını açık tutan bir tablo çizmeye çalışırken, diğer yandan “rejim zaten zayıfladı” gibi ifadelerle iç kamuoyuna güç mesajı vermeye çalışıyor. Bu, daha çok içerideki dengeyi yönetmeye dönük bir dil gibi duruyor. Ancak İran tarafı bu söylemi net biçimde reddediyor; resmi açıklamalarda ABD ile doğrudan bir temas olmadığını vurgularken, Washington’un sunduğu ve oldukça ağır şartlar içerdiği belirtilen 15 maddelik ateşkes teklifini de kabul etmeyerek geri çeviriyor. Washington’ın bu tür çıkışlarının “ciddiyetsiz” ya da “manipülatif” olduğunu ima ediyor.
Trump’ın bir yandan ateşkesten söz edip diğer yandan daha sert bir askeri seçeneğin zeminini hazırladığı yönündeki iddialar ise bu güven krizini daha da derinleştiriyor. “Görüşmeler ilerliyor” mesajı verilirken aynı anda kara harekâtı hazırlıklarının konuşulması, bu söylemin ne kadar gerçekçi olduğu sorusunu beraberinde getiriyor. Dahası, Trump’ın sık sık iç kamuoyuna dönük ekonomik mesajlarla, enerji fiyatları, benzin maliyetleri gibi başlıklarla, “Siz ucuz benzin alabilin diye her gün yeni çözümler üretiyorum” gibi inandırıcılıktan çok uzak, absürd denebilecek söylemlerle bu süreci paketleme çabaları işi daha da ciddiyetini yitirmiş bir noktaya taşıyor.
Buna karşılık İran’dan gelen açıklamalar ise çok daha sert: Olası bir kara harekatı, ada işgali gibi bir durumda yalnızca ABD’yi değil, bu operasyona destek veren ya da üs sağlayan ülkeleri hedef alacaklarını açıkça ifade ediyorlar. Tam da bu sertleşen tablo içinde, Trump’ın süreci eline yüzüne bulaştırdığı ve şimdi bir çıkış yolu aradığı yönünde yorumlar da giderek daha fazla dile getiriliyor.
***
İsrail’in Lübnan’da yürüttüğü operasyonlar ise sadece askeri hedefleri değil, gündelik hayatın kendisini de hedef alıyor; sivil yaşamın bu denli ağır biçimde sarsılması ise artık savaşın sınırlarını değil, vicdanını tartışmaya açıyor.
Aslında görünen tablo, henüz tüm cepheleriyle açılmış bir savaş değil; daha çok eşiğinde bekleyen bir gerilim. Güneyde Husilerin daha ilk anda İran’a destek vermesi ve Kızıldeniz hattında artan hareketlilik, bu çatışmanın tek bir hatta sıkışmayacağını açıkça gösteriyor. Üstelik Irak’taki Haşdi Şabi gibi aktörlerin henüz doğrudan devreye girmemiş olması, riskin hâlâ büyüme potansiyeli taşıdığını ve savaşın kolaylıkla daha geniş bir coğrafyaya yayılabileceğini düşündürüyor. Zaten en büyük korku tam da bu: gerilimin adım adım bölgeselleşmesi. Sahada atılan her yeni adım, bu ihtimali biraz daha güçlendiriyor.
Eğer bu cepheler de devreye girerse, mesele artık kontrol edilebilir bir kriz olmaktan çıkar… Özellikle gerilim Kızıldeniz’e taşar ve Husiler bu hattı ciddi biçimde kesintiye uğratırsa, yalnızca askeri değil, küresel ölçekte bir ekonomik ve gıda krizi riski de ortaya çıkar. Bu hat, sadece enerji geçişi açısından değil; gübre tedariği ve tarımsal üretim zinciri açısından da kritik bir damar. Dünya gübre ihtiyacının yaklaşık üçte biri bu hat üzerinden sağlanıyor. Böyle bir senaryoda piyasalar sadece dalgalanmaz; kilitlenir. O noktada savaşın etkisi cephelerden çıkar, doğrudan sofralara kadar ulaşır.
İran’ı Anlamadan İran’ı Durduramazsınız
Şu bir gerçek ki bundan sonra hiçbir şey İran-ABD-İsrail savaşından öncesiyle aynı olmayacak. Bu süreç, Washington’un dünyayı tek başına istediği gibi şekillendirebildiği dönemin sınırlarına dayandığını gösterdi. Konvansiyonel güç, füze kapasitesi ya da nükleer üstünlük tek başına yeterli değil; çünkü ne olursa olsun dünya yüzde yüz tek kutuplu bir yer değil. Arka planda Çin ve Rusya gibi aktörlerin İran’a sağladığı destek de bu denklemi karmaşıklaştırıyor; her ne kadar ABD’ye karşı doğrudan ve sert bir pozisyon almaktan kaçınıp daha çok kenardan izleyen, sürecin nereye evrileceğini tartan bir tutum sergileseler de…
Bu coğrafyada bazı ülkeler sadece bugünün devleti değil, aynı zamanda tarihsel birikimin taşıyıcısı. İran da onlardan biri. Tıpkı Türkiye gibi, bir imparatorluk hafızasıyla hareket eden, kolayca yön verilemeyen, dışarıdan şekillendirilmeye dirençli bir yapı.
Batı’nın İran’la ilgili en büyük yanılgısı, onu hâlâ çözülebilecek bir problem olarak görmesi. Oysa İran bir problem değil; bir durum. Bir tarihsel birikim, bir hafıza.
Bu yüzden İran’ı sadece “sert”, “agresif” ya da “irrasyonel” gibi kavramlarla açıklamak kolaydır ama eksiktir. Çünkü bu kavramlar davranışı tarif eder, nedeni değil. Oysa mesele tam da neden sorusunun etrafında şekilleniyor. İran neden bu kadar sert? Neden geri adım atmıyor? Neden risk alıyor?
Cevap basit, bir o kadar da rahatsız edici: Çünkü başka türlü hayatta kalamayacağını biliyor.
Sadık ÇELİK